Aynı yerde durduğunu iddia edenlerle, yer değiştirenler ve ilerici/aydın zihniyete (modernler) sahip olanlarla dar kafalı olduğu düşünülenler arasında namütenahi bir söz düellosudur sürüp gidiyor. Mütalaa ya da münazaralar sırasında, bazen istihza bazen kızgınlıkla söyleniveren ‘siz hala orada mısınız’ kinayesi, hemen her defasında muhatabın yavuz damarına isabet ettiği için vakitler ister istemez eşref satlerine tekabül ediyor.
İnteraktif mahiyette ve her türlü zihniyete sahip olanların girdiği internet sayfalarında, arası bile isteye uzatılmış akraba ziyaretlerinde, uzun süre bir araya gelmekten sakınılmış arkadaş meclislerinde, iş hayatına ya da politikaya atıldıktan ancak üç beş sene sonra tevafuk ettiğiniz bir dostun ağzından bu sözcüklerle karşılaşmanız hiç de güç olmayabiliyor. Ya da yeni yetme bir filozoftan, henüz hayatın ne olduğunu kavramamış civan tüyü delikanlıdan, eli kalem tutmaya başladığı anda hayat ve gerçekler adına ahkam kesen birinden işte. En çok da, cehaletin verdiği mutluluğun içinde boğulduğunun farkında dahi olmayan dünyevilerden olsa gerek.
Muhataplar arasında, durduğu yerden rahatsız olduğu için yer değiştirenler ve durduğu yerin sıhhatinden dolayı sabit kalanlara mukabil, rahatı tercih ettiği için yerini kuş tüyünden olanı ile tebdil edenler ve durduğu yerin mahiyetine vakıf olamadığı halde/için sabit kalmak isteyenlere rastlamak da mümkün oluyor.
Hal ne olursa olsun kimse yoğurdum ekşi demiyor.. ya da demeye cesaret edemiyor ama. Ekseriyetle yanlış ağızlar tarafından kullanılıyor olması ise iyiden iyi can sıkıcı hale büründürüyor bu kinayeyi. Dizginlerini nefsinin eline verdikten sonra düştüğü hali gelişim ya da başına müspet takısını kondurduğu herhangi bir mefhum ile niteleyen ve bulunduğu yerin sihhatini tesbit etme kapasitesinden yoksun olanlar yerli yersiz, haklı ya da haksız olduklarını pek fazla umursamadan pervasızca savuruveriyorlar ucu keskin bir kılınç gibi “siz hala orada mısınız” cümlesini. Ve hemen ardına, hasım olarak gördüklerini daha bir zelil duruma düşürmek için açtıkları yaraya tuz basarcasına ‘aşın artık bunları’ diye ekliyorlar.
Bu sözleri hak etmeyenler de olmuyor değil elbet. Bazen isabet kesb etmesine ve çoğu kez dilimin ucuna kadar gelmesine rağmen, aşağılamayı işaretleyen yanından ötürü bu kinayenin rahatsızlık verici bir yanı olduğunu düşünüyorum ama hep. Birinin yekdiğerinin fikrini arkaik zamanlarda kalma nitelemesiyle psikolojik baskı uygulamaya çalıştığını, kendisini de mağara adamı ya da çöl bedevisi olmakla itham ile tahkir ettiği hissediyorum çünkü. Oysa çokluk, bu kışkırtıcı cümleyi, eski ikamet ettiği adrese gönderdiğinin farkında dahi değil. Ve bunu söylerken, muhatabını bir çırpıda ötekileştirdiği için özeleştiri mahiyetinde sunduğunu savunmakta mümkün olmuyor elbet. Öz eleştiri eski adresinde ikamet edenleri aşağılamanın işaret ettiği kibirle değil, tevazu ve pişmanlıkla ifade edilmeye daha layık ve yatkındır çünkü.
Nerden mi çıktı şimdi bu muhabbet!
Birazı bu kinayeyi kullanan pervasızlardan, birazı da Dursun Amca’dan.
Kim mi? bu Dursun Amca!
Çokluk tatil günlerini değişim mefhumunun dahi yüzünün kızardığı deniz kenarlarında geçirirken, Nasrettin Hoca’nın usulüyle evlendikten sonra edindiğim köye gittim yin, tebdili mekan ile dinlenip düşünmek için. Serin ve bol oksijenli bir hava, yemyeşil yaylalar, bülbül ötüşleriyle uykuya dalışların değişmeyen! doğallında silkinip kendime gelmek için. Cami önünde ezan vaktini beklediğim bir akşam köylülerden biri sokuldu yanıma. Siması ve kıyafetleri bulunduğum mekana o kadar uygun, kıyafetleri o kadar otantikti ki gariban zannettim kendisini. Hatta, ola ki muhtaç biridir diye laf cambazlığı ile çaktırmadan ıcığına cıcığına kadar girdim muhabbet sırasında. Meğer Almanya’dan emekli olduktan sonra kesin dönüş yapıp köyüne yerleşenlerdenmiş Dursun amca. Gıpta ile ‘Ya Hu Dursun amca, köylüler bile değişmiş, sen Almanya’dan hiç değişmeden gelmişsin maşallah’ deyince öyle bir baktı, öyle bir içini çekti ki; mezkur kinayeyi son duyduğumda aklıma geliverdi.
Bu arada unutmadan onu da söyleyeyim. Dursun amcayla muhabbeti o kadar koyulttuk ki, bir ara ‘Dursun ismini geç olduğunuz için mi koymuşlar, yoksa ..’ diye sordum. Beş kızdan sonra gelmiş meğer. O da olduğu yerde Durmuş maşallah.
Ah şu doğal insanlar ve Sn. Neşe Kutlutaş ablamızın da ifade ettiği gibi, sıradan! Müslümanlar. Onlar da olmasa ne olurdu halimiz. Kime ve neye bakıp kendimize çeki düzen verirdik yoksa biz.
Not; Bu sefer içimden öyle geldiği için daha ziyade bu kinayeyi kullananların üzerine yoğunlaştım. Bir dahaki sefere kalemimi, her tür değişimi döneklik olarak nitelediği için durduğu yerden rahatsızlık vererek bu kinayeyi hak edenler üzerine bina etmeyeceğimin garantisini veremem.
Yorumlar
Amcalar ve yeğenleri !
Per, 04/08/2005 - 17:24 — Emre UğurHikaye bu ya!
Mahkeme / Muhakeme
Hüsmen Amca'nın mahkemeye intikal etmiş bir olayı vardır. Ve duruşma günü gelip çatmıştır. Köylük yerden şehire her vakit araba bulunmazdı. Mahkeme gününde de araba bulamamıştı köyden şehre, yaya gitmek zorundaydı onca yolu. Olsun ! çocukluğundan bu yana gidip geldiği bu yollar, zulüm vermezdi ki kendisine. Hem yol boyunca, hakimin karşısında söyleceklerini de kafasında şekillendirmiş olurdu.
Hüsmen Amca, yol boyunca muhtemelen hakimin soracağı soruları ve kendisinin de vereceği cevapları, bir bir kafasında ezber etmeye başlamıştı.
- Hakim bey, şunu sorar, ben şu şekilde cevap veririm. Ve şu hususu da şu şekilde açıklarım diyerek , kendi kendine, düşüne düşüne mahkemenin kapısına kadar gelir. Çok fazla da beklemez zaten..
Mübaşir bağırır avazı çıktığı kadar;
- davacıııı ! Hüsmen Susmaaaazz !..
Hakimin karşısında cevap vermek üzere ayağa kalkar Hüsmen Susmaz.
Hakim: - Anlat bakalım. der.
Hüsmen Amca: - ee bayaktan ( az evvel) anlattım ya hakim bey ! deyiverir.
Hüsmen Amca, detaylar arasında o kadar yoğunlaşmış ve o kadar boğulmuştur ki! Ve dahi gerçekle hayal birbirine karışmıştır artık. Hayalin, gerçekler üzerine hakimiyet kurmasına mani olamaz hale gelmiştir. Ve hayalini, yaşanmış zannederek " az evvel anlattım ya hakim bey " deyivermiştir. Asıl da hiçbir şey yoktur anlatılmış olan.
Anadolu tabiriyle, Hüsmen Susmazın yaptığına ve konuştuğuna ; "Dibi yok, başı yok " derler.
...........................................................................
Bir dünya kurarsın kafanda, her bir dizaynı sana aittir oranın. kişi ve eşyaları istediğin gibi yerleştirirsin. İstediğin eşyayı istediğin yere koyar, istediğin kişiye istediğin cümleyi kurdurursun, kim ne diyebilir ki! senin dünyandır orası. Sınırlarını senin belirlediğin bir hayal dünyası.
Kızmak için de nedenlerini oluşturursun istersen, istediğin gibi. Sevmek için de ! tercih senindir . hakim Bey de sensindir, Hüsmen Susmaz da. Davanın şeklini de sen belirlersin.
-Adalet mi dediniz !
- "Adalet", Hayal sahibinin insafına kalmıştır. Ne söylesek laf değil.
" Nerden çıktı şimdi bu hikaye ! " şeklinde , bir soru sorma gereği duymadığına eminim, değerli okuyucu kardeşim. Farkındasın herşeyin. Ve senin farkındalığına saygı duyarak, izahatın yok gereği.
Boş dergahta tek dervişim, gerçek bu
Yalnızlığa boş vermişim gerçek bu
Sabır, sebat benim işim gerçek bu
Silahımı kalemime yasladım
Bekledim ki sen gelesin muradım
Gelme gayri, kapıları kapadım
ABDURRAHİM KARAKOÇ
Muhabbetlerimle ve dahi saygılar..
dualarla kalalım
Bir münafık kaldı hicve
Per, 04/08/2005 - 18:29 — Nef'i SelamoğluBir münafık kaldı hicve müstehak ki itmedüm
Adını dirdüm eger gayet de mezmum olmasa
Sanmanuz kim ana rahm itdüm ya cürmin duymadum
Anı çokdan hicv iderdüm hicvi de şûm olmasa
Muhakeme detay ilişkisi
Per, 04/08/2005 - 18:55 — Selim Sevkiogluİyi bir muhakeme için detaylar çoğu kez ve ciddi derecede önem arz eder. Küçük bir ayrıntı dahi karar ya da hükmünüz üzerinde etkili olabilir. Yazıma telmihen sunduğunuz eleştirinin de detaylardan mülhem olduğunu gözardı etmemenizi istirham ederim.
Bir iş yaparken detaylarda boğulmak ya da detaycı olmak meselesi ise bir diğer bahistir. Çalışma verimini menfi yönde etkilediği için makbul addedilmeyen ya da zemmedilen işte bundan başkası değildir. Muhakeme hususunda ise asla.
Yine her zamanki kinayeli üslubunuzun korunaklı alanına sığınarak, aslında bizim hiç bir şey söylemediğimizi ifade etmişsiniz. Hangi yazının şerhe daha çok ihtiyacı olduğu hususunu okurun muhakeme gücüne bırakmayla şimdilik iktifa ediyorum.
içimden dedim..
Per, 04/08/2005 - 20:27 — Sedef KaplanNihayet Selim Şevkioğlu yazı yazdı dedim içimden..
İç dökümü..
Per, 04/08/2005 - 23:11 — Selim SevkiogluSedef abla,
Yazmayı bırakmamın sebebi, kaleme aldığım en güzel yazıdan dolayı maruz bırakıldıklarımdır. İçinde bir parça kıskançlık ve husumetin bulunduğunu sezinlediğim ciddi bir usulsüzlüğün hazımsızlığı.
Ve yazdığım diğer yazılardan dolayı muhatap olduğum taaccup edilesi hadiseler.
Siteler ve mail gruplarıysa ayrı bir alem. Her ne kadar uzak durmaya ve tahammül ile karşılamaya çalışsam da kayıtsız kalamamak gibi bir hastalığım! var. Ne ki, her gördüğüne sataşan bulaşıkları bir kez dahi olsa eleştirmeye görün. O güne değin kendilerinin yüzlerce kez yaptıkları ile bir tek kez muhatap oldukları anda, içlerinde taşıdıkları bütün hastalıkları bir çırpıda boşaltıverdiklerine şahit oluyorsunuz. O görünen ince ruhun, o naif kelimelerin sahipleri bir anda yüzüne bakmayacağınız yaratıklara tekamul ediyorlar.. ve bunu yaparken onu bunu şuculuk-buculukla eleştirdiklerini unutup gerçek hüvviyetlerini ortada koyuyorlar. Bu durumun oluşturduğu sıtres ve sıkıntı, bir süre sonra, uhdenize aldığınız pek çok zaruri sorumluluğun üzerine binince tahammül edilemeyecek bir hal alıveriyor.
'Nihayet Selim Şevkioğlu yazdı'. Beklenti ve temenilerinizi okuyor ve teşekkür ediyorum. Evet yazmıyorum. Ancak inanın, hiç bir şekilde size geri dönüşümü olmadığı için zarar vermeyen dergilere dahi yazmayı bıraktım. Şu an yayınlananların en yenisinin gönderim tarihi en az dört, beş ay kadar öncesine ait.
Bir kaç kez klavye başına oturduğumu itiraf etmeliyim. Her seferinde bilinçaltıma mağlüb oldum ve aklıma gelenlerden dolayı midem bulandı. İlk kez oturup bir şeyler karalamıştım. Ardından ,dün gece yeni bir tanesi daha gelmişti. Devamı olmaz sanırım. En azından yayınlamayı düşünmüyorum şimdilik. Bu yolun üzerinde bulanan kardeşler
Burada güzel insanların bulunduğunu çok iyi biliyorum. Ancak bu mekanda bılaşıklardan uzak durmak mümkün değil. Gerçek hayatta yüzünüzü çevirip gideceğiniz kimseler her zaman yanınızda. Beş paralık kıymeti olmayanların karşınıza geçip ağızlarına bol gelen cümlelerle ahkam kesmesine ve hatta özel mesaj kutusu ve mail adreslerinden yaptıkları belden aşağı ithamlara tahammül etmek en azından benim için ço güç. Çok şey olabilmesine rağmen adam olmayı beceremeyenler kardeşlik yapmayı da beceremiyor Sedef Hanım. Muhabbet de, temenni etmeyle südur etmiyor.
yaprak dökümü..
Cum, 05/08/2005 - 00:07 — Sedef KaplanKelimelerin bittiği vakittir..
Uzun süredir sevdiğim bir çok kişinin, aynı sebeplerle yazmayı bıraktığını, en azından yazmak istemediğini biliyorum. Tanıdığım ilk günden beri sabrıyla beni hayrete düşüren Selim Şevkioğlu'nun bunları söylemesi beni ve sanırım okuyan bir çok kişiyide üzmüştür.
Üzülüyorum.
Kimin neyi nerede unuttuğunu biliyorum ve açıkcası bilmek de istemiyorum. Kardeşlik yapmayı unutan birinin bildikleri ise hiç umrumda değil. Bildikleri değersiz, düşündükleri anlamsızdır. İstediğiniz kadar düşünebilir, istediğiniz kadar bilebilirsiniz. Düşünmek çözüm değil. Bilmek hiç değil. Düşünmek ne yazıkki varlığı kanıtlamaz. Her ne kadar fikirleri önemseyip insanlarla uğraşmamaya çalışsakta, anlamaya çalışsak da, anlatmaya çalışsakta, susup söylemesek bakıp görmesek de yanlışları, duymasak da anlamsızlığı, tıpkı bu cümle gibi yorulur yüreğimiz. Ve asıl olan davranış kalır geriye.
...
Uzun süredir düşünüyorum. Çözüm ne diye. Vazgeçmek kolay belki. Belki susmak en iyi cevap. Belkide günahı kötüye bırakmak adalet. Ama çözüm değil. En azından kendim için böyle düşünüyorum. Öğrenmem için susamam.
Evet usulsüzlük var. Ve bu usulsüzlüğü tüm acemi cümlelerimle, elimle değiştiremiyorsam dilimle, tüm duruşsuzluğuma rağmen sırf kendi bildiklerini ortaya dökmek uğruna -evet bu kadar basittir bu tavır ve davranışlar işte bu kadar ilkeldir.- kelimeleri saçıp savuranlara karşı ben vazgeçmiyorum.
Büyük ihtimalle bu yorum fazla samimi bulunabilir. Ama bana müslümanlığı öğretenler, ilk önce dosdoğru olmaktan bahsettiler. Benim tavrım bu. Düşüncem bu. Kimse bizden fazla sahip çıkacak değil buraya. Selim Şevkioğlu gün gelip bunları söylemişse eğer, biz çok bile susmuşuz.
Herdaim muhabbetle..
Bu ne şimdi...
Cum, 05/08/2005 - 00:14 — Esin Ayşe AlırkanBenim anlayamadığım biz burada yazının içeriğini mi tartışacağız yoksa dil hatalarını mı?
Ayıp ya ancak bukadar olur,yorumları okuyunca içim karardı...
Ahmet İbrahim'e
Cum, 05/08/2005 - 11:23 — gülsüm yıldızbir yazı eleştirilirken bu kadar mı artniyetli olunur... hataları bulmak için harcadığınız süreyi güzel bi yorum yapmak için kullansaydınız eminim daha güzel şeyler çıkacaktı ortaya.
muhteva mı şekil mi?
Cum, 05/08/2005 - 11:47 — Halil Erdemİnsan eline bir kibrit çöpü alıp gözünün önüne getirince koca bir ormanı göremez.Sanırım Ahmet İbrahim kardeşimiz imla kılavuzunu ele alıp bir hücum denemesi yapmış.Ve cevabını sağduyulu cemaatten almış.
Kıralım Parmaklarımızı
Cum, 05/08/2005 - 12:13 — farukyucelSelim Şevkioğluna selam olsun. ittifaksa ittifak çatlasın millet.
Dücane Cündioğlu makalelerine benzetilmiş yazı, benzer yada benzemez bilmiyorum. daha evvel promethe nin şiiride ismet özel şiirlerine benzetilmişti. bunlar fena şeyler değil aslında. fakat kişisel husumet kokan bu yorumlarda sahalarında iyi işler beceren insanlara benzeterek belden aşağı vurmak ne kadar delikanlıca(!)? delikanlı bir tavır içerisinde olamaya çalışan , sözünün eri kanepeler , iyilerin dostu kötülerin düşmanı sokak lambaları , çizgili pantolon elde tesbih şaşallar hayalleyen Ahmet İbrahim mevzuyu çözmüş aslında. bu sitede en sert ve en tutarlı eleştirileri yapan Nadir Marmara'yı kendisine örnek model seçmiş. üstüne cahiliye mekkesindeki gibi 3 aylardan evvel her haltı yerim , üç aylar başlayınca biraz köşeme çekilirim diyor. 60 yaşına kadar yediğim bütün naneler ve limonlar bir haccca gidip gelince silinir cennetlik olurum mantığıyla aynı.
şimdi ahmet ibrahim , o kadar utanmazsın ki özrü kabahatinden beter deyimine uygun bir şekilde dil hatalarını eleştirdiğin her yorumda yaptığın hataların suratına vurulmasına rağmen hala gülebiliyorsun, özür dilemiyorsun. senin öncelikle özür dilemen lazım, dağıttığını toplaman lazım.
Demirci ve muvahhid olduğuna bir çoğumuzun şehadet edeceği bir kişiye kasıtlı ve ısrarla hakaret etme cüreti sizde bir kuyruk acısı olduğunu düşündürdü bana.
ben niye bu kadar sinirlendim? tamamen bencilce ve kişisel aslında. selim abinin dün bana dediği gibi " bahane uydurtmayın bana". çay içecek muhabbet edecek iki lafın belini kıracıktık. nedimlere ve alilere iki çift lafı olan herkesin Ahmet İbrahim olarak kalmasını umduğu kişinin ve fakat sukut-u hayale uğradığımız , sadece şeklinde bir değişiklik ama zihniyette ve hadsizlikte hala sınır tanımayan bir yorumla suya düştü boğuldu. sağlık olsun
iki kere Selim Şevkioğlu'nu bu kadar üzülmüş gördüm. ilki cuma günüydü ve bir yarışmayla alakalı idi. ikincisi bir perşembe günü ve haddi aşan başka biri ile ilgili. "resmi ideolojinin milatan savunucusu" diye sayın Abdullah Kara'yı blogunda suçlayan bu kişi burda kimin ve neyin karşılığında "tetikçilik" yaptığını merak ediyorum. artık bir an önce gelsin şu recep ayı , bitsin bu basitlik diyesim geliyor.. birinin kalbini haksız ve kasıtlı bir şekilde kıracağına , kır parmaklarını Ahmet İbrahim..
Okuyucu ne düşünüyor?
Cum, 05/08/2005 - 14:25 — Derya AkelBir okuyucu olarak bir kaç kelam etmek istiyorum, muhtevası haddi aşan yorumları okumaktan hem sıkıntı hem üzüntü duymaya başladım.
Kim haklı kim haksız olayına girmiyeceğim ama bu kadar ağır sözler edilmesine gerek yok. Herkes yorum yazar, bunu kısıtlamak mümkün değil, lakin her yoruma cevap verilmek zorunda da değil. Niye bu kadar büyütülüyor bu olaylar bir türlü anlam veremiyorum.Kalemlerimizi bu şekilde mi kullanmalıyız? Son bir kaç aydır bir yorum furyasıdır gidiyor, modern medyanın değimiyle en keskin yorumu yazmak "in" öykü, şiir, makale vb. gibi oldukça emek isteyen eser oluşturmak "out" oldu bu sitede. Keza artık yayınlanan eserden çok altına düsülen yorumun içeriğine cevap veriliyor, bunu da yazara ve emeğine karşı yapılan bir saygısızlık olarak kabul ediyorum.
Eğer illede yorumcular arasında söz düelleso yaşanması gerekliyse, lütfen bu düelloyu özel mesaj,e-mail, msn, sms gibi teknolojinin insanoğluna sunduğu diğer alternatifler aracılığı ile sürdürün. Zira yazılan eserle ilgisi olmayan yorumlar okuyucu da ilgilendirmiyor.
Şimdi sayın okuyuculardan ve sayın yorumculardan istirhamım, lütfen artık yayınlanan eserle ilintili yorumlar yazınız (bu tür yorumlar yazarını bir adım ileri taşır) ve salt yorum yazmak yerine birşeyler üreterekte katılım sağlayınız.
Böylece içinizdeki yorum yazma ateşini/enerjisini doğru harmanlayıp güzel eserler meydana getirebilirsiniz.
selam ve dua ile
Çekil izzetle uzlet
Cum, 05/08/2005 - 16:33 — Kâni ÇınarÇekil izzetle uzlet gûşesine
Azîz ol derd-î şöhretten cûda ol
Kelimelerin garip kaderleri var. Çocukların hamurdan oyuncakları gibi. Alıp büküveriyorsun, hele umursamaz birisi isen aslının dışında şekillerle bezeyebiliyorsun. Yeni anlamlar yükletebiliyorsun. İlginç ve zapt edilmesi zor bir durum.
İlk olarak İsmet Özel’le dillenen “mekan” sorgulayışı işte bundan bir cüz olsa gerek. Sorgu, entellektüellerin işi, yani okuyan, yazan, düşünen… Entel / lektüel kelimesinin ne kadar anlam çağrıştırdığını düşünelim lütfen. Yazarımız nezaketinden ötürü argo sularına kadar uzanan ve “hâlâ aynı çayırda mı otluyorsun?” iğrençliğine dönüşen bu ukelalık meselesini konu ediniyor. Yazdıkları orada ayan ve beyan. Burada kendimce örnekler vermek istiyorum.
“Hâlâ o kocaman defterine yazıyor musun?” Evet sana ne, istiyorsan otur sen de yaz.
“Daha kitap mı okuyorsun?” Ne yapayım hava almadan duramıyorum!..
“İktidarlar değişti, sen değişmedin!” Satılmadım ki ciğerim…
“Hep aynı adamsın? Ne zaman değişeceksin?” Elhamdülillah…
İstediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Ben halimden memnunum ve fakat yazarın ifade ettiği hâl üzre, durumumum bilincinde olanlardanım şükür. Dostlara, maziye, vefaya, imana vs. yönelik aynı çizgide, aynı sabır ve sabitlikle durmaktan da memnunum.
Yazar, yazısında güzel göndermelerle nostalji de yaşattı bana: Seneler önce, siz deyin 10 sene ben diyeyim 15 sene, adresimi soranlara “Erciyes’in doğusundaki adam” şeklinde beyanda bulunuyordum. Ne yaptığımı soranlara ise: “R. Özdenören’in Gül yetiştiren Adam’ını sahnelediğimi söylüyordum”… Dostlar, hâlâ gül mü yetiştiriyorsun demiyor, Gül istiyorlar benden.
Evet, ben aynı mekandayım, kar üzerinde veya toprakta namaz kılmaktan mutluluk duyuyorum ve kendimce “modern”e isyan ediyorum. O kadar.
Sayın Sayha,
Cum, 05/08/2005 - 17:57 — Murat GurelSayın Sayha,
Rasim Özdenören'in "Gül Yetiştiren Adam"ı veya Süleyman Çobanoğlu'nun "Yobazlığa Övgü"sü aslında aradığımız şey,
ne mutlu değerlerini aşındırmadan doğrudan ayrılmayana,
ne mutlu değerlerini koruyarak "hâlâ orada" olana,
ne mutlu "yobaz" olana...
Bakî Selam...
Yazının heybesinden payımıza düşenler
Cum, 05/08/2005 - 17:58 — Derya AkelYazıyı okudum , özellikle bazı kısımlarını okuyunca arada düsünce molası vermeden edemedim. Yazıyla birebir ilintili olmasa da bana düsündürdüklerini paylaşmak istiyorum.
Siz Hala Orda mısınız? Sorusunun kinaye versiyonunu hayatında duymamış olan var mıdır bilemiyorum ama bu soruyu en son duyduğum zamanı hatırliyorum.. Havaların güzel olduğu bir gün bir gurup oturmuş bizden yaşça büyük olan abi ve ablalarımızla sohbet edip fikir alışverişinde bulunuyorduk. Aramızdan birisi Kuran´da ki bir ayetin yorumu hakkında farklı düsündügünü söyleyince, hava birden serinleyiverdi. Hani bilirsiniz bazı büyükler vardır, gerek yaşları gerekse konumları sebebiyle hep haklı olma hakkını kendilerinde görürler ve istisnasız karşıdaki her kimse onların söylediğini kabullenmek zorundadır. İşte böyle kişilerin ağırlıkta olduğu bir ortamdi. Her ne kadar kaş göz edip açmayalım şu ihtilaflı konuları şeklinde birbirimizi uyarsakta , birden konu yayılıverdi. Aslında böyle tartışmaların verimli olduğu zamana rastladığımız çok olmuştu ama bu seferki başkaydı. Zaten ne kadar müfessir varsa hepsinin tefsiri masanın üzerinde duruyordu ve gurup hararetli bir tartışmaya yelken açmıştı. Nedense tüm büyükler hep aynı düsünüyordu ve içlerinden birinin ketumluğu meşhurdu. Konu açıldı, açıldı sonunda “siz hala orda mısınız “sorusunda dügümlendi. Büyüklerden gelen bu soru bardağı taşıran son damla olsa gerekti ki guruptaki gençlerin bir çoğu herhangi bir bahaneyle ortamı yavaş yavaş terkediyordu. Üç beş kişi kalmıştık ve söylenilen söz hepimizin ağrına gidiyordu. Meşhur büyügümüz, olanca sertliği ile sözünü yineliyordu. “Ooo biz bu konuyu on yıl önce hallettik, sizin ki gibi işin başında olan kücük guruplar hep bu konularla uğraşır durur zaten. Siz hala orda mısınız, aşın bunları aşın, değiştirin şu kafayı “ deyince, bu cümle hepimizin zihninden bir başka patlamıştı. “ öfkeyle kalkan zararla oturur“ sözünün hikmeti gereği susmaya çalışıyorduk, ama emeğimizin ve tüm çalışmalarımızın bu denli kücük görülmesi hepimizi derinden yaralamıştı. Aramızdan birisi ayağa fırladı, artık ok yaydan çıkmıştı. Kimsenin susmaya niyeti yoktu.
"Sabahtan beri sizi dinliyoruz , ama bir kerecik olsun siz bizi dinlemediniz. Davet ettiniz icabet ettik, yaşlarınıza hürmeten alttan aldık , ama artık yeter. Evet biz hala ordayız, bizim hayallerimiz var, siz seneler evvel o hayalleri tüketmiş olabilirsiniz. Zira izlediğiniz strateji sizin zaten tükenmek zorunda olduğunuzu gösteriyordu ama biz hayal etmekten bıkmayacağız. Dikkat ettimde, sabahtan beri fırsat bulduğunuz her aralıkta tavla oynuyorsunuz, bir zamanlar tevhidi gerçekleri savunmak için basını kaşıyacak vakti bulunmayan sizlerin şimdi ki bulunduğunuz durum bu mu? Açıkçası şuan sizin bulunduğunuz yerde olmaya, beş vakit namazı üce indirip ,gerekli gereksiz zamanda namazı cem etmeye, kendimiz gibi düsünmeyenleri kücümsemeye hiç mi hiç niyetimiz yok. Siz bulunduğunuz yerde olmaya devam edin, biz burada tevhidin kalesi gibi , tam bu noktada olacağız. Evet biz halen ordayız, siz nerdesiniz? "
Bu soruyu duyduğum en son gün böyle konuşmalar yaşanmıştı, hazır sayın Selim beyde böyle bir blog girmişken anlatmadan edemedim.
Değinmek istediğim bir diğer husus ise,günümüzde çok nadir bulunduğuna inandığım insanlar, hani herşeye rağmen su katılmamış, dupduru , doğal kalabilen, doğallığını koruyabilen insanlar. Yiyeceklerimize dahi bulaşan sunilik, adeta kanımıza işlemiş durumdayken doğal kalabilen insanları gördükçe , gıpta etmemek mümkün değil. Herşeyin , hatta sevgilerin bile şartlı olduğu günümüzde sırf içinden geldiği için birisine tebessüm edebilen insanların varlığını bilmek bile ne kadar güzel.
Dursun amcaların sayısının artması ve herkesin hiç kimse için değil, kendisi için kendisi kalabilmesi dileğiyle.
Sayın Selim Şevkioğlu´na dikkatlice okuyanın kendisine bir çok ders çıkarabileceğine inandığım bloğunu bizimle paylaştığı için ayrıca teşekkür ederim.
Selam ve Dua ile
özlüyorum...
Cts, 06/08/2005 - 14:10 — Melike IşıklarKeşke dedim içimden, keşke bana da "sen hala orada mısın?" dese birileri ve ben sadece sussam ve susmamla boğulsa sorularını bana yöneltenler.
İnsan değişiyor zamanla (ya da büyüyor mu demeliyim) ve durduğu yerden zamanla rahatsızlık duyuyor ve yer değiştiriyor ama dönüp dolaşıp yine özüne dönmeyi bekliyor, hasretle onu arıyor. Bulabilene ne mutlu!
Eskiden belki de daha zordu ayırt edebilmek ama şimdi o kadar kolay ki gerçek bizi, Selim Abi'nin dediği gibi doğal insanları ya da Sn. Neşe Kutlutaş'ın ifade ettiği gibi sıradan müslümanları tanımak, evet demek, evet aradığım bu demek.
Büyükşehirde yaşamanın tüm zorlukları, güzelliklerinin bile kapatamadığı çirkinliklerinin arkasında özlüyor insan Dursun Amca'yı. yaklaşık bir ay önce bulunduğu bir başka memleketi arıyor insan, bizi özleyen, aslında bizi tanımadığı, hayalindeki bizi özleyen insanları görünce, özleme diyorsun içinden nolur özleme ve sakın özenme kal öylece, sen orda kal ve yolunda yürümeye devam et ve beni de al yanına tut ellerimden, beni de yanına al ki kendime geleyim, kapatıyım tüm hayatımı yardımınla öreceğim duvarlarımla ve arasında, bakmadan kimseye sadece yürüyebilelim seninle, gülümseyerek...
Doğallıktan çıkıp günümüzde ötekileşen, yabancılaşan insanlar ise eğer arıyorlarsa gerçeği ve durdukları yerde hiç bir zaman iç huzurunu bulamıyorsa döneceklerdir mutlak saf hallerine. Umarım döndüklerinde bıraksınlar "kim ne der" diye düşünmeyi de dua etsinler sadece döndüklerinde ellerinde ve yüzlerinde kalmasın çamurları, izleri...
Teşekkürler düşündürdürdüğünüz için bizleri, yazılarınızın devamını bekliyorum.
Ve özlüyorum onu(!), doğal insanları, saf müslümanları...