Gezmeyi seviyordu. Gezmeyi sevdiği gibi okumayı da seviyordu. Ruhunda birazcık Evliya Çelebi kırıntısı vardı galiba. Devir öyle bir hâle geldi ki insanlar fırsat bulunca gezer oldu. Zaten bu ekonomik sıkıntıda başka ne yapılabilirdi ki?
O, buna da aldırış etmezdi. Gezme ihtiyacı hissedince yerinde duramazdı artık. Gizli bir güç, sanki ona “haydi!” derdi. Cazibesine tutulduğu her neyse (ki tarifi yoktu onun) ona karşı koyamazdı. Bir ân evvel ruhunu önüne katıp ardında izci olmak isterdi.
Tebdil-i mekân onun lügatinde “gezme”nin tanımıydı. Bir odadan diğerine geçmek de gezme sayılırdı esasında.
Bir gün çok yakın bir arkadaşına şöyle demişti:
“Biliyor musun, neyi keşfettim?” Arkadaşı, merakla yüzüne bakarak “neyi?” dedi. Elinde sayfaları açık duran kitabın kapağını kapatıp kitabı masaya bıraktı. Ve “asıl gezme, seyahat okuduğun kitaptakileri yaşamak, söylenilmeyenleri keşfetmek” dedi. “Mesela şu ân masaya bıraktığım kitap.” “Erasmus’un Deliliğe Övgü kitabı.” “Sence delilik mi övgüye layık yoksa deliler mi?” Arkadaşı ta önceden böyle lakırdılara bozulurdu; ama onu da dinliyormuş gibi görünerek bir şey söyleyecekmiş gibi yaptı, söylemedi. İçinden şöyle geçiriyordu: “Ulan oğlum, kitaplarla bu kadar uğraşıp kafayı yiyeceğine, biraz şu etrafındaki kızlara baksan ne olur sanki?”
“Niye sustun? Bir şey söylemeyecek misin?”
“Ne söyleyeyim, kafamı allak bullak ettin yine.”
Bir süre sustular. İkisi de masada duran kitaba bakıyordu. Suskunluğu bozan Oktay oldu.
“Hem delilerle ilgili kitap okuyan sensin. Benim işim olmaz öyle deliyle meliyle. Kaldı ki akıllılarla başa çıkamıyorum. Al işte sen.”
“Neyse, anlaşılan sen beni ti’ye alıyorsun. Ama ben yine de sana şunu söyleyeyim dostum: Övgüye layık olan deliliktir, delilik. Delilik olgusu olmasaydı, dünyada delilere rastlamak mümkün olmazdı.”
Bu arada Oktay’ın telefonu çalıyordu. Melodisine dikkat etti. Kendini tutamadı ve kahkahayı koyuverdi. Arkadaşı, niye güldüğünü sordu. “Buna gülmeyeyim de neye güleyim? Baksana müziğe.” “Deliyim gözü kara deliyim/ Yakarım Roma’yı da yakarım” sözleri ortamı neşelendirmiş, masadaki kitap da nasibini almıştı.
“Allah deliliği boşuna yaratmamış” diye seslice söylendi.
Oktay oturduğu yerden doğruldu. “Benim gitmem lazım, dayım kafayı tırlatmış, hastahaneye kaldırmışlar” deyip hemen fırladı. Hızlı adımlarla oradan uzaklaşan arkadaşının arkasından bakarken “vay anasını be!” deyip bir çay istedi.
Az sonra getirilen çaya bir şeker katıp eriyen şekeri seyre koyuldu. Bardağın içine katılmadan önce belki de küçük bir serçeye atıldığında onu öldürebilecek, en azından sersemletebilecek kuvvete sahip şeker, nasıl da eriyordu. Sıcak suyu görünce nasıl da salıvermişti kendisini. Hiç karşı koyamadı. Ergimiş şekerin eriyikleri bardakta bulanık bir hâl alıverdi. “Her neyse” dedi ve çayını yudumladı.
Oturdukları ilk ândan çayını yudumladığı zamana kadar epey bir vakit geçmişti. Oturmaya devam etti. Oturduğu yer, küçük bir çay eviydi. Buraya her tipten insan takılırdı. Okumuşu, okumamışı, âlimi, cahili, beyefendisi, kabadayısı...
Arasta biçiminde bir yapısı olan bu esnaf bütünlüğü, onu yeni bir düşünceye sürüklemişti. Hemen karşısında bir internet kafe vardı. Kendi oturduğu kısmın sağında ise kapitalizmin küçük birer kalesi olan bir market vardı. Paranın hükümran olduğu yerlerdi buralar. Paranız yoksa hem ne işiniz olacaktı ki marketlerde? İştahınızın kabarmasından başka bir durumu emanet etmezdi marketler. Paranız olduğunda hırsla dönüp alamadığınız ne varsa hepsini sepete doldurtan bir sistem. İşte kapitalizm. İnsanın dünyasına hakim olan paraların toplandığı bir kasaydı marketler.
Daha yukarda bir kasap, berber, tuhafiyeci... Gerçi arasta, aynı işi yapan esnafın oluşturduğu çarşı demekti; ama olsun, neticede bunlar da aynı işi yapmıyor muydu? Hayatlarını tüketmek. Hem de üretirken.
Bu şekilde düşüncelere dalmışken çocukluğu hatırına geldi. On iki yaşlarında olmalıydı. Demirciler çarşısında bir akrabasının dükkânı vardı. Burası tam bir arastaydı işte. Nihayet bütün esnaf aynı işi yapıyordu: demircilik. Davut peygamberin mesleği. Kıt kanaat geçinmenin adresiydi burası. İnsanlar burada eşitti. Kirli, yağlı tulumların içinde zengini fakiri ayırt edilemezdi. Samimi demirci esnafı bulduğunda paylaşır bulamadığında aramaktan ve kazanmaktan geri durmazdı. Kuru tevekkül onların kitabında yazmazdı. Çarşı esnafının en yaşlısı Mustafa Amca her zaman aynı şeyi anlatırdı onlara: “Bir gün peygamberimiz boş boş oturan bir grubun yanından geçmiş; fakat onlara selam vermemiş. Tabii bu hâle şaşırmışlar. Daha sonra dönüşte aynı gruba selam vermiş. Oradakiler bunun hikmetini sormuşlar. Aldıkları cevap inanın çok ilginç. İlk durumda hepsinin de tembel tembel oturduğunu gördüğü için selam vermemiş. Dönerken o kişilerden birisinin elinde bir çöple toprağı eşelediğini görmüş ve selam vermiş. Görüyorsunuz Allah çalışanı sever.”
Bu olayı anlatır anlatır bir daha anlatırdı.
Arasta esnafının çaycılığını yapan bir “garip” adam vardı. Garip Emin derlerdi ona. Denildiği kadar da vardı hani. Çok konuşmayan sürekli işiyle meşgul görünümlü birisiydi. Memnuniyet sorulacak olursa bütün esnaf ondan memnundu memnun olmasına ama... Bir de konuşsaydı. Bu suskunluk, bir hayran kazandırmıştı kendisine. Arif’i...
Arif, Garip Emin’i pek severdi. Belki de bu garip çaycının adamakıllı konuştuğu tek âdemoğlu Arif’ti bu arastada.
Esnafın fikrini bir kaziye-i muhkeme haline getiren onun “deli” oluşuydu. Çaycı Emin, işini ne kadar düzgün yaparsa yapsın, nihayet o bir deliydi. Neresi deliyse... Adam işini dört dörtlük yapıyordu işte. Daha ne yapsındı?
Burada dikkat edilirse bir deli tarifi çıkıyordu. İnsanlar içinde yaşıyorsanız onlarla konuşmalısınız. Konuşmuyorsanız etiketiniz hazır bekliyor: Deli.
Arif, esnafın bilmediği bir şeyi biliyordu. Bu garip çaycının evinde adımınızı atacak yer bulamazdınız. Her taraf kitapla doluydu. Okuyan birisiydi. Çok okuduğu için kafayı yediğini söyleyenler vardı. Unuttuğumuz bir şey var sanki. Evet evet. Çay evinin adını unuttuk. Emin’in çalıştırdığı çay evinin adı “Yarım Bardak Çay evi” idi.
Garip Emin, bekârdı ve tek yaşıyordu. Sabahlara kadar okuduğu vakitler oluyordu. Onu evine ziyarete giden tek kişi Arif’ti. Hatta onu bir kez ziyaretinde eline bir kitap sıkıştırmıştı Emin. “A’mak-ı Hayal”
“Sende engin bir hayal dünyası var Arif. Yaşın küçük ama fikrin büyük. Bu kitabı oku.” demişti Emin.
Arif, aldığı kitabı çok kısa denilebilecek bir sürede okudu. Kitabı bitirdiğinde aklına takılan bir yeri sormuştu. Aslında aklına takılan çok yer vardı ama... Kitapta bir şiirde geçen tekrar kısım dikkatini çekmiş ve orayı sormuştu.
Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!
“Ne demek bu?”
Çaycı Emin, kahkahayı koyuverdi ve şöyle dedi: “İyi ya işte, dem bu demdir dem bu dem!”
Arif, daldığı hayal âleminden omuzuna değen bir el sayesinde uyandı. Karşısında tanımadığı saçı sakalına karışmış garip bir âdemoğlu duruyordu. “Sigaran var mı?” dedi.
“Hayır, sigara kullanmıyorum ben.” “O zaman bir çay söyle bakalım.”
Arif, içeriye seslenerek iki çay getirmesini söyledi çaycıya. Sonra dönüp yanında oturan garip yabancıya baktı. Boynunu iyice göğsüne yatırdığı için yüzünü pek de seçemiyordu. Garson iki çay getirip önlerine bıraktı. Yabancı, çayının içindeki kesme şekerleri eritmeye çalışırken aynı soruyu bir daha sordu. “Sigaran var mı?” Arif, biraz da kızgınlıkla cevapladı. “Hayır!”
Aynı soruyu ikinci kez soran bu adam, masada duran Erasmus’un Deliliğe Övgü kitabını eline alıp şöyle bir baktı. Daha sonra aldığı yere aynı şekilde düzgünce bıraktı. Ve aynı soru üçüncü defa tekrarlandı. “Sigaran var mı?” Bu sefer cevap vermedi Arif. Çayı yarısına kadar içen yabancı, oturduğu yerden kalktı, elindeki bardakta yarım kalan kısmı iki adım ötedeki yola döktü. Arif şaşırdı; ama şaşkınlığını belli etmedi. Bardağı getirip çay tabağının içine bıraktı. İntizamla yerine oturdu ve oturduktan sonra şöyle dedi:
“İnsanlar da bir bardak çay gibidir. Kimileri hayatı yarısında terk eder.”
“Nasıl yani?”
“Nasılı, öyle işte. Dünyaya gelirsin ve gidersin. Kimileri zengin, kimileri fakir olur. Ama asıl zenginler delilerdir.”
“Bir deli nasıl zengin olabilir ki?” dedi Arif.
“Çok basit. Delinin dünyalığı yoktur. Ve insan sahip olduğu dünyalıktan hesaba çekilecektir. Bak bana hesaba çekilecek hiçbir şeyim yok.”
Bunları söyledikten sonra alışıldık hale gelen soru bir daha soruldu. “Sigaran var mı?”
Arif, iyice işkillenmiş bir deliyle konuşmaktan sıkılmaya başlamıştı. Deliliği kitaptan okumak mı daha kolaydı acaba? Çünkü şu ân bir deliyle konuşuyordu. Karşısındaki kişiye bir deli olduğunu hissettirerek konuşmaktan da çekiniyordu aslında.
Bir süre sessiz oturdular. Kafasını “deli”ye çevirdiğinde onun kaşlarının altından yolu seyrettiğini fark etti. Otururken sürekli sallanıyordu. Niye böyle yaptığını sormalı mıydı sormamalı mıydı? Soracaktı.
“Peki bu sallanmanın hikmeti ne?”
“Dem tutmak.”
“Ne tutmak ne tutmak?”
“Dem tutmak.”
“Nasıl yani?”
“Öyle işte yani.”
Bu şekilde alınan kesintili cevaplar ve sallanma ayini, aradaki mesafeyi daha da açıyordu. Kitaplardaki dünyayı keşfe alışkın olan gezgin ruhlu Arif, gerçek dünyadaki bir “deli” ile nasıl konuşması ve neler konuşması gerektiğini bilmiyordu. Kitaplar renkli dünyalardı ama cansız muhataplardı. Oradaki şehirleri okumak, insanları tanımak kolaydı. Okunulanların bir hacmi vardı. İki kapak arasına sığdırılan âlemin bir sonu vardı.
Gel gör ki karşısında duran kişi bir muamma idi. Çözülmeyi bekleyen bir bilmece. Ne olacağı belli olmayan bir serüven. İşte sessizce oturuyordu. Bir derya-yı mütelatım. Üstü sakin, ama derinlerde ne fırtınalar vardı kim bilir? Konuşmuyordu. Sadece sallanıyordu. Bir şeyler mırıldanıyordu. Dikkat etmeyince ne söylediği anlaşılacak cinsten değildi. Sağ kulağını ve omuzunu hafifçe ondan tarafa eğdi. “Dem bu demdir, dem bu dem!”
Bu sözü işitince irkildi. Terlemeye başladı. Ne yapacağını şaşırdı. Kendini toparlama gayretine yekindi. Yerinden ayağa doğrulacaktı ki aynı soru kulağından zihnine misafir oldu. “Sigaran var mı Arif?”
“Yok dedim ya!” kızgınlığında bir cevap verdi Arif.
“Ama nasıl olur, ben ismimi söylemedim ki.” diye düşündü Arif. İşler bir garip hal almaya başlamıştı. Oturduğu yerde kaskatı kesilen Arif, afallamıştı. Bir şey diyemiyordu. Yabancı bu esnada kalkıp yönünü güneye dönmüştü. Dolayısıyla yüzü doğuya bakan Arif’e arkası dönük kalmıştı. Yürümüyor, öylece duruyordu. Başı öne eğik, kamburu çıkmış vaziyette ayaktaydı. Arif, öylece ona bakıyor; ama bir şey söylemiyordu. Söyleyemiyordu. Bir şeyler geçiyordu zihninden. Hatırlamaya çalışıyordu. Ama neyi? Kimi? Dalmıştı yine.
On yedi sene öncesi. Bir demirciler çarşısı. Ara yerde küçük bir çay evi. Dükkânın sağında ve solunda iki asma vardı. Kollarıyla dükkânın ön demirliklerini kaplamış, ortaya doğal bir çadır çıkmıştı. Asma yapraklarının o gölgeliğinde beş altı tabure vardı. Burası çay evinin vizyonuydu. Akşam serinliğinde öyle harika olurdu ki değme gazinolara değişmezdi millet burayı. Samimi bir havası vardı, insanı celb eden. Önünde asılı duran yerinden çıkmış, eğreti bir tabela: “Yarım Bardak Çayevi.”
“Ama nasıl olur!” dediğinde yabancının yerinde yeller esiyordu. Sağına baktı kimse yok, soluna baktı kimse yok. Yerinden kalkıp içerdeki garsona sordu.
“Numan, az önce burada dikilen yabancı nerde?”
“Ne bileyim abi, seninle oturmuyor muydu?”
“Hay Allah, bu ne biçim işti böyle ya hu!”
O, bunlarla cedelleşirken karşı dükkandaki tanıdık bir arkadaşı yanına gelmişti.
“Oo, Arifçiğim artık işi delilerle yürütüyorsun demek.”
Masadaki kitabı görünce gelen arkadaşı makarayı koyuverdi. Bir gülmedir sormayın gitsin.
“Ya hu kardeşim niye gülüyorsun, ne var bunda, zaten kafam karmakarışık.”
“Buna gülünmez de neye gülünür azizim! İki delinin arasında kalmışsın. Hem masada Deliler Kitabı hem de Deli Garip Emin.”
“Ne dedin sen? Emin mi dedin?”
“He ya. Az önce yanından kalkıp giden o değil miydi?”
“Gördün mü yani onu?”
“Görmem mi azizim. Alem adamsın be Arif. Bir deli ve de Deliliğe Övgü kitabı yan yana. Erasmus’un ruhu şad olmuştur sayende. Sonunda deliye bile o kitabı okuttun ne de olsa.”
“Peki, tanıyor muydun onu?”
“Kimi?”
“Az önce buradan kalkıp gideni, kimi olacak?”
“Tanımam mı azizim! Yalnız uzun zamandır yoktu buralarda. Bir haftadan beri görünmeye başlamış. Babam on yedi senedir görünmediğini söylemişti. Bu kadar zamandır nerede olduğunu da bilen yok zaten.”
“Bırak tafsilatı da kim olduğunu söyle.”
“Tamam azizim, kızma. Hem biraz önce söyledim ya.”
“Ne söyledin, kafam karışıktı o zaman.”
“Onun adı Garip Emin. Deli Emin de diyorlar. Eskiden bu bizim demirciler çarşısında çaycılık yaparmış.”
“Ne yani çaycı Garip Emin mi?”
“Evet. Sen tanıyor muydun onu?”
“Nasıl hatırlamadım ben onu. Adımı bile unutmamış Emin abi.”
“Sana sordum azizim. Tanıyor muydun onu?”
“Ben mi?” “Dem bu demmiş demek ha!”
“Ne dedin sen Arif?”
“Hiç, öyle işte yani.”