Suyun üzeride yazıların tutmadığı bir zamanda, inatla okyanuslara destanlar yazan insanların öyküsünü yazdım sadece. Bir ânka kuşu kadar masal olsa da, Yusuf’un zindanı büyüklüğünde yaşanmış ve Züleyha’nın aşkı kadar yaşanması gereken bir öykü.
Sapanların gölgesinde yeşeren tohumların, boy gösterdiği bir coğrafyada yaşadı o minik çocuk. Zor bir zamanda ve zor bir mekânda çocuktu oysa. Çocuktu. Her gün batımında takılırdı yorgun gözleri yarınlara. Ve boynunda taşıdığı muska kadar inanırdı umutlarına. Bayraklar çizerdi hayallerinin en aşikâr yerine, onlar görsünler diye.
Günlerden o gün. Sessizlik hâkim nedense Filistin topraklarına. Sapana dair yemin edilen meydanlar bugün bomboş ve sessiz. Sessizlik. Nasıl tasvir edilir bilemem; ama herhalde bağırmamak gibi bir şeydir. Ya da bir köpek balığının okyanusun derinliklerinde can verirkenki feryadı. Ve bir o kadar ürkütücüdür sessizlik.
Yazının can çekiştiği bir anda, bir hatır düştü minik çocuğun aklına. İki heceden ibaret ismi olan bir adamı hatır etti. “Baba” derlerdi ya ona; ama o hiç doya doya söyleyememişti. Saatler, takvimler geri gitti hatırında. Gittikçe buğulandı, gittikçe küçüldü cismi. Beş kez hilâli gördü oruç tuttular, beş kez hilâli gördü bayram ettiler. Beş kez yıl geriye gitti. Ve an geldi durdu bütün demler. Gitmiyordu artık, yaş olup aktı ileriye doğru:
Sisliydi her taraf. Göz gözü derler ya hani, işte öyle; hiçbir umudu görmüyordu gözler. Daha da çocuktu hatırında. Bir elinde kurumuş bir parça ekmek, diğerinde ise sıkı sıkıya tuttuğu bir parça taş. Yani ki; koca bir ülke, kocaman bir yürek, kocaman bir adamlık orta yerde. Daha da çocuktu. Ama tanıyordu sapanı ve taşı, kanı ve gözyaşını en çokta dostu ve düşmanı tanıyordu.
Akşamın karanlığı çökmeye başlamıştı şehrin üzerine. Gündüzün ölümüne tutulan bir yas gibi çöktü karanlık. Aslında birçok yerde akşam oluyordu; ama oradaki farklıydı. Çünkü çocuk, akşamın kalbine korkmadan ve ağlamadan yürüyordu. Karanlığı ezerek yürüyordu. Akşamın kalbi... Neresi? Herhalde şuan babasının olduğu yer diye düşündü. Babası neredeyse, atan kalp orasıydı. Yalnız akşamın değil bütün hayatın kalbi. Bir çocuk aklında ne kadar büyükse babası... Yani ki; sahralar kadar, dünya, evren kadar, hedefi vuran bir taş kadar büyüktü. Kudüs’te okunan ezanlar kadar büyüktü. Geç kalmıştı babası, şimdiye çoktan gelmiş olmalıydı; şimdiye çoktan çocuğu kucağına alıp öpmüş olmalıydı doyasıya.
Bir kalabalık gördü ileride. Sisliydi bütün şehir. Bir yıldız kaydı meçhule doğru. Tanıdık bildik bir kalabalık. Gerisinde muhakkak birisi vardı; muhakkak bir şehid vardı. Koştu. Daha da çocuktu. Yardı kalabalığı ve gördü şehidi. Titreyiverdi küçücük yüreği, derin bir ızdırap içinde. Kuyunun en karasına düştü. Akşamın kalbi durdu. Sahraları sel bastı. Ekmek düştü elinden; ama taşı hala sıkıyordu. Gece oldu. Yıldızlar çıkmadı nedense. Zifir her taraf. Ezanlar sustu. Akşamın kalbi durdu, hayatın kalbi. Dünya durdu. Sonra gene akşam. Yaş akmadı. Feryat kopmadı yücelerden. Kuşlar havalandı sadece. Buz kesti her yanı. Kış oldu. Daha da çocuktu. Taşı sıktı. Akşamın kalbi durdu. Diz çöktü şehidin başucuna. Yani ki, babasının; koca bir dünyanın başucuna. Gülümsüyordu babası. Eğildi. Yüzünü gözünü temizledi, öptü yanaklarından. Yaş aktı. Toprağa öyle bir hırsla, öyle bir nefretle çarptı ki; sanki yer yerinden oynadı. Taşı bıraktı babasının göğsüne. Ve hatır bitti. Çocuktu tekrar. Bugünde açtı gözlerini.
Geçmiş günler ağır geldi küçük yüreğine. Babasının hasreti koca bir dağdı sanki altında eziliyordu. Hiç kımıldamıyordu yerinden. Hasret ve öfke dolu bir bedenle, sılada bekleyen özlem yüklü bir kadın gibi bakıyordu ötelere. Arkasındaki ağaca yaslandı nedensiz. Babasının daha kendi yaşlarındayken diktiği, şimdiyse gövdesi kini kadar büyük olan ağaca. Ötelere bakıyordu. Ve oldu olacak olan.
Bir damla yaş yağdı çatlamış sapanın üstüne. Sanki tufanı koptu Nuh’un, bütün namertler sular altına kaldı. Sanki Mansur yeniden aşk oldu, uzaklarda bir zindan göründü. Sanki Leyla doğdu Kays’ın gönlünde. Sanki sur’u üfledi ya İsrafil yazı uzamadı.
Fırladı yerinden. Hedefi vuracak bir taştı artık, ateşlenmiş bir mermi. Öyle ki; kıyamet kopsa hani dönmezdi yeniden namlusuna. Koştu. Toprakta onunla beraber koşuyordu. Kuşlar onu selamlıyordu. Gökyüzü hazırdı yeni şehidin kanını yıkamaya. Koşuyordu, İbrahimce ateşin koynuna. Babası kucağını açmış “gel” diyordu yavrusuna. Sapanı sımsıkı avuçlarında. Koşuyordu. Melekler de ardından koşuyordu. Görmekten lanet ettiği gözleri, bugün o tankları arıyordu. Soracaktı her damla yaşın. Her akan kanın hesabını. Gördü... Ve durdu olduğu yerde. Toprak durdu. Kuşlar sustu, gökyüzü hazırdı. Dikildi tankın önüne, tepesinde fırtınalar esen koca bir dağ misali. Bütün gücüyle gerdi sapanını. Ve kalbi ile dili aynı sözü haykırıyordu:
ŞEHİDEN, ŞEHİDEN, ŞEHİDEN
Yorumlar
Sapana Yazıklar Olsun
Çar, 24/10/2007 - 14:10 — Taha MansurZangoçların parmaklarından neşvünemâ olan mor halkalı dünya teorileriyle aşkı yok eden allahsız cellatların , ağırlıklarınca beş para etmeyip ağır makinalı silahların arkasına saklanınca kahramanlık nutukları atan erkek bozmalarının, nükleer bombalı mektupları atom santrallerinde pullayıp gökten organ yağmuru yağdıran üniformalı terminatörlerin olduğu bir yeryüzünde, şarjörüne fatihadan gayrı mermi sokmayan çocukların elindeki "Sapana Selam Olsun"
Parçalarının kullanılıp gökdelen inşa edilebileceği devasa tankların ortasına ebuzerce bir iman ile çıkan, annesinin parçalanmış kemiğini silah sanıp eline tutuşturan, birkaç dakika sonra üzerine yağan bombayla paramparça olmuş cesedini yemekten akbabalar bile utanan, gömüldüğü mezarın taşı olsun diye annesinin kemiği toprağına konulan mübarek çocukların, uğruna sonsuz bir saklambaca gittiği yüce dini, çıkarları uğruna satıp kalleşliğe "Sapana Yazıklar Olsun"
"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/