renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Siper Et Özgürlüğünü, Çık(a)masın İçinden Lâl-ü Aşk!

Özgürlük

Dönüp dolaşıp aynı noktaya, başlangıç noktasına geliriz çoğu zaman… Hayat noktalarla biter belki ama yeni başlangıçların olması için noktalara ihtiyacımız vardır. Acıyla yoğrulmuş eller tutamaz olur artık hayatın demir parmaklıklarını noktalarda. Atılmaya başlanır adımlar bakışlarda, buğusuna aldanılmaz zindan havasının… Yaşanılır sadece, anlatıl(a)maz dediğimiz an, buluruz kendimizi uçurumun kıyısından geçen heyula bir rüzgâr gibi… Hezarenlerle yudum yudum içimize çekerken en güzelin sevgisini, özgürlüğe bir adım daha yaklaşırız…

Çarmıha gerilmesi için avucumuzda uzattığımız yüreğimizin, mutluluğa gerili ağlara takılması mıdır hâl ile yaşadıklarımız? Yoksa acıyı siper eden gemimizde, ızdırabıyla dilimize süremediğimiz vefa merhemini dipsiz kuyularda kaybetmek midir içine sürüklendiğimiz girdap? Sesim yankılanmaz oldu, dilim tutuldu anlatmaya başlayınca çırpındığım dalgaları… Mücrim durumuna düşmemek için ne kadar adımlarımı sıklaştırsam da, dinmeyen bir yağmurda, vücuduma çarpan her yağmur damlasında buldum kendimi. Düşümde karıştırmaya başladım yağmur damlası ile gözümden katre katre dökülen gözyaşlarımı, hayali ile yanıp durduğumuz aşk rıhtımının -kevser havuzunun- çevresinde…

Tutsak kaldık özgürlüğü aşk yoluna sererken. Mutluluğun kaynağına inelim, özgürleşelim derken kaybettiğimiz özgürlüğümüzü, tutsak ve bulanık sulara karıştırdık. Tutsakken dilimize doladığımız özgürlük muştusu ile özgürlüğe susamış yüreklerin feryatlarını karıştırdık…

Nutfetimin özüne methiyeler okuyorum pervasızca tutsak sokaklarda. Özgürlüğümü elimden aldılar, köle oldum belki ama nefsine köle olanları gördükçe, lâl-ü aşkı özümseyip özgürleştim… Tutsak saatleri fırlattım çöplüğe ve suskun yüreğimle, lal olmuş sevdayla geçirmeye başladım saatlerimi…

Kayboldum hasretin sokaklarında acıyla ve kaybediyorum bohçama koyduğum özlemi terk edilmiş limanımda. Ö(z)lüyorum ızdırabımın kırıntılarını toplarken topraktan fecr vaktinde. Misafir oldum yüreğimdeki zindana, üşü(t)müş ayaklarım zindana gitmeye gitmeye... Ve üşü(t)müş yüreğim, kendisini sahte kadehlerin dehlizlerinde bulmuş; donmuş adeta! Mutluluk sokağına atıyorum adımlarımı ve sevda korlarının üzerinde geziyorum, ayaklarımın ısınması için… Nefes kesecek bir tutkuya kapılıp giderken, meltemin büyük bir coşkuyla kırkikindilere yaptığı nispeti görüyorum uçurum kenarlarında. Ve lâl-ü aşkın içimde kazıdığı kuyuya itiyorum kendimi, meltemi koynuma alarak…

Hicran mevsiminde topladım özgürlüğün kırıntılarını uçurumdan. Darağacına asılmış özgürlüğüm ama yetiştim rüzgâr kırıntılarını savurmadan. Yüreğimin yaylarına döşedim özgürlüğü, üzerinden geçsin diye kanlanmış gözyaşları şebnemlerine doldurdum aşk muştularını…

Şakağıma yapışmış acziyetle beraber geziyorum çöllerde, kaybettiklerimi bulurum ümidiyle… Fırtınalara alıştığımdan olacak, kum fırtınasına eşlik ediyorum çölde bir başıma. Savuruyor yüreğimi fırtına ama kaybedemiyor gözümden. Savuruyor içimdeki lâl-ü aşkı ama siper ediyorum katre katre dökülen gözyaşlarımla kum fırtınasına…

Asi(l) bir yürüyüştü bizimkisi belki de… Acziyet ufkunda mahzun bulutlar altında dolaşırken, hür şarkılar dinlemeliydik; kanat çırpmaya mecalsiz kalsak bile vefa kilidini açabilmeliydik yüreğimizde… Alnımızın şakağına vurulmuş mühürleri görmezden gelip, özgürlük ateşinin beslediği umudun kefenine girebilmeliydik…

Sırılsıklam uyandığım gece yarılarında anladım, bir vaveyla koparıp kendisini korların üzerine atanları… Anladım ki lâl-ü aşktır tutsaklığın ispatı. Ve anladım ki ızdırap dolu yorgun avuçlarıma bırakılan korlar, özgürlüğümü değil dilimi eritmiş. Haykırmaya çalıştığım keskin dönemeçlerde, kendimi; mutluluğun doğduğu kaynağa haykırmışım rüzgâra. Tutkuya dönüşen ızdıraplarımı; tevekküle, tefekküre dönüştürmeye çalıştığım an, itmişim belli belirsiz çukurlara ve batıp kalmışım şefkat şefkat sedef açan rüveyda sularda. Özgürlük yoluna gidenler yüreğimi çiğneyerek geçmişler üzerimden. Tüm şefkatimle, tüm ipeksi duygularımla sarmışım yüreğimi avucumda…

Zehir zemberek bir susuşla çekilmeye başlanır; kadim zamanlardan gelme; acıyla yoğrulmuş, hurma liflerine serpiştirilmiş, acziyet merheminin beslediği en güzelin aşkı yürekte… Umut ırmağına yansıyan gün ışığı, mahzun ve masum çehreleri aydınlatır. Hüzün fezasında kanat çırpmaya ada(n)mak mıdır özgürlüğe adanış? Yoksa bir mermi olup atılmak mıdır maviye özlemin alazlandığı kuyulara? Mütebessim mumlar yeşeriyor toprağa süzülen jalelerde…

Kangren olmaya yüz tutmuş yüreğimle arkama dönüp baktığımda, hayatın bir susmadan, bir noktadan ibaret olduğunu müşahede ediyorum. Teselli ararken kaybolan güneşe, çıkmaz sokaklara atıyorum adımlarımı. Üzerime esir damlalar yağıyor ama lal-ü aşkın dallarına tutunuyorum umutla. Serpiştiriyorum hüznümü toprağa ve dokuyorum sevgiyi usulca, özgürce; özgürlüğe…

Bir efsane olmalıydılar, özgürlük muştusunu her daim söyleyenler ve özgürlük muştusuna huzme bırakanlar… Kıyama durmuş gönüller asıldı demir parmaklıklarda, himmete durmuş kanatlılarla… Mesture nidalar dolduruyor gönülleri çiçek kokularıyla buram buram… Tenha avucuma alıyorum ölüm kokan taze gelincikleri ve aşk(l)a koşuyorum meydanlara. Asumanlara varan ateşe atı(lı)yorum esir zevklere kanmadan…

Kanadı kırık göçmen kuşun çırpınmasına meftun çığlık çığlığa umuda haykırış notaları, sükûtuyla dindiriyor ruhumu. Uğruna gözlere sürmeler çekilen izdüşümleridir; özgürlüğün çağrışımları yüreğimde… Her çağrışım alıp götürür dimağıma tutsak ettiğim lâl-ü aşkı mavera buhranların kıyısına. Ve her çağrışımla dirilirim sevda kuşanan, umuda yelken açan hazanımda…

Her titreme aldığında yüreğimi, fırtınalara düşmüş yüreğimi emziriyorum gözyaşımla. Zindanımda büyüttüğüm gülü lâl-ü aşka adıyorum. İçimde lâl-ü aşk akan nehire döküyorum damlalarımı; fecirde aşk türküsünü fısıldayan kumrunun sesine kulak verip, hicrana dönüşen hasretime haber salıyorum kumruyla… Sessizce gömüyorum yüreğime lâl-ü aşkı ve kapatıyorum üstünü niyazlarımla…

Arefesinde yaşıyorum ölümün belki de, hissediyor zerrelerim ve hazırlanıyor güzelce karşılamak için… Saatler geçmek bilmiyor, yoksa akrep ve yelkovanın ayakları birbirine mi karıştı? Başımı yasladığım tutsak saatler bir bir bozuluyor sanki. Sırtımı dayadığım ağacı bir titreme aldı götürdü yalnızlıklara. Yalnızken bulmuştum yitirdiğim cennetimi ve yalnızken açmıştı lâl-ü aşka adadığım gül. Okyanusları aşmaya hazırlanan yüreğim; Siper et dalgalara karşı kendini, siper et özgürlüğünle, siper et ki çık(a)masın içinden lâl-ü aşk!


Umut Gençliği "özgürlük" özel sayısı
Sayı: iki / Bahar

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

siper et

Teşekkürler...

Aradan çekip aldığım cümlelerle bir şiir yaptım bu düz yazıdan kendime...

Yazıda beğendiğim yerleri kopyala yapıştır word'e şeklinde arşivime alırken, özenle yazınızı okurken bir de baktım, okurken farkına varamadığım bir uyum varmış bu yazıda. Bir daha okudum yazıyı ve inanın daha çok şey anladım, ilk okuduğuma nazaran...

Ellerinize sağlık....

şahikalardan asumanlara...

ben teşekkür ederim...

arttırılmış tutsaklığın şahikasında
teslimiyyet hırkasını giyinip
asumanlara kanat cırpabilmemiz
temennilerimle...

ûlvi ukdenin câm nedâmeti

-- http://tenkafesi.com/ --

Nokta

Aşka tutsak olandan daha özgür olan kimdir ki zaten. Teslimiyet değil midir yüreğimizi hür kılan? Ne güzeldir esaretlik O’nun yolunda. Ve o noktanın sırrına erebilmek… İçinde koca bir alem barındıran o nokta...
.....................................................................................................
Yüreğinize sağlık. Şu ruh halime iyi geldi yazınız. Teşekkürler.

Lal-ü Hayatta

derinden istediğim ölüm zevkini tatmak istedim, o umutla okudum yazıyı. ölüme de hayata da yakın tutacak bir nüve bulamadım. Aşk, demişsiniz ki özgürlüktür; bilseydik kurtulurduk belki hayatın esaretinden.

Lal olan hayattır aşktan öte. Aşk hayatın sessizliğinde konuşmayı sökmeye çalışan kekemedir..

aşk da lâl olur!

lâl olan aşktır, ki insan lâl aşkından sonra zaten aşktan tat alır ruh hâli değişir; insanlarla konuşamaz, derdini anlatamaz...

ibn arabi futuhat 2. cildinde bakınız ne güzel anlatmış;

Aşkın bilinmesini mümkün kılacak hiçbir tanımı yoktur. Tam tersine olsa olsa, onun betimleme ve söze dayalı tanımlamaları yapılabilir. Aşkı tanımlayanlar onu bilmemiştir; onu yudum yudum tadmamış olanlar onu bilmemişti; ve aşka kandığını söyleyenler onu bilmemiştir; çünkü aşk kanmak nedir bilmeden içmektir.

aşkı anlatmak değil yaşamak gerekir. siper et özgürlüğünü derken arttırılmış tutsaklık olan aşkın hâlini yazdım. belirtilerini, hayata yansımalarını... tanım yapmadım/yapamam da zaten...

belki ali şeriati gibi tanım cümle kurabilirdim lakin, yakışıksız olacağı kanaatindeyim. tanımının yapılamayacağı kanatinde...ibn arabi ekolünü benimsiyorum. lakin diğer taraftan aşkın tanımını yapan ali şeriati'nden de etkilendim bu anlamda. şöyle diyor ali şeriati;

Aşk çılgınlıktır. Çılgınlık ise anlayış ile düşünüşün bozulmuş ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir.
Aşk, sevgilide, içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur.

kekeme aşkın tanımı lâl-ü aşktır... aşkın sayesinde kekemelik başlar ve hayat lâl olur!... herşey lâl olur sonunda

evet, aşk da lâl olur!

Siper et dalgalara karşı kendini, siper et özgürlüğünle, siper et ki çık(a)masın içinden lâl-ü aşk!

açıklamalarınız için müteşekkirim...

selamlar/sevgiler

ûlvi ukdenin câm nedâmeti

-- http://tenkafesi.com/ --

O'nda Saklı Kalınız Daim...

Kanadı kırık kuşlar güzellemesi... Yitikliğin en titrek hâli...
Dalgalara ver kendini, ziyan edilmeden ziyâsını versin aşk. Derinlerde çok derinlerde saklı hüzünlerin demetlenmiş gül lehçesi... Hayâta ölüm saralı beri,bilmişsin içinde birikenin dibâcesini.Kuyunun kadri var, düşüldü mü üşüyeceksin! Çölün bir bahtı var, kumla can oldun mu tekleneceksin! Tekin değil bu ayrılık, ayrıla ayrıla öğreneceksin! Nasıl zindan oldu saray? Nasıl okyanus yuttu,aşacakken kıyıları? Nasıl buruktu gözyaşı? Ne sebeple sebepler kaçtı? Aşk, susmaların susmasıydı,en susmaydı, çok susmaydı. Çıtı çıkmamalıydı gayrın, öz bir tenhada ağlamalıydı.Secde yanıklığında haykırış tadı.Ağular tatlandı mı, ocak yanmalıydı...
Vefâya güller dikmiş bağbân; zindana bir ömür biçmiş. Ölüm ki, tatlıları acılaştıran...Acım, açım,azım...Ey sızımdaki yangınım; gül bana, diken erbâbıyım...İtme miftahının aralığından sokaklara. Tülbentimde tel tel ağrım, bağlıyım...Sana olan bu firâk,sensiz bitirdi beni. Senliydim de, Sensiz bildim kendimi...Hadi gafletime lâl aşkını sun. Sundurmada yüreğim, susuzum...Ey En Vefâlı Dost'um, sonsuzluğum...Dilsizliğime dil ver de, geliverdiğinde tüm bekleyişlerimin rahmeti mahşerime dolsun...

***
Bâzen bir damla bile yeter okyanusa açılmaya...
vefâyla...En Vefâlı Dost'un selâmıyla....

O'nda saklı kalınız dâim...

/Yaralarımın hepsi Yâr'dan armağan; bergüzârlığım bundan.../