renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Sağ Elini Cebine Sokmak

Mum

Şehrin; suratlarında yapmacıktan bir ciddiyet yahut gülümseyiş olan insanları arasında, herhangi bir kaldırımında yürürüz. Karşı kaldırımda yürüyen kişinin; kolunu keskince dirseğinden bükmüş ve sırtını kaşıdığını görürüz. Ama kafamızın bir yerinde bir tereddüt vardır. Kolunu oldukça keskin büküşü bizi ciddi bir esneklik yeteneğine sahip oluş ile bir sağ koldan yoksun oluş arasında gidip gelmeye ve meraka sürükler. Açımız henüz kişinin sırtını görmeye müsait olmadığı için kafamızı başka yere çeviririz. Yürümeye devam. Bir insan melekesi ile açının sağlanmasına olanak verecek kadar yürüdükten sonra -birkaç saniyelik bir andır tüm bunlar- kafamızı tekrar o kişiye çeviririz. Ve gördüğümüz şey bizi tüm bu sıradan güncelliğin içinden alır, iteler, kovalar. O anda duyduğumuz dehşet bize bağıra bağıra bir sağ kola sahip olduğumuzu hatırlatır. Sağ elini hiçbir zaman cebine sokamayacak olan bu kişinin yüzünde bir tebessümün yer ettiğini ve sükûn içinde yürüdüğünü görürüz. Buna pek inanmak istemeyiz. Bunun bir gülümseme değil de; o kişinin suratının normal ifadesi filan olduğunu düşünmek isteriz. Çünkü buna inanmak, içinde bulunduğumuz saçma sapanlığa tecavüz etmek demektir. Kafamızdaki bir konu, bir pürüz, bir mesele canımızı sıktığı için, yüzümüz asık yürüdüğümüz bu sokakta, ne kadar unutkan olduğumuzu hatırlayışımız; sağ kolu omzundan itibaren olmayan bu kişinin yüzündeki tebessümle doğru orantılı olarak artar. Nasıl bir sorunumuz olursa olsun, kolumuz yerindedir ve suratımız asıktır. Nasıl bir mutluluk içinde olursa olsun sağ kolu yoktur ve yüzü gülüyordur…

Dişimiz ağrımadan dişimiz olduğunu hatırlamayız derler. Şimdi bu kişinin sağ kolu olmadığını görünce (sağ kolunu göremeyince) sağ kolumuza değip akan rüzgârı da hissederiz. Gözleri görmeyen birini görünce, görebildiğimiz aklımıza gelir. İnsan hep anlık mutluluklar, anlık üzüntüler yaşar. Bizim, bir köre baktığımızda, onun yaşadığını düşündüğümüz eksiklik, onun yaşadığı eksiklikten daha fazla değildir ve fakat onun yaşadığı eksiklik de, yaşadığını sandığı eksiklikten daha az değildir. Bir âmânın yaşadığı eksiklik bir körün yaşadığı eksiklikten daha azdır. Çünkü bir şeyden yoksundur ve fakat onu sonradan kaybetmiş durumda değildir. Biz bağlı vaziyetteyken, elindeki elektrikli testere ile kolumuzu kesmeye karar vermiş birisinin karşısında, o anda; kolumuzla geçmişte yaptığımız şeyleri düşünmeyiz, gelecekte yapmayı planladıklarımızı düşünmeyiz, kolumuz olmasaydı geçmişte neler yapamazdık düşünmeyiz, kolumuz olmadan gelecekte ne yaparız/yapamayız düşünmeyiz. O anda düşündüğümüz tek şey; kolumuz kesilirken duyacağımız acının acaba ne kadar şiddetli olacağıdır. Anlık korkular, anlık tedirginliklerle yaşar insan çünkü.

Tefekkür ise hiçbir yoksunluk, hiçbir eksiklik, hiçbir tehdit altında olmadan hatırlamaktır. Hatırlaması gerektiğini hatırlamaktır. Aslında hiç olmadığımız zamanlar vardı, ama hiç olmadığımızı bilecek bir akıl, görecek bir göze bile sahip değildik. Yaratılmakla bize verilen aklın; bir zamanlar hiç olmadığımızı, hatta bir zamanlar hiç olmadığımızı düşünecek bir akıla bile sahip olmadığımızı bize bildirmeye yeterli olmadığını bize bildiren bir yeti verilidir bize. Ve bu da vahiy denilen bir haber ile tekmillenmiştir.

Bizim düşünmeyi başarabildiğimiz her şey aynı zamanda yaratılmış demektir. Çağlar boyunca düşünürler, bilim adamları, felsefeciler hep bir şeyleri “keşfettiler”. Hiçbir zaman bir şeyi yarattıklarını söyleyemeyiz. Yani bilgiler, kavramlar biz onları henüz keşfedemesek de varlar. Yaratıcımız “her şeyi”, bizim düşünebileceğimiz, bizim düşünemeyeceğimiz her şeyi yaratmıştır. Biz yerçekimi teorisini bulmadan önce da; yerçekimi vardı.

Öyle ise; biz düşünmeyi başarabilsek de, başaramasak da; bütün bilgiler bizim dışımızda “vardır”. Biz sadece bunları alır ve kullanırız.

1. Biz, bu dışımızda duran bilgileri alıp kullansak da; kullanmasak da bunlar vardır. O halde biz hiçbir şey miyiz?
2. Biz, bu dışımızdaki bilgileri alıp kullanmasak, bu bilgileri yaratıklar içinde kullanacak başka hiçbir yaratılmış yoktur. Ancak biz onları alıp kullanırsak, onlar bir anlam kazanabiliyor. Biz her şey miyiz?

Eğer Müslüman isek bir şeyi biliyoruzdur; biz her şey de değilizdir, hiçbir şey de değilizdir; biz ancak “biraz bir şeyizdir”. Ne melek kadar teslimiyet içerisinde ne de hayvan kadar teslimiyetten habersiz. İnsan; hiçbir zaman tam teslimiyeti başaramayan ve fakat teslimiyet içerisinde yaşaması gerektiğini bilen, kendisine bildirilen bir yaratıktır. Sağ kolu olmayan birisini gördüğünde, bir piyango kazanmış olduğunu düşünmemek ve fakat onun yerinde olmak da istememek; şükredebilmek demektir ve bu yalnızca Müslüman’ın yapabildiği bir iştir. Şükür; yaratıcıya duyulan minnetin en saf, en perdesiz halidir.

Rasullullah (s.a.v) buyuruyor ki; “arınmak imanın yarısıdır. Elhamdülillah sözü, mizanı doldurur…” Felsefenin en temel sorusu şudur: “neden hiçbir şey olmayabilecekken bir şey var?” İşte sadece bu sorunun cevabı bile; bizi Peygamber (s.a.v)’in buyruğuna götürür. Sadece var olmak, her an şükretmeyi gerektirir. Sağ kolumuz olmasa dahi…

Not: Bu yazının bir bölümü GENÇ dergisinde yayımlanmıştır.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Düşünmek

Var olmak şükür sebebi...

"Neden hiçbir şey olmayabilecekken tüm bu şeyler var?" sorusu Alman filozofu ve matematikçisi Leibniz'e ait. Gerçekten aklen temel bir soru bu, çünkü cevabını düşünmekle varlığı anlamlandırma sürecini de başlatmış oluyoruz.

Hayatı boyunca düşünen bir varlık olarak nam salan insan, acaba bunu tam manasıyla gerçekleştirebiliyor mu? Bizden istenen düşünceyi ortaya koyabiliyor muyuz yahut kendi seviyemizi yakalamamız mümkün oluyor mu?

Soru soruyu kovalar malum, ancak burada üzerinde durulması gereken nokta yine kendimizi bilmekle açığa çıkıyor. Akıl merkezinde sahip olduğumuz tüm değerleri hakkınca kullanabilmek, bunun oluşumuna zemin hazırlamaya bağlı bir şey. Bu zemini de varlığımızın anlamı üzerine inşa ediyoruz, daha sonrasında inşa edeceğimiz binanın rüyasını görmekle başlıyor aslında her şey. Rüyamızın gerçeğe dönüşümünü sabırla ve inançla beklediğimiz müddetçe ve bu yolda kararlı olduğumuz sürece bu inşanın olacağından eminiz demektir. Allah bize bu dirayeti ihsan etmiştir, tüm mesele bunu keşfedebilmekte...

Biz bir şeyiz, gerçekten önemli bir şeyiz, bu önemi bize Yaratıcımız bahşetmiş. Bize düşen bu önemin farkına vardıktan sonra onu korumaya gayret etmek. Tefekkür hayretle vücûda gelebilecek bir şey ve bunun iskeletini de gayretimiz teşkil ediyor.

İnsan ünsiyetle müsemma bir varlık, varlığın varoluş süreçlerini kavrayabilecek, bunu zihnindeki ve kalbindeki kalıplara oturtup kemale ermek üzre bu zorlu yola talip olan eşref-i mahlukat.

Düşünmeli, nesi ve nasılıyla, niçini de katarak özüne, düşünmeli...

Selam ve muhabbetlerimle...

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

Şükür...

Gözlerimi , görme engellileri görünce farkettim. Kulaklarımı işitme engellileri görünce... Mesele farketmekteydi ve en önemlisi şükretmek . İnsanoğlu şükretmekle anlam kazanıyor aslında. Ne kadar şükredersek o kadar her şeyiz belki. Ve maalesef hiçbir şeyiz çoğu zaman.

Gözleri görenin görmeyene karşı ayrıcalığı ya da gözleri görmeyenin görenlere karşı ahirette ki ayrıcalığı... Ayrıcalıklı aslında kim? Bunu düşünmek sınırları zorluyor. Ama zorlamak lazım sınırları. Ve düşünmek... "Hiç düşünmez misiniz" diye buyuruyor Rabbim. Riayet etmek lazım. Madem nimet olarak verilmiş bize... Önce düşünmek sonra düşünebilmeye de şükretmek...

Olana da olmayana da şükür...Teşekkürler düşündürdüğünüz için

Selam ve dua ile..