Türk edebiyatında dinin zenginliğini görmek hayli zor olmasına rağmen son dönemlerde ortaya orijinal eserler çıktığını görmekteyiz. Türk yazarının din ile münasebetinin minimum düzeyde tutulduğu bir dönemden insanların artık dinin sanat ve edebiyat dünyasından çekilmediğini gösterircesine çabaladığı bir döneme giriyoruz belki de.
Dinin edebiyat ve sanat dünyasından çekilemeyeceğini, dinin özünü koruyarak, temalarıyla insanoğlunda bilinç inşa ederken sınırları belirleyerek aslında hayatın her alanına girdiğini gösterebilmek, post-modern dönemde modern düzeyde temellendirilen metafiziğe karşı bir şuur verebilme gayretinden gelir.
Bu manada Müslüman ve edebiyatçı bir yazarın amacı edebî eser inşa etmek değil, dinin özünü edebî anlayış çerçevesinde oluşturarak bir bakıma diriliş ruhunu uyandırıp metafizik hareketle durgun halden dinamiğe çevirmek, yeniden inşa etme sürecini, okuyucuyu Hıra’ya çağırarak miraca çıkabilmesine vesile olmaktır.
Sibel Eraslan edebî kalemiyle daha önce “Can Parçası Hz. Fatıma” eserinin özünü veren:
“Fatıma’ya kaçtım; çünkü onda, Tevhidi ve Allaha rızayı bulduğum için…
Fatıma’ya kaçtım; çünkü onda aşk bilincini seyrettiğim için…
Fatıma’ya kaçtım; çünkü o, karşılık beklemeden sevdi, cesurdu…
Fatıma’ya kaçtım; çünkü o, çöle hayat veren bir nehirdi.”
Cümleleriyle bizleri Asr-ı Saadete götürmüş, Hz. Fatıma’nın hayatından iman şuurunu, ahlakını, Rabbimizin ‘El Vedud’ isminden yola çıkarak Hz. Fatıma’nın sevgi ve aşk bilincinden nurdan taneleri hayatımıza örnek teşkil ederek, sükût-u çığlığıyla yürekte gerçekleşecek dirilişle inşa olmanın gerekliliğini dile getirmişti.
Çünkü Hz. Fatıma Mustafa İslâmoğlu’nun deyimiyle “Kuran’ın Kızı”ydı. Vahiy tarih sahnesine çıktığı an Hz. Fatıma doğmuş, vahyin tarih sahnesinden çekilmesinden 5,5 ay sonra vefat etmişti. Kuran ile gelen, Kuran ile yaşayan, Kuran ile savaşan, Kuran ile ağlayıp gülen, Kuran ile nefes alıp veren, küçük omuzlarına dağları yüklenip Kuran’ın ile tarih sahnesinden çekilmesiyle O da vefat eden Kuran’ın Kızı Fatıma.
Sibel Eraslan bu sefer saflığın, masumiyetin ve iffetin timsali olan Hz. Meryem’i anlattığı “Siret-i Meryem Cennet Kadınlarının Sultanı” adlı kitabı okuyucularla buluşturdu. Kitabın Ramazan ayında çıkması da çok isabetli olmuş. “Siret-i Meryem Cennet Kadınlarının Sultanı” adlı kitapla Allah’a adanmayı, adayışın timsali olan İmran ailesinin fedakârlıklarını, Hz. Zekeriya (a.s.)’ın katlandığı çileleri ve hakikati tebliğ etme çabalarını, Hanne’nin Allah’a adadığı kurbanı, yeryüzünde iffetin timsali Hz. Meryem’i, Hz. Meryem’in yeğeni Hz. Zekeriya (a.s)’ın oğlu Hz. Yahya (a.s.)’ın Şehadetini, Hz. İsa (a.s.)’ın sürgün hayatını böyle kutlu bir ayda dile getirmesi, ramazanın anlam ve önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Zira Ramazan Allah’a adanmanın, adamanın, insanın Kuran’ın yüreğimize nazil olmaya başlamasıyla Kadir gecesini yaşamasının ve dirilmesinin ayı.
Sezai Karakoç’un ‘Diriliş’in kadınlarının hepsinin adını Meryem koymasının hikmetini anlatıyor bu kitap:
Sonra Kur’ân okudular ayıldık
Öyle aydınlandık ki
Doğudan da batıdan da
Birden gün doğmuştu sanki
İki güneş dört aydede
Birden doğmuştu sanki
İşte o vakit kadınlar belirdi
Hepsinin adı Meryem’di*
Meryem’in örtüsünün, Allah’a nişanının, Allah’ın boyasıyla boyanmasının şahitliğini dile getiriyor bu kitap:
Artık her gün her gece
Bir Kadir günü ve gecesi
diye çizdiği ideal tablonun kadınlarını,
Kadınlar örtünürler Meryem örtülerini**
Sultanahmet fuarında kitabı alırken Sibel hanıma imzalattığım günden bu yana bir hafta geçmeden kitabı bitirdim. Kitabı okumadan önce incelemek maksadıyla iki gün önce ilk kez elime aldığımı itiraf edeyim. Böyle akıcı bir kitabı okurken bitmesini hiç istemedim. Sibel Eraslan’ın edebî üslubuyla ele aldığı bu kitabı, ramazan bitmeden en kısa zamanda okumanızı ısrarla tavsiye ediyorum.
*Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, İstanbul, 2000 S.191-192
** Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, İstanbul, 2000 S.293
Yunus Emre Tozal
Yorumlar
açıklama
Cum, 26/09/2008 - 00:42 — Yunus Emreesselam...
belirtmeyi unutmuşum bu yazı 22.09.2008 tarihinde MİLLİ GAZETE'de yayınlanmıştır...
ulvî ukdenin câm nedâmeti
-- http://tenkafesi.com --
Allah var, gam yok efendim
Cts, 27/09/2008 - 02:04 — Ümmügülsüm TATÜmmügülsüm TAT
"O yetim olduğu için mi gök bu kadar ağır" diyordu Sibel Eraslan kitabın bir sayfasında... Kuran kadınları neden hep hüzünlü dye düşünmüşümdür... sonra ağırlaşan gökleri... sözcüklere dökülenleri... gerçekten okunması gereken bir kitap... Üstelik Meryem'i okurken kendini de okumalı insan. Kitabın arka kapağında yazıyordu yine:
"Meryem hırksız,
Meryem taraksız,
Ne sırtını sıvazlayan oldu, ne saçını ören, hem yetim hem
öksüz...
Ah üzülme yine de. Rızk Allah'tan gelir her yetim gibi
Meryemin de. Allah var ya gam yok."
okuyunca çok etkilenmiştim... Allah' a teslim olmak... teslimiyet... Meryemin hikayesi aslında sabrın ve imanın hikayesidir ilk bakışta... oysa orada tüm putları yıkacak, güneşi ve ayı elinin tersiyle itecek o büyük teslimiyet vardır... Meryem en çok da teslim olunmuşluktur... Yunus Bey, yazınız için teşekkürler...
Kef, Hâ, Yâ, Ayn ve Sâd
Cts, 27/09/2008 - 20:15 — Yunus EmreEyvallah ben teşekkür ederim Ümmügülsüm Hanım…
Kitap Kef, Hâ, Yâ, Ayn ve Sâd adlı 5 bölümden oluşuyor.
Meryem Suresinin girişindeki bu harfler için İbn Abbas Allah’ın en büyük ismi olduğunu düşünür ancak “nasıl telif edileceğini ben de bilmiyorum” der. Manası konusunda sözün tükenemeyeceği bu harfler, Peygamberin vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin şahididir. (Hayat Kitabı Kuran, Mustafa İslâmoğlu)
Manası karşısında insanın sükût etmesi…
Kitabın bölümlerinin bu harflerden oluşması, “Meryem’i nasıl anlatacağımı aslında ben de bilmiyorum, o ulvî duyguları tatmadan insan nasıl anlatabilir, o duygular kelimelerle nasıl ifade edilir?”in acziyetiyle yazmış Sibel Eraslan.
Kendi deyimiyle “Aşkın yok olurcasına küçülmek olduğunu bir kez daha öğrendim” diyor. Nasıl bir halet-i ruhiyeyle yazdığı malum.
Alıp okuyalım, okutturalım, Meryem’i anlamaya çağıralım herkesi…
Senin uğruna cebelleştim nâgehanî ölüm sesleriyle. Gök senin uğruna topladı incileri bana.
Bir yazımdan alıntılıyorum, buyurun:
“Her an ölüme diktiğim kefenle “ol”dum. Her oluşla yer yarıldı, kâinat titredi, kuyular varlığın nedamet notalarını çaldılar.
Ölüm olmasaydı çekemezdim bu sancıyı. Ölümün olmasaydı yaşayamazdım akvaryumda.
Gökte tutsak kanatlar çırpan kuşlara ölümle teselli verdikçe benimsediler beni, mecnunluğumu. Çöllerde bir başıma bırakmadılar beni.
Karınca, varlık sancısının yokluk ateşini söndürme gayretiyle suyumu omzunda taşıyarak getirdi.”
ulvî ukdenin câm nedâmeti
-- http://tenkafesi.com --