renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Rüzgâr ve Yağmur

LeonardoRégnier / Copyright ©2006 / www.usefilm.comRüzgâr

Bizim bu dağ köylerinin baharda rüzgarı hiç bitmez. Ne zaman, nasıl eseceği de belli olmaz hani. Perdeyi aralayıp da dışarı bakınca kuşları bitlendirip topraktan dumanlar yükselten bir güneş görürsün. İçin aydınlanır. Çünkü güneş, hele mavi gök, mutluluk ve yaşama sevinci zerk eder damarlarına. Usulca kapıdan burnunu uzatırsın. Kötü bir sürprize hazırlıklı olmak, tedbir almaktır bu. İyi. Korkulacak bir durum yok. Güneş, hakikaten güneştir. Isıtır, hele dulda yerler yakar, kavurur. Bizim memleketler gibi 7 – 8 ay kış olan yerlerde güneşin kıymeti bir başkadır.

Ayağını toprağa atar atmaz, hafifçe gömüldüğünü, arza yolculuğa başladığını ve belki biraz da toprağın altını düşünürsün. Öyle ya, bir de toprağın altı vardır bizi bekleyen.

Çocuklar, evlerinden biraz uzakça yerdeki düzlükte bilye oynamaktadır. Kızlar, sek seke kendilerini öyle kaptırmıştır ki ne güneşten ne acıkan karınlarından haberdardırlar. Anneleri, komşu çocukları ile durmadan haber gönderir, olmaz, kendileri başlarına beyaz çarlarını alarak düzlüğün başına kadar gelir; bir eliyle yanındaki bebesinin elini tutarken çenelerinin altında tuttukları çarın ucunu sıkıca kavrar, biraz öfke biraz sevecenlikle bağırırlar:

“Kör olasıca gelsene gari.”

“Oynuyoruz anne.”

“Oyununuz batsın. Çabuk gel. Boyun devrilsin e mi?”

Çocuk nazlana nazlana ve sürüklenerek gider anasının peşinden. Olur olmaz her şeye bir köpek havlar.

Ağaçlar çiçeklerini dökeli birkaç gün olmuş, yaprağa durmuştur. Yağmuru yedikten sonra güneşle mantar olup çoğalan tarlalardaki sarı, mavi, yeşil, beyaz rengarenk çiçeklerden mis kokular gelmektedir. Canınız gider. Bir sigara yakar, çiçek tarlalarında hayal edersiniz kendinizi. Yeleğin önü ve gömlekten bir düğme açılır. Gerinirsiniz. İşte hayat budur. Tam alnınızda güneşin eli, sırtınız hafiften ter içinde, üzerinizde kuşlar, kelebekler, arılar...

Beli kapıp bahçenin bir ucundan göz ucuyla kestirdiğiniz bir yere kadar bellemeyi murad edersiniz. Bahçe zamanıdır ve toprak yüreğinize bakar.

O da ne?

Ağaçların taze yaprakları hafiften sallanmaya başlar; sırtınızdaki ter, üşütmeye. Önce saçlarınız dalgalanır. Gözlerinizi büzmeye, kirpiklerden sızıp içeri giren toprağı çıkarmak için ovuşturmaya başlarsınız. Rüzgarın nereden, nasıl çıktığını anlayamadan kendinizi, koynunda bulursunuz. Gittikçe kuvvetlenir, coşar...

Önce kuşlar, sonra ve en sonra çocuklar terk eder meydanı. Kıbleden, toprak yolu önüne katıp gelen bir tek rüzgar vardır ortada. Ağaçların 10 – 15 cm. gerisinden çaktığınız destek kazıklarının iplerini son bir kez daha kontrol edip siz de sıvışırsınız duvarların gerisine.

Sıra ve söz rüzgarındır. Güneş ve mavi gök altında rüzgar. Odanın bacasından kış günlerini anımsatan uğultular gelir. Biraz sonra pencereler ıslık çalmaya başlar. Burnunu her yere sokar rüzgar. Açık kapıları çarpar, boş bir kutuyu bahçenin bir köşesinden diğer köşesine sürgün eder, oyun oynar.

Rabbim kocaman ve gri – siyah bulutlarla yağmur gönderene veya anında durdurana kadar rüzgar, bahçeden pencerelere, toprak yoldan ipteki çamaşırlara ve boşluğa kadar estikçe eser...

Bizim dağ köylerinin rüzgarı hiç eksik olmaz. Ne zaman, nasıl eseceği de belli olmaz hani!

Ve Yağmur

Bizim dağ köylerinde yağmur da bir başkadır. Adım adım seyredersin yağmuru. Nereye, nasıl yağıyor? Nereden geliyor? Hepsini tekmil izlemek, mecrasını takip etmek apayrı zevktir doğrusu.

Eskiler anlatırdı da geleneği sürdürmek bize nasip oldu. “Oğul” derdi Dedem: “Boğaz köprüden geliyorsa yağmur, büyük ihtimal uğramaz bizim buraya. Şehri, Erkilet’i, Cırgalan’ı alır, gider. Erciyes’ten gelirse bize de rahmet olur. Eğer ki sırttan gelirse (Doğudur kastettiği) felaket olur, sel gelir...”

İşte öyle günlerden biriydi. Yani sıradan bir gün. Günün adı pazardı. Çoluk – çocuk, ebe – dede; bağ, bahçe işerinde, kayaların ucunda, uçurtma peşinde, namazında, abdestinde hemhâl idi.

Çocukların, rüzgarsızlıktan dolayı uçurtma uçuramamaktan şikayet dahi ettiği anlardı. Balkonda idim. Ayağımı atsam ceviz, kolumu atsam asmalar vardı. Karnımı doyurmuş; çayımı yudumlamıştım. Yeni ektiğim çimlerin tohumlarını serçeler midelerine buyur etmesin için onlar beni, ben onları kontrol altında tutuyorduk. Arada bir gözü karalardan bazılarının kamikaze olup hücum ettikleri olmuyor değildi ama savunma hattım bertaraf ediyordu bu haince saldırıları.

Boğaz köprü tarafından üç – beş bulut, biraz esmerce, el ele verip seyr ü sefere çıkmıştı. Çıkmasına çıkmıştı da istikameti ne taraftı acaba? Dedemin söylediklerini her bulutta hatırlayan ben, heyecanlı bir hadiseye şahit olmanın verdiği hazla bir yandan serçeleri bir yandan da bulutları takibe koyuldum.

Her saniye rüzgar şiddetini artırıyordu. Önce rüzgar için sevinen uçurtmalı çocuklar daha sonra pıllarını pırtılarını toplayarak araziyi sakinliğe ve tenhalığa terk ettiler. Kararan, karardıkça çoğalan ve rüzgarla hızlanan bulutlar şehrin üstüne gelmişti ki salkım saçak olup şimşekler, gök gürültüleri arasında yağmaya başladı.

O da ne?

Şehrin üzerindeki manzarayı izlemeye kendimi öylesine kaptırmışım ki sırttan gelen simsiyah bulutları ve kılıç kalkan ekibinin şakırtılarını anımsatan şimşekleri taa ne zaman sonra, o da çok yakınlara bir yere düşen yıldırımdan sonra fark edebildim. Şimdi iki yönlü muhasara altında idim. Ve dedem geldi aklıma. Allah rahmet eylesin deyip üç kulhu, bir elham okuyacaktım... Kocaman yağmur taneleri anormal bir ritim ile yağmaya başladı. Bu esnada şehir, yerini bulutlardan oluşan bir kütleye bırakmıştı. Orada şehrin olduğunu bilmesem kimse inandıramazdı beni.

Adet, yağmur yağınca rüzgar diner. Öyle mi oldu ya? Rüzgar hızlandı; yağmur hızlandı. Yağmur hızlandı; şimşekler, gök gürültüleri hızlandı. Birbiri ardına şehirden, Erciyes’ten, Talas’tan, Koramaz’dan, Kumarlı’dan şimşekler çakıyor, salavatlar arasında hiç kesilmeden gürlüyordu. Göz haritamda her şey kayboldu. Oluklardan, delicesine su akıyordu. Bizim bahçenin toprağı bimis karışıktır ve tabanı tiremdir. Saatlerce sulasan dahi su birikmez. Di. Bahçe göl oldu. Yamaçtan bir anda koptu geldi sel. Yolları çamur deryası eyledi. Toprak damlı evlere sular akmaya başladı. Sel, kaya olup duvarları uçurdu; asfaltlarını kazıdı caddelerin. Arabalar yollarda kaldı.

Ha kesildi ha kesilecek dediğim yağmur ve rüzgar ve gök gürültüsü kısa fasılaların dışında yatsı vaktine kadar sürdü. Ertesi gün, güneş yüzünü gösterince anlaşıldı felaketin boyutları. Dedem yılların tecrübesi ile demiş ve dediği çıkmıştı. Sırttan gelen yağmur bahçeleri, yolları, yürekleri talan edip bir dahaki sefere kadar mahalli bizlere bıraktı.

Rabbim beterinden korusun.

Bizim dağ köylerinde yağmur da bir başkadır. Adım adım seyredersin yağmuru. Nereye, nasıl yağıyor? Nereden geliyor? Hepsini tekmil izlemek, mecrasını takip etmek apayrı zevktir doğrusu.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

bana yalandan bir yol yap kendine....

...Ve her şehir kendi efsanesini yüzüne tutuşturduğu rüzgar ile, gözünde ışığı ile, caddelerinde salkım saçak selamları ile, en çok da en acısı da en betimsiz olan çok acılar soluklanan yolları ile...
"bana kendimi geçtiren şehirlerin tozlu ve de uğultudan sıyrılamayan, her daim hüzün kokan ve vuslatın resmini tezahürlerden uzak kılan yollarına yollanmak dileğimdir"

Yüreğinize sağlık hocam; hala oyun oynayan çocuklara özenirim o başka yağmurlarda..

sehir.....

tam Túrkiye tadinda bir yazi olmus.Dogrusu Kayseriye bu kadar sicak bakabilecegimi hic zannetmiyordum.Sirtini Erciyes'e baglamasindandir galiba.Sehrinizin icindeki olaylarin bu kadar farkinda olamiza ve kaleme dokebilmenize gipta ettim.
Olaylarin farkina varirim fakat kaleme dokemem.öyle anlatmissiniz ki, sanki bende olayin sahidiyim gibi hissettim kendimi.
Kaleminize ve sehrinize iyi bakin!

ne yaptın abi...Soyadın düştü şehrime...

Bir düş gördüm: Kırmızı Hat...Mavi Kuşak

Abi...ne yazı ne yorum derken, kalbimizi dinlendirirken sen bizi düşlere emanet ettin..şehir koktu abi...Bursa'dan kayseriye bir ağıt abi (kardeş şehir ilan ettim:)...aşağıdaki ne yazıdır ne de yorum sadece kani abime "şükran" dır:)....

Bursa'ya Ağıt

Ey şehir!..Yüzüne kezzab dökülmüş güzel!...Sana ağıt yakmak bile senin kalbini kırar.

“Ruh kanatlarını açabildiği genişlikte beden ister.” ...

Kim ne istedi senden, bunu (bir tek ben) biliyorum. Çünkü sırrına erdim senin: Çok az şehir senin kadar insanı, hayatı, medeniyeti, imparatorluğu ve “şehir”i anlatır. İsmi ile müsemmasın sen.

Bugün (modern zamanlarda) kendinde sürgün kaldın sen. Çünkü seni “yaşayan müze” diye tarihe gömdüler. Bir şehrin ölümü için ondan kalan eserlere “hatıra” demek yeterlidir. Gerçi bunu bile sana çok gördüler.

Oysa şehir “yaşatır”...Sadece hatırlatan bir şehir, artık ruhsuz bir gelecektir. Yani “insan”ı yitirmektir.

Sen benim için “yitik bir çocuk” kaldın hep. Ne zaman ellerinden tutmak istesem; senden bir tek geriye “külliyeler”in kalmış. Yani tıpkı avcının gururla içini boşaltıp doldurduğu, dondurduğu bir kuş gibi kalan yanların bunlar senin.

Külliyelerin neyi hatırlatıyor bize biliyormusun!...Sadece yaşayamadıklarımızı.

Aslında artık hepimiz sadece seni değil, biz senle beraber hayatı yaşamayı da kaybettik. Sadece hatıralar ve bazı hatırlatmalar var geride kalan: aşka ve şehre dair.

Çünkü çoğumuz tarihi kent deyince aklımıza geçmiş zamanlarda oluşmuş ve günümüze bir tek eserleri ile kalmış “şehir” gelmektedir. Oysa tarihi şehir dediğimiz zaman; benim aklıma hep ;bir yaşam biçiminin sürdüğü, canlı yaşamın vücut bulduğu ve geleceğe de taşıyabileceğimiz "modeller" barındıran medeniyet mirası gelmektedir. Yani eserler geçmişin ruhunu (özünü, mantığını, anlamını,yorumunu,estetiğini..) bugünle yaşayan, bugün de yaşatan ve geleceğe taşıtan, konuşan bir “an”dakidir. Bütün zamanlarda yaşamak isteyenler bu “an”ı yakalamak zorundalar.Tarih bilinci “an” yakalamaktır!..

Ey Şehir!...Rüya görmemesi için dövülen derviş!...Seni uykuda öldürmek için boynuna “tarihi eser”, “sit bölgesi” “tarihi doku”, “açık hava müzesi” yaftasını vurdular.Seni uykuda mumyaladılar güzelim!..

Gül kanadı.Ben kanadım.Zaman kanadı.

Şimdi sadece taziyeleri kabul ediyoruz. Kapına bırakılan çiçek misali basit projelerle gönlünü almaya çalışıyoruz.

Şehir yaşatır!...demek için çok geç artık. Fakat “bu şehir yaşattı” demek için son bir fırsatımız kaldı: Seni anlatmak.Seni geleceğe anlatmak.

Nasıl peygamber öldüğü zaman onunla beraber din ölmüyorsa; bir alimin ölümü- alemin ölümü olsa da- ilim ölmüyorsa; bir şehir de ölür; fakat onunla beraber “şehir yaşatır!” mesajı ölmez!...

İzin ver, seni anlatmak için; “tarihi eserlerden”, “sit bölgelerinden”, “tarihi dokudan” , turistlerin “rehber kitapçıklarından”, “sanat tarihinden”, “arşivlere gömülü belgelerden” uzak senin sırrını paylaşayım bu şehirdekilerle.

Orhan gazinin nilüfer hatunla el ele verip gece yürüyüşüne çıktığı zaman yıldızların aynı yıldız, uludağın aynı uludağ olduğunu anlatayım. Bir şey kendisi gibi (orijinali) kalırsa; o şey yaşatır...Fakat bir şey, yok olmuşta yerine başka bir şey “temsilen” konulmuşsa eğer; o sadece hatırlatır...Dolayısıyla neleri yaşatmak ve artık neleri sadece hatırlatmak durumunda kaldığımızı anlatayım.

Bırak anlatayım. Çünkü yaşamayı özledi şehirler ve bir de çocuklar. Oysa artık seni sadece hatırlayanlar kaldı bir tek geriye.

Neden sadece hatıralar ve hatırlatmalarla sana bakıyorlar biliyormusun. Çünkü şehir ölünce hayatında öleceğini ve kelimelerin kanatlanıp yaşatacağı hayatın ancak şehrin üzerinde uçarsa huzura ereceğini (modern zamanlarla beraber) unuttuk.

Sevgiyi, saygıyı, sadakati, aşkı, güveni, paylaşmayı, bayramı hasılı kendimizi yaşamayı unuttuk. Sadece bunları hatırlatan “sanal” dünyalar ve şehirler kuruyoruz ve kurguluyoruz artık. Anlayacağın sana bakışımız aslında kendimize, hayata bakışımız oldu.

Seni mumyalarken aslında kendimizi öldürdüğümüzü sonradan fark ettik.

Hadi seni geçtik... Seni nostalji, hatırat, arşiv, ağıt içinde anlamlandırdık. Seni sempozyumlardaki metinleri kitaplaştırarak avutmaya çalışıyoruz. Siyah beyaz fotoğraflarını düştük köşelere. Yıldönümlerin deki promasyonlara. İç geçirdik bir de.

Peki ya “şehir nedir nasıl yaşatır” diye kim bize ne anlatır. İç geçirerek geçmişe baksak da; içi geçmiş bu şehri geleceğe kim, kimler nasıl taşır.

Bu şehir kime izin verir.

İzin vermeyeceksen eğer; “düşte gördüm seni” dese bir şair, ressam ,derviş, yazar, siyasetçi, öğrenci, simitçi, esnaf...hangi yanına izin verirsin.

Zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, eskinin, yeninin ve derken tarihin değiştirmediği, değiştiremeyeceği “İnsan” ve “Şehir” doğasının arasındaki bağa tanık ettirir misin.

İzin versen hangi yanın konuşur senin! Nerede buluşalım seninle, sırrın hangi eserde gömülüdür. Eserlerin röleve de, restorasyonda konuşur mu gerçekten.

Ben bir tek senin külliyelerini dinleye bildim. beni sırrına erdirdin. Peşine düştüm hayatının, hayatımın. Senin dergahlarını dinlayenler neyin sırrına erdi acaba.

İstanbul’da doğdum. Aslımı Siirt’te bırakıp G.antep üzerinden okumaya geldim. Fakat hiç tereddüt etmeden “Bursa’lıyım” dedim. Sırf benden yüzünü çevirirsin korkusuyla başka şehirlerin tekliflerini reddettim. Çünkü insanın ömrünü tüketeceği şehre karar vermesinin ömrünü tükteceği eşini seçmek kadar önemli olduğuna inandım hep. Sen şahidsin buna yirmi yıldır.

Dağılmış yüzünde, dağıtılmış ovanda suçum yok desem; kimin saçından tutup da sürükleyerek eteğine bırakırsam, beni bağışlarsın desem. Cezalandırmayacağını biliyorum. Sen adalt değil vefa istiyorsun artık. Bu konuda konuşmayacağını biliyorum. Çünkü bir tek sen eserlerinle, kendinle konuşursun. Oysa biz “konuşan eser deyince” artık kiosk makinalarındaki dijital sanat tarihi bilgilerini anlıyoruz.

İftarı akşam namazında emir sultan çıkışında bölüşülmüş hurma yiyerek açmanın senin konuşman olduğunu unuttuk. Şehrin konuşması olduğunu unuttuk.

Gece yürüyüşüne çıkan gençlerin gelinlerin en çok geçtiği ırgandı köprüsünden geçerlerse eski aşıklar gibi yaşayacaklarını unuttuk. Çünkü sadece “hatırlansın” için restore ettik bu köprüyü. Mesela her gelin ve damadın el ele geçtiği bir köprü olsun demedik. Yoksa “köprüden geçti gelin” türküsü sana ait değil mi. Türkülerin hala dillerde midir. Yemeklerin fastfoodlara inat yapılır mı hala.

Seni yaşamakla seni hatırlamak arasındaki farkı nasıl anlatacağız insana ve zamana. Örneğin hep aynı yerde mi eğlenirse gençler eğlence yaşanır ve şehir yaşatır. Sen feth edildiğin günden beri gezginler en çok hangi yanını anlatıyorsa bugünde o yanlarını mı anlatırsak seni dünyaya anlatmış oluruz.

Surlarını yeniden onarsak; senin hangi düşünü yaşatmış ve biz onları görünce hayata dair neleri yaşatmış oluruz.

Sahi sen ve biz birlikte neleri yaşatmalı ve neleri sadece hatırlatmalıyız.

Senin sanatını, ahlakını, kültürünü, inancını, ticaretini, günlük yaşamını, birlikte yaşama sanatını, ve bir de seni, yani “şehir” kavramını neler temsil ediyor bunları bize fısıldamalısın. Çünkü biz onları orijaniliyle korursak ve o mekanlarda, olaylarda, eşyalarda buluşursak hem seni yaşamış oluruz, hem hayatımızı yaşamız oluruz hem de “şehir yaşatır!” demiş oluruz.

Sen konuşmazsan eğer; biz senden kalan herşeyi sahiplenmeyi seni hatırlatıyor diye düşünmeye başlarız. Oysa sen de ben de başkaları da biliyor ki, geçmişten kalan herşey geleceğe taşınmamalıdır. Geçmişten kalan herşey geçmişin yaşamak istediği şeyler değildir. Bizim de yaşatmak zorunda olduğumuz şeyler değildir.

Bize “anlam”, “yorum”, “tarz”, “kültür”, “mesaj”, “öz”, “ifade” içeren ve toplamında “model” veren yanların, yanlarımız lazım. Ağır bedeller ödeyerek elde ettiğin şehir tecrübelerini aktarmalısın.

Konuş bizimle!...Yoksa senden arta kalanları “müze” adı altında “tarih” diye sunacaklar.

Sen müzesi yaşayan bir şehir olmamalısın. Sen şehir yaşatır demelisin. Bunun için de bize bunu nasıl başardığını uzun uzun anlatmalısın. İnan seni ne tarih ve ne de sanat tarihi anlatabiliyor. Onlara bakınca herşey siyah beyaz fotoğraf gibi kalıyor.

Bu sorunun cevabını kent planlamacıları da bilmiyor, inan bana. Yazarlar, şairler, ressamlar, dervişler, tarihçiler de senden ne kaldıysa ona can havliyle sarılıp, sahip çıkmaya çabalıyorlar. Çünkü o kadar hoyratça yağmalanıyorsun ki. Onlar da iyi niyetle tarihten eser kaçırıyorlar. Gerçi bazıları bunu mal kaçırır gibi de yapıyor, kılıfını bularak. Seni pazara düşürmek isteyenler de var.

Sen de biliyorsun ki, can havliyle bile olsa senden kalan herşey seni temsil etmez, sende bulundu ama, senin kendini geleceğe taşımak istediğin şeyler değildir bazıları.

Senden kalan herşey seni hatırlatır. Fakat herşey seni yaşatmaz!. Seni yaşatan şeylerse zaten hayatımızı dolu dolu yaşatacağın şeylerdir aynı zamanda.

Seni yaşamak için bir yamaç dolusu soluk alıyorum mesela. Bu seni yaşatır. Çünkü senin eteğinde ve ovanda gezen her zaman insan olacak.

Külliyelerin duruyor mesela. Fakat külliyelerinden sadece camilerin yaşatıyor. Oysa medreselerin, aş evlerin, hatta kütüphanelerin sadece hatırlatıyor. Çağrıştırıyor. Kimse bilmiyor aslında külliyeler senin şehir modelin. İnan stratejik planlama dairesi bile bunu aklının ucundan geçirmiyor. Çünkü eski şehirler plansız, programsız, doğaçlama, rastgele kuruldu sanılıyor. Bunun böyle olmadığını canları yanarak anlatan gezginleri ne dinleyen var; ne de ömrünü şehir araştırmalarına veren şehir aşıklarının deli divane sözlerine kulak veren var.

Bak mesela. İstanbulun bir osmanlı şehri olmadığını, orijinal osmanlı şehrinin sen olduğunu çok az kişi biliyor. Çünkü sen ilk gözağrısı olduğun gibi zamanla gönül ağrısı da olan sürgün kent oldun. Fakat yüzlerce yıl senin şehir modelin kendini korudu. Oysa İstanbul sendeki orjinal modeli dünya medeniyetinin merkezi olmak için, farklı medeniylerle beraber evrensel bir potada eritti. Yani İstanbul “orijinal” değil; “sentez” bir şehirdir. İstanbuldaki camiler hep yekpare-tek kubbe üzerine oturdu. Oysa sen de hiç olmadı bu. Çok kubbeli oldu camilerin. Tereddütsüz İstanbul bir medeniyet orijinali. Evrensel medeniyetin. Fakat sentezsiz, saf Osmanlı şehrisin sen.

Seni çok sordum İstanbul’a. Nostaljik övgüler aldım hep. “Osmanlının orijanilini görmek isteyenler önce Bursa’ya gelmelidirler” dedim ve ekledim: “Neden İstanbula gelenler ayağının tozuyla Bursa’ya gönderilmezler diye” sordum.

Sadece bıyık altından gülümsediler. Anlayacağın bana sana yapılan muameleyi yaptılar.

Sana bir şey söyleyeyim: Senin yüzüne kezzap döktüler; fakat İstanbulun bir de saçından tutup sürüklüyorlar şimdilerde. Yani intihar ediyor insan bu şehirde.

Karamsarlık ve iyimserlik yaftalarına sığınmadan söylemek lazım sözleri. Bunun farkındayım. Sözlerim uzak bunlardan zaten.

Sadece “konuş şehir!” diyorum, o kadar. Çünkü biraz senin tarihini okuyunca; İnsanın ve şehrin doğasının hiç değişmediğini, geçmişte yaşanan hiçbir şeyin hiçbir zaman geride kalmış ve daha az gelişmiş bir model olmadığını gördüm, hissettim, hatırladım.

Anladım ki, tarihi şehir bölgesine sahip olan kentlerimizde gördüğümüz, görmek istediğimiz tek şey geçmişten kalan eserler ise eğer; bu bizim tarihi dokudan, tarihi eserlerden hatta tarihten anladığımız şeylerin yanlış ve eksik olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda “hayatı” doğru kavrayamadığımızın, insanı yorumlayamayışımızın acı sonucu ile karşı karşıya kalmışız demektir. Tarihi şehirlere ata yadigarı, hatıra diye bakmak, geçmişe saygı ile sınırlı törenlerde nostalji yapmak; örnek ve model yanlarını unutmak; aslında insanı inkar etmek anlamına gelmektedir.Bugün şehirlerin bu hale gelmesinin tek nedeni şehir ve insan arasındaki yaşayan bu canlı bağı görmemektir.

Tanık oldum ki, ruhu olmayan beden ölüdür. Ruh, kanatlarını açabildiği kadar, genişlikte beden arar. Bu nedenle şehirler, insan ruhunun kanatlarını açabileceği genişlikte içine girdiği bedenlerdir.Mekanların, meskenlerin, eserlerin de insan ruhunun kanat açabildiği genişlikte olması gerekmektedir.

Tarihi eserlere sadece “koruma” amaçlı veya “sanat tarihi” bakış açısıyla sınırlı bakmak sağlıklı ve yeterli değildir. Koruma amaçlı bakışın getirdiği “sit bölgesi”, “anıtlar kurulu” ekseninde gelişen ( çürüyünceye kadar) koruma ( !) tutumu tam bir “intihar” örneğidir. Şehri insan ilmiğinde asmaktır.

Modern şehirler insanı şehir ilmeğinde asarken; bizler de medeniyet mirası şehirelerimizi insan ilmeğinde asmaktayız. Çarpık ve anlamsız tarih anlayışımızla birlikte tabi.Sanat tarihi bakışının getirdiği “ eserleri koruyalım” ve “dokuyu koruyalım” ekseninde gelişen “turistik” öğe haline gelinceye kadar ki kültürel (!) tutum ortaya “Yitik Şehirler” çıkarmıştır.

Ey yitik şehir!...Sana “yitik” diyorum; “kayıp” demiyorum. Çünkü insan, “kayıp” olanı arar! Oysa yitik, yanı başında olduğu halde, onu “varlık” olarak kaybetmediğiniz halde onu fark etmemektir, onu hissetmemektir.

Fark ettir kendini!... Sadece kendini bize hatırlatacağın yollar gösterme. Yaşat. El ele verip “şehir yaşatır!” diyelim geleceğe ve çocuklarımıza...

( Özel not: Kırmızı hat Mavi kuşak diye bir düş gördüm. Önce hayra yordum sonra da rüyaya. ...Konuştu şehir. Bir şehir aynı zamanda insanı, hayatı, medeniyeti, imparatorluğu ve en önemlisi “şehir”i nasıl yaşatır!...diye dinledim. Külliyeler konuştu bir de kişiye özel. Geleceğe taşınacak “şehir model”i üzerine idi sözleri...Kendime yordum.Hayra yordum.Yazdım. )..Abi öp ellerinden kayserinin!...birde öperim kalem tutan ellerinden:)...

Yaşadığımız şehrin bizde bıraktığı iz'ler...

Şehrin anlatacakları vardır.

Ahmet Hamdi Tanpınar "Beş Şehir" isimli o güzel eseriyle bir kapı açmıştı edebiyatımıza.Mitat Enç "Uzun Çarşının Uluları" ile, Ahmet Turan Alkan "Altıncı Şehir" ile bu türün güzel, okunaklı örneklerini verdiler.

Şehir, dertleşecek bir yürek aramaktadır.Belki de sırrını paylaşacağı bir ehl-i kalem, ehl-i gönül...

Kâni Çınar, Kayseri'yi rüzgârıyla, yağmuruyla, toprağıyla, insanıyla bir yazı bütünlüğünde güzelce anlatmış.

Aynı toprak sayılır:Kayseri yahut Niğde.Bu yazıda yaşadığım Niğde'yi de gördüm, okudum.

Yüreğine sağlık Kâni Çınar, selam ve dua ile...

Kay seri kay seri dedin...

Evladım var Kayseride...Severdim, birkaç yıldır daha da iyi tanışır oldum. Şu geçen çok soğuk günlerde beni Kayseriye götürdüler. Fakat bu kez seri bir şekilde kaymak için. Zaten zemin kaygan her vakit kayıyoruz. Ne işimiz var Kayseride dediysem de anlatamadım. Epeyce zaman Kay seri Kay seri diye emir verilince biz de dayanamadık. Çıktık Erciyes'e ...İki kez denedik, bizi püskürttü geriye...Kar, fırtına ,buz gibi bir karşılama...Gurbet elde donacağız..İşte o günden beri emir sözlerine sıcak bakmıyorum vesselam. Gene de şansımızı seneye deneyelim diyenler var aramızda...Kısmet ...

acıma ortak idi rüzigar Erciyes de

Unuttuğum bir çok şeyi hatırlattınız.Rahmetli Babamı defn etmek için çıktığımız yolda kalınca en yakın şehre sığınalım kış günü demiştik.Ve O ahvalimde bende sırtımı Erciyes'e dayamıştım .Rüzgarın sesi içimin ağıtlarına yoldaş olmuştu bütün gece.Aydınlıkta görmek nasip olmadı.Gün ağarmadan uyandırıp uykusundan tamirciyi düşmüştük yollara...
Şimdi camlar sıkı sıkıya kapalı.Dışarıda eseni de ,yağanıda duymakda sağırız çoğu zaman.Önceden anlattığınız gibi ıslıklarını duyardık ve rüzgarın burnunu sokmadığı delik yok idi.
Eskiler ne güzel bilirdi herşeyi...
Teşekkür ederim Kani Hocam hatırlattınız...

Belki

Belki alakasız bulacaksınız ama yazınız bana
Nurullah Genç'in Yağmur isimli şiir/naatını hatırlattı..
güzel de oldu..

Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...

Alıp götürdünüz o güzel mekanlara...

Çok içten ve yalın bir dille yazdığınız bu hikayeyi okurken sanki oralarda gezip dolaşan ve bunlara şahid olan benmişim gibi hissettim.Hikayenizden anladığım kadarıyla sizde ayrıntılarda gizlenmiş mutluluk,huzur ve nimetlerin farkına varmak nasip olmuş kullardansınız.Ben yağmur ve rüzgarın baki bir dostluğunun olduğunu düşünmüşümdür hep ve toprakta bunlara,bu güzel dostluğa eşlik etmiştir.Evet rüzgar yağmurdan önce gelir,gelişi birazdan Rabbimin izniyle yağmuru size getireceğim anlamına gelir ve sonrada malumunuz yağmurla el ele tutuşup,kenetlenmişcesine inerler bazen yavaş bazen hızlı bulunduğumuz yerlere.Ve işte o sırada ben garip kul onları beklemekteyimdir.Bu güzel dostluğu izlemek ne kadar huzur vericidir.İnsanın bu nimetin damlaları kadar şükredesi gelir.Ve şemsiye denilen bir alet vardır ya ben o aleti kullanmayanlardanım rüzgar ve yağmurun yanyana olduğu bu rahmet anlarından saklayacak değilim ya kendimi,elbette nasiplenmek isteyeceğim.Böyle güzel yağmurlu bir cuma gecesi gelmişim dünyaya nasip olursa gene yağmur ve rüzgarla Rabbime gideceğim...
Çalışmalarınızın devamını dilerim.Elinize,yüreğinize sağlık...

En karanlık an şafak sökmeden önceki andır...
YAĞMURMAH