karsisindakileri minik bocekler olarak gormeye alismis zalimin karsisinda dimdik durmali musluman. Musluman: "En guclu" ye teslim olan.
Tayyip Erdogan Zalimin karsisinda susmadi.
Eger ezilen halklar Tayyip Erdogan i kendi liderleri olarak ilan ederlerse, Tayyip Erdogan ezilen halklarin lideri ilan edilmis olur. Bu imkan dahilindedir. O halde Tayyip Erdogan ezilen halklarin lideri ilan edilebilir.
Soru biraz garip olmus velhasil.
Elbette edilemez… Erdoğan’ın tavrı duygusal ve toplum nezdinde olumlu not getirecek bir reaksiyon. Bin yıllık bir imparatorluğun seksen küsür yıllık bir Cumhuriyet’in (ki o imparatorluğun ne olduğunu o cumhuriyetin nasıl kurulduğunu bütün batı iyi biliyor..) arabulucu temsilcisi olarak da dik ve gereken bir yaklaşım. Aksi, Erbakan’ın Libya’da yaşadığı fiyaskoya benzer iyi niyetli ancak kötü bir tecrübe olarak hafızalarda iz bırakabilirdi. Başbakanın yıllardır toplum ve uluslar arası alanda teveccüh ve başarı kazanıyor olmasının nedeni belli siyaset ve hayat deneyimlerini çok iyi özümlemesinden kaynaklanıyor olabilir mi ?
Erdoğan’ın yaklaşımının yapısal incelemesi siyaset bilimcilerinin işi. Haklı olması ve rakiplerinin bu haklılık rağmına söz konusu davranışını eleştirecek olması, popülist zeminde partisine büyük kazançlar sağlayacaktır. Fakat adaletli ve ezilmişlerin sözcüsü olabilmek, ancak ve önce kendi toplumunun ezilmişlerine, kendi toplumunun acılarına saygı duymakla mümkün olabiliyor. Ak Parti iktidar geçmişi içerisinde tam da bu noktada eleştiriler alıyorken, konuya gereğinden fazla değer de vehmedilmemeli. Biz rasgele ama birazcık düşünen kimseler olarak şunun ideolojisi, bunun adamı ötekinin cemaati, berikinin menfaati söz ve imkan sahibi olsun kavgasının içerisindeki figüranlar olarak hamaset alkışı tutmayalım yeter.
Sayın Başbakan'ın tavrı duygusal değil diplomatiktir. Herhalde Moderatöre olan tavrı da diplomatiktir, İsrail Cumhurbaşkanı Peres'e karşı da diplomatiktir. Diplomasî, alttan alta yürütülen sinsi ayakoyunları anlamına gelmemektedir.Diplomasi, politikayı uygulama vasıtasıdır. Poltikayı belirlemeye diplomasi denmez. Diplomatların ilişkilerinin bağlı olduğu bir uluslararası kurallar mansumesidir ve sadece iletişimde bir araçtır.
İkinci olarak da Sayın Başbakan'ın iyi hazırlanmış birinci tur konuşması da gayet olgun bir diplomatik arkaplana sahiptir. İçeriğinin sert ve yalın bulunması, onu diplomatik olma vasfını değiştirmez. İsrail Cumhurbaşkanı'nın diplomatik nezaket usullerine ve forum kurallarına aykırı olarak Sayın Başbakan'ı muhatap alarak konuşması, Sorunu Türkiye'nin kişisel sorunlarıyla ilişkilendirmeye çalışması, İstanbul'a bomba atılması örneği vermesi ve sesini yükselterek konuşması da diplomatik nezaketsizliktir.Bu tür nezaketsizliklere verilen tarafsız diplomatik tepki analizlerinin tamamı da Sayın Başbakan'ın tepkisinin normal bir tepki olduğunu göstermektedir.
Sayın Başbakan'ın tepkisinin duygusal olmadığı aksine İsrail Cumhurbaşkanı'nın yaşanan terbiyesizlikten sonra arayıp üzüntülerini ifade etmesi,aman ilişkilerimiz bozulmasın paniğine sürüklenmesi de Başbakan'ın tepkilerinin diplomatik olduğunu kanıtlar. Bu realite apaçık ortada iken, Siyonist çevrelerin 'Öfke nöbeti' diyerek aşağılamaya çalıştığı bir tavra taraf olmak eğer temelinde siyonist taraftarlığı yoksa gerçek bir safdilliktir.
Vak'a nın cereyan ettiği andan itibaren yıllarca onursuz ve ezik bir diplomasi anlayışını icra eden siyonzm muhibbi eski diplomatlarımızın(!) saçmalıkları da bu bakımdan esef verici bir seslendirme olarak tarihte yerini almıştır. Başbakan'ın "Monşer"( Fransızca, Sevgili Dostum,demektir) diyerek aşağıladığı, kendi tavrını eleştiren bazı eski Türk Dış Politika uygulayıcıları büyük bir panik yaşamışlar ve tansiyonları yükselmiştir. Onlar kurmuş oldukları eski dostlukların etkisi ve bağlı oldukları kuruluşların baskısıile Başbakan'ın tavrını duygusal ve diplomasi dışı bulmakta gecikmemişlerdir. Başbakan ayrıca eski ezik diplomat zihniyetlilerin artık Türkiye'yi temsil edemeyeceklerini de ilan etmiştir. Zaten 2002'den beri Büyükelçi ve diplomatlarla yapılan toplantılarda vurgulanan esas mesele bu yeni vizyonun özümsenmesi meselesidir.
Başbakan'ın tavrını duygusal bulmak,Öfke nöbeti,öfke kontrolü gibi saçmalıklarla kirletmeye kalmışmak İngiltere,Almanya, Amerika ve İsrail'le aynı pencereden bakmak demektir(bakınız Die Velt, The Times). Ve yalan söylemektir. Ve unutmayınız, diplomasi,masumları katledip haklı görünmek demek de değildir. Bazen diplomasi Sayın Başbakan'ın yaptığıdır. Yeni bir vizyona sahipseniz kavramlarınız ve kurallarınızda yeni olmalıdır. Eski söz ve tavırlarla yeni şeyler söylemek ancak ahmakların işidir.Eski söz ve tavırlar eğer haksızlık üretmiyorsa zaten esi sayılmazlar.
Başbakan'ın konuşmasını bitirdikten sonra "Ben bu Davos'a bir daha gelmem" diyerek kapıyı çarpması iletişimsel ve diplomatik yeni bir dil olarak nasıl tarif edilir bilmiyorum.Ki zaten bu davranış gerçekten diplomatikse ancak ilerleyen zamanda olumlu veya olumsuz getirileriyle anşaşılabilecek bir konudur, şimdi değil.
Ancak, Erdoğan olayın hemen sonrasında düzenlenen basın toplantısında konuyla ilgili sorulan bir soruya da sanki bu cümleyi hiç kullanmamış gibi cevap vermek zorunda kalmıştı.Oturumu baştan sona izlemiş olmak ve Siyaset Bilimi'ne hakim olmak konuyu analiz etmede gereken unsurlar. Doğrusu başta da değinildiği gibi meseleyi onlara havale edip geçmek.
Ancak hakkını bilen yurttaşlar olarak, Başbakan'ın bu tavrından rahatsızlık duymak aklı başında hiç kimse için söz konusu edilmemeli. Monşerler ve diğer erk noktalarına hakim olmuş veya yeniden hakim olma sevdasında olan malum zevat ise, toplum olarak taşımaktan ancak yorulduğumuz ve taşınma nöbetini Ak Parti'ye devretmiş güruh olarak zaten sevimsiz bulduğumuz kimseler.
Meselenin özü zaten bu sevimsiz kimseler yüzünden konunun iç politikada, yani halk nezdinde, yani ilgisiz bir alanda Ak Parti lehine tercih unsuru olarak değerlendirilecek olmasından duyulması gereken rahatsızlık. Konunun hamaset ve popülizmle ilgili kısmını müslüman kimseler olarak ayırıp, değerlendirmemizi ona göre yapmalı.Söylev iyi güzel ama elde ne var ona bakmak, bakmakla da kalmayıp sahip olmak asıl düşünülmesi geren mesele.
"Başbakan'ın konuşmasını bitirdikten sonra "Ben bu Davos'a bir daha gelmem" diyerek kapıyı çarpması iletişimsel ve diplomatik yeni bir dil olarak nasıl tarif edilir bilmiyorum.Ki zaten bu davranış gerçekten diplomatikse ancak ilerleyen zamanda olumlu veya olumsuz getirileriyle anşaşılabilecek bir konudur, şimdi değil."
Diplomatik olan şeyler zaman sayacına bağlı değildirler. "gerçekten diplomatikse ancak ilerleyen zamanda olumlu veya olumsuz getirileriyle" şeklinde muğlaklığa bağlı olan şeyler değildir.Zaman sayacına bağlı olan şeyler siyasi/stratejik hamlelerdir ve bunlar zaman sayacına bağlı olarak olumlu/olumsuz anlam kazanır. Diplomasi ve siyaset ayrımını farketmenizi öneriyorum. Diplomasi, siyasetin hizmetkarıdır. Efendisi değil. Sayın Başbakan'ın siyasi mülahazaları ve hedefleri, bu davranışlarının diplomatik olup olmamasını belirler. Siyaset,diplomasinin üstündedir.
"Oturumu baştan sona izlemiş olmak ve Siyaset Bilimi'ne hakim olmak konuyu analiz etmede gereken unsurlar.Doğrusu başta da değinildiği gibi meseleyi onlara havale edip geçmek."
Serdar Bey,
Baştan yapmanız gereken şeyi yapmayarak bir çok ahkam cümlesi kurup, konuyu işin erbabına havale ettiğinizi beyan edip çekilmek doğru ve tutarlı bir davranış olamaz sanırım. Bilmediğinizi ifade ettiğiniz hususlarda ahkam kesmemekle işe başlayabilirsiniz.
Değindiğiniz diğer hususlar,hamaset ve populizm. Bilmenizi isterim ki; bu iki şey siyasi literatürde aynı anlama gelmektedir. Birini kullanmanız yeterlidir. Anlaşıldığı kadarıyla 'Soğukkanlı' olmayı öneriyorsunuz.Önerdiğiniz şey zaten yapılıyor. Ancak; anlaşılma güçlüğü çekilen başka birşey var. Siyasi vakalara, sonradan, şimşek çaktığında 'dalanların' düştükleri büyük hata var. Herşeyi o andan ibaret sanıyorlar ve hangi şeyin reel politika hangisinin populizm olduğunu anlayamıyorlar. Ve unutuyorlar tarihin hiçbir devrinde siyaset populizmden uzakta yapılmamıştır;yapılamaz.
Size konuyla ilgili yazılarıma gözatmanızı tavsiye ediyorum. Bu bir süreçtir.
Az bildiğim veya az ilgi duyduğum, ancak sade bir insan teki olarak, zihin tırmalayıcı bulduğum konularda, karşılıklı yazışmaya neden olmaması için yargı bildiren cümleler kurmaktan özellikle kaçınıyorum. Ahkam içerikli bir söylem, okurken bile, yazı dilinde eğilim gösterebileceğim bir tarz değil. Keşke öyle algılamasaydınız.
Söz gelimi zihin tırmalayıcı derken de herhangi bir olaydan neşet etmiş bir sonuç, bir süreç bir durum veya duyumu değil, bunların ilişkili olduğu özneyle sürüp giden bir biçimde özdeşleştirilmesinden duyulması gereken rahatsızlığı ifade etmeye çalışıyorum. Birazcık düşünen kimseler lafzı da popülizme kapı aralayacak durum alışlarda bir uyanık olma haline vurguda bulunmakla ilgili. Başbakan bu tavrı hamaset olsun diye göstemedi elbette ama politik getirisini bu toplum zemininde popülist bir yığılmayla alacağından kuşku yok.Yığından biri olmamak adına rahatsızlık duyulacak konu bu.
Yani işin diplomasi boyutuyla ilgili bir rahatsızlığımız yok zaten. Kaldı ki o tip durumlar insan psikolojisi açısından da zor durumlar olsa gerek, Başbakan herşeye rağmen iyi toparladı.Dürüst olmak gerek; karşınızdaki denge yoksunu birine karşı böyle bir sinir harbi yürütmek altından kolay kalkılır bir iş değil. Günlük hayatta bile bu tip dengeleri kuramayıp bocaladığımız çok oluyor.
Cevabınız için teşekkürler... Yazılarınız hususunda ise, okuyup faydalandığımız noktalar elbette var; devamlılığını diliyorum.
Serdar bey, Tayyip Beyin tavrını diplomasi dışı diye tavsifiniz dışında size katılıyorum, sadece o konuda Seçkin beyle aynı fikirde olmak zorundayım. Evet, Tayyip Erdoğan orada doğru bir çıkış yapmıştır, ezilen bazı müminlere ve mümin olmayan diğer Allah kullarına o anda sahip çıkmıştır; ama bu, onun bütün dünya ezilmişlerinin lideri, sesi olmasına asla yetmemiştir. Zaten saygıdeğer başbakanımız Tayyip Bey bunu yapmak istese de Türkiye'nin başbakanı olarak buna gücü yetmesi mümkün müdür ki?
Ben de o çıkışa Tayyip Beyin önceden bir miktar hazırlıklı olduğunu, daha doğrusu böyle sert bir tavrın önceden o ve kurmaylarınca planlandığını zannediyorum, buna eminim; zira önceki ilk konuşması da asla önceki hükûmetlerin ve bürokrasinin geleneksel, İsrail'e ve batıya yaranmacı, omurgasız tavrı değildi. Yalnız, ses tonunun şiddeti uğradığı terbiyesizlikle biraz fazla kaçmış olabilir, ki bu da bence hiç de fazla bir sorun değildir. Benim gibi biri olsaydı, orada Perez'in alnına yumruğu yapıştırırdı. Zaten başbakanımız sayın Erdoğan, bu yaşlı terbiyesiz ve zalimi orada çok güzel de yere sererdi, biraz kendi öfkemi de için işine katmak ve bu tür ifadeler kullanmak gerekirse.
israilin elçilerini kovanlar,
israilden elçilerini çekenler,
israille ticaretlerini iptal edenler,
israili bir devlet olarak tanımayanlar,
israil haritadan silinmeilidir deyip onunla hiç bir ticari ve diplomatik ilişkiye girmeyenler ezilen halkların sesi ve lideri olarak ilan edilmediyse,edilmeyecekse; başbakan tayyip erdoğanın bir katile '' size gelince siz öldürmeyi iyi bilirsiniz'' demesi onu nasıl ezilen halkların lideri yapsın? hem de gazzeyi bombalayan uçakların konyada eğitim uçuşu yapma anlaşması iptal edilmemişken, israilin en büyük askeri teknoloji müşterisi iken, davosu terkketiği sırada bakanlarını, görüşmeler devam etmek üzere, orada bırakmışken, tavrım perese değil moderatöreydi diye açıklamada bulunmuşken ve kendisini arayan perese telefonda, aradığın için teşekkür ederim demişken...!
Hatirliyorum, zamaninda Ecevit, Israilin Filistinde yaptiklarina `Israil soykirim yapiyor` demishti. Shimdi sayin R. T. Erdogani kahraman ilan edenler o zaman Eceviti suchlu ilan etmishtiler. Nitekim nam-i deger `Karaoglan`da fazla dayanamayip `ben oyle demedim` tarzinda bir achiklama yapmishtir.
Bana kalirsa sayin bashbakanin Peres`e patlamasini Filistinde degil, Kuzey Irak`ta Israilin yaptiklarinin rovanshi olarak gormek gerekir.
Anketi düzenlerken ortalıkta particiik yoktu. Galiba iş particiliğe döndü. Anketin hükmü kalmadı. İleriye bakılıyor, ülkemin geleceği için güzel şeyler oluyor diye düşünmüştüm.
Bazı katılımcılara objektif(!) bakabildikleri için teşekkür ederim.
nasıl yani objektif bakabilmek siz nereyi münasip görürseniz oraya bakabilmek midir? anket tam yolunda gidiyor aslında, insanlar medeni olarak neden evet yada hayır dediklerini tartısıyorlar, bunu kaldıramıyorsanız katılmayın medeni yorum/fikir alışverişlerine...
anlayamadıgım, insanlar burda fikirlerini özgürce ifade edemeyecekler mi? asıl ozaman anket amacını sapıtmazmı?
aslında ortalıkta "particilik" falan yapan da yok, ama siz takıntılısınız galiba bu konuda, her bıyıklıyı partici sanıyorsunuz ?!!!
rahat olun lütfen biraz...
hepimiz aynı dili konustugumuz halde neden yanlış anlaşılmalar ve gerginlikler oluyor dersiniz? otobüs sırası beklerken nasıl kavga edecek sebep bulduklarına sasırdıgım insanlarla mı dolu burası da? hayır tabiki de,öyle olmadıgına inanmak istiyorum... sadece "saygı" lazım biraz, ona ,buna, onun fikrine,sunun cümlesine, ötekinin hareketine... saygı... bende size "ötekilere, baskalarına ve diğer seslere" saygılı oldgunuz için tesekkur etmek isterdm, ama ne yazıkki daha yolunuz var gibi görünüyor...
Herhalde editör kardeşlerimiz bizi ve yorumlarmızı takib eden Maide Hanım'ın yorumlarını tek tek yayınladıkları gibi bizim de yorumlarımızı tek tek yayınlarlar.
Maide Hanım, yolumu kısaltacak deneyimlerinizi aktarırsanız memnun olurum. Elbette siz de bildiklerinizle buradasınız. Bu galiba son yorumunuz, takibetmeye çalıştım. Zahmet oldu biraz,ama son noktada, son yorumunuzda saygıdan bahsetmeye başlamanız iyi bir adım. Gelişme var.
Kendi toplumundaki sorunları çözememmiş, tarihiyle hesaplaşmayı göze alamamış, hala "Tek dil, Tek millet" söyleminde ısrar eden bir başbakanının "Ezilen Halkların Sesi/Lideri" olmasını beklemek, ümit etmek, buna inanmak; bana ya bilerek kendini kandırmak yada birileri tarafından kandırılmış olmakla mümkün görünüyor.
12 Eylül döneminde yaşananların hesabını soramayan, Diyarbakır Cezaevinde yaşanan dramlara sessiz kalan, kimliği inkar edildiği, geçmişi, kültürü yok sayıldığı için sürekli acı içinde kalan bir halktan özür dileyemeyen bir başbakan. Ve bu başbakan "Ezilen Halkların Lideri" olacak. Kendisi ezmeye devam ettiği veya en azından buna göz yumduğu halde.
Aslında bu, muhafazakar kesimin genel eğilimini yansıtıyor. Kendi acılarından başka acı tanımayan, çocukları öldüren İsrail olunca lanet okuyan, ama çocukları (geçen seneki iç çatışamda onlarca filiztinli çocuk ölmüştü) ve muhalifleri öldüren kendinden olunca buna kulak tıkayan bir kesimden söz ediyorum.
Mesele, kendiyle alakalı olduğu için, başörtüsüne özgürlük olduğunda aslan kesilen, bireysel bir hak olan anadilde özgürlük taleprini bir türlü duymayan, onların haklı davalarına, isteklerine sırtını dönen bir kesim, cemevleri söz konusu olduğunda çıldırtan bir suskunluğa bürünen bir kesim.
Elbette bu kesim Tayyip Erdoğan'a "Ezilen Halkların Lideri" diyecek...
Galiba Osmanlı'nın hesabını da Başbakan Erdoğan vermeli. Yazılanlara bakılırsa. Zaten o da bu hesabı veriyor gibi. Nazım'ı, TV6'yı. Ergenomania'yı, kanalizasyon çukurlarını, Tunceli'yi,Anayasa'yı,AB'yi, İKÖ'yü, ABD'yi, İsrail'i ipe diziyor.
Durun biraz yahu. Herşey bir den olmaz. Kalbi durduğu zaman da tepesine biner neden kalbi durduracak sebepleri ortadan kaldırmadın diye sorarsınız, ciddi ciddi!
Açıkçası sorunun yanlış sorulduğu kanaatindeyim.
"...ilan edilebilir mi?" değil de "edilmeli mi" olmalıydı.
Enazından ben bu konuya bu açıdan bakıyorum.
Sayın başbakan Davos'ta yalnızca Recep Tayyip Erdoğan değildi, Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı sıfatı ile ve bir Müslüman olarak oradaydı, olması gereken şey de budur zaten.Peres'e söyledikleriyle moderatöre karşı hakkını savunmaya çalışmasıyla yapması gereken şeyi yaptığını düşünüyorum.
Lütfen buna dikkat edelim; yapması gereken şeyi yapmıştır.Yani ortada olağanüstü bir durum yoktur.Böyle gerçek tavırlara Osmanlıdan bu yana çok nadir rastladığımızdan, içimizdeki bu duruşa olan müthiş özlem sanırım olanı olduğundan fazla gösteriyor bizlere.Yukarıda yorum yapanların hangisi bundan daha az bir tavır gösterirdi ki sayın başbakanın yerinde olsaydı.
Yalnız rica ediyorum olağanüstü bir durum yoktur derken alınan tavrı küçümsediğim de zannedilmesin.
Filistin konusu kimilerinin adlandırdığı şekliyle "particilik" için araç olacak, kullanılacak bir konu değildir, olmamalıdır.Yapılan yorumları bu açıdan değerlendirmek bence yanlış bir tutum olur.Bu yüzden sayın başbakanın tavrından bu yönde çıkarımlar yapmak da yanlış olacaktır.Bunu sayın başbakan yaparsa da yanlış yapmış olur,Türk halkı yaparsa da bu yanlıştır.
Ortada bir yanlış daha olduğu kanaatindeyim.Başbakan yaptığının aksi bir tavır sergileseydi durum Erbakanın Libyada yaşadığı fiyaskoya benzerdi deniliyor.Kelimeleri yanyana koymak kolaydır.Fakat yanyana koyulan kelimeler taşıdıkları anlamlarla orada olacakları için onları kullanırken yanyana koyarken daha dikkatli ve gerçekçi olunmalıdır.
Bu benzetme Tayyip Erdoğan'la Necmettin Erbakan'ı,
Peres'le Kaddafi'yi,
Hamasla pkkyı(kimilerine göre kürt sorununu) aynı kefeye koymak anlamına gelmez mi?Peki bu kelimeler yanyana geldiklerinde nasıl duruyorlar?
Üstelik sorun sadece görünüşte değil kelimelerin anlamlarıyla da alakalıdır.Bundan kastım benzetilen tutumları bir de önceleri ve sonralarıyla bir bütün olarak görüp alınan ya da alınmayan(alınması için çaba gösterilmeyen) sonuçlarla değerlendirmek gerektiğidir.Böyle yaparsak daha sağlıklı yorumlar yapmış oluruz kanaatimce.
Kelimeleri Yeterince gerçekçi ve dikkatli yazabilmek adına yüzlerce kitap okumuş olmanın bir anlamı vardır umarım.
Üzerine konulacak daha bir sürü maddi-manevi deneyimin...
Konu zaten kişiler ve yaptıkları veya yazdıkları değil, ne düşündüklerini ve ortaya ne koyduklarını ölçüp tartma meselesi de değil, bunlara durduğu yerden kişi olarak, terazinin öbür kefesinde duruyormuş gibi bakabilme meselesidir.
İnsan azar azar "Şu şöyle değil de böyle düşünse" demenin bile aslında bir cüret işi olduğuna; başkalarının ne yaptığına, ne yazdığına, ne düşündüğüne kendi içine bakıyormuş gibi, kendindekilerin eksiğini hissederek yaklaşabiliyor. Kişilerin, isimlerin, yaptıklarının mesele olmadığına...
Ne var ki politika, bürokrasi, diplomasi, iktidar gibi Dünyanın en aşağılık kelimelerini yan yana getirip, gerçekçi ve kişilikli bir reaksiyon göstermek epeyce güç. Aslında fert olarak bir ödev de değil, ortalama kimseler için fazladan da bir şey.İnsanın kendine bakarken birden gözünün kayması, kendini anlık da olsa kaybetmesi, tamlık çabasını sekteye uğratması gibi bir durum.
Ancak başkalarının bu durumdan doğru veya yanlış çıkarımlar içeren bir algı yüklenmesini beklemeden, kişinin kendi kedine birşeyler hatırlatması adına önemli.Yine de anlaşılıyor ki can sıkıcı bir konu,uzak durmakta fayda var.
Okuduğumuz kitapların ve edindiğimiz deneyimlerin elbette çok büyük anlamları var, yeter ki bunlara ek olarak yanyana getirdiğimiz kelimeleri vicdan eleğinden geçirebilelim.
"Cüret"ten bahsetmişsiniz...Benim yazdıklarımın içerdiği gizli ifadelerden biri de budur zaten.Adı geçen kişiler ve bizlerin cüreti...
Dikkat edilirse ortada bir yanlış olduğunu söylerken genel bir söylem kullandığım görülebilir.Yani sizi, söyleminizi ya da düşüncenizi değil cemaat.com haricinde de karşılaştığım bir yanlışı eleştiriyorum,benzetiyorum, ayrıştırıyorum ve üzerinde düşünülmesi gerektiğini söylüyorum.
Bir de şu var ki; uzak durarak çözüm üretemeyiz.Canımızı sıkan şeyleri düzeltmek yerine onlardan uzak durur kaçarsak birgün dönüp baktığımızda bir yığınla karşılaşmamız yüksek bir ihtimaldir.İşler işte o zaman çok daha zor olacak...
Şimdi başbakanın Davos Zivesindeki çıkışına (kesinlikle bir duruş değildir;ÇIKIŞtır;duruş olup olmadığını hemen toplantının çıkışındaki beyanatından anladık.) binaen, ona Davos Fatihi diye bir yakıştırma yaptılar.(evet bir yakıştırmadır tamamen ve de kaba hatlarıyla bile olsa ona yakışmamaktadır bu isimlendirme)
Aslında bunu söyleyenlere onu Allah söyletiyor;niçin mi?
Anlatayım.Örneğin kimse Fatih Sultan Mehmet'e ''İstanbul Fatihi - İstanbul'un Fatihi'' demez.Direk ''FATİH'' der.Çünkü Fetih ruhu onda İstanbul'un Fethi'nden önce de vardı;İstanbul'un Fethi'nden sonra da devam etti.(Ha İstanbul'un Fethi bir nişandı).Bu örnekten hareket edersek eğer;Tayyip Erdoğan'ın anlık imajinatif bir tanımlandırma olarak ''Davos Fatihi'' olarak anılması teşkilatı tarafından hoş karşılanabilinecek bir durumdur.Biraz avunmaları iyidir.Özgüven sahibi olabilir içlerinden bazıları belki.
BOP'un Miftahı. Fetehe (açmak) Miftah(İsmi Mef'ul - Anahtar):Evet Tayyip BOP Eşbakanı olarak ve de yakasındaki onur madalyasıyla Batı'ının/Emperyalizmin/Irkçı Siyonizmin/ve de Neo Liberal şekliyle Kapitalizmin adeta maymuncuk görevini yerine getirmektedir...
Hamiş: Başlığa Dikkat! Davos Fatihi=) Niye Davos'un Fatihi değil de Davos Fatihi?(belirtisiz isim tamlaması)Çünkü ortada zorlanılmış bir durum var...Yani Reel Politik'in gereği bir zorlama ki bu karşı çıkılması güç (!) bir durumdur.BOP'un Miftahı: Burada gönüllülük durumu olduğu için (belirtili isim tamlaması)hatta bununla gurur duyulduğu için böyle sarih bir tanımlamaya gidilmiştir.Bir gönüllü başkanlık(!); verilen madalyayı onurla taşıma durumu vardır ki bu tanımlama ''CUK'' diye oturmuştur.Ha Tayyip bu CUKkalamadan oldukça memnundur.Çünkü atasözlerimizden birisi bile anlamını yitirmiştir bu Davos Çıkış'ında.''Lafla peynir gemisi yürümez''. Bir laf GemiCİKlerin daha da hızlı ve de dolu olarak yürümesinin önünü açmıştır bir süreliğine daha...
Miftah, hamiş, Davos harmanında laftan başka birşey yok. Biraz da kanıt istesek ayıp olmaz değil mi Selman Bey?
Mesela Başbakan BOP çerçevesinde ne gibi Amerikan yararına faaliyetler de bulunmuştur? Söyleminizin lafzî boşluğunu doldurmayı değil, tezinizin gerçekliğini ispat etmeyi deneyin önce.
Alper Selçuk ile atışmak istemem. Salt “partizanlıkla” hareket eden birini ikna etmek güçtür ve hatta imkânsızdır. Zaten ikna gibi bir niyetim yok. Tek derdim, mevzu bahis olan konuya farklı bir noktadan bakmak ve “belgeleri” konuşturmak. Arzu edenler için BOP ve ERDOĞAN ve TÜRKİYE’nin durduğu noktayı gösterebilecek bir yazı derledim. Buyrun;
BOP NEDİR?
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD'nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya veMoğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası'ndan Somali'ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir "islam coğrafyası" dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir. ABD’nin Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Paul Wolfowitz,Richard Perle ve William Kristol öncülüğünde, 1997'de oluşturduğu 'Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin (PNAC) bir alt unsurudur. BOP’a ilişkin bütün değerlendirmeler, NNSS 02 olarak kodlanan Ortadoğuda ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Bir 11 Eylül Sonrası Analizi, (New National Security Strategy of The USA in the Middle East Apost September 11 Analysis) adlı belgeye dayandırılmaktadır.
BOP, ABD’NİN YAŞAMSAL AMACIDIR
Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi “ adı verilen belgeyi imzalamıştır. Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmiştir. Aynı belgede şu cümleler yer almaktadır; “200 milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir.” Fransa Yeşiller grubunun önemli liderlerinden biri Yves Cochet; "İnsani ve demokratik giysilere sokulan ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi, aslında bölgedeki tüm petrol musluklarına el koymaya yönelik bir girişimdir." diyerek, petrol kadar enerjetik, kullanımı, stoklanması, nakliyesi kolay, kullanım alanları çeşitli bir başka sıvı keşfetmeye zaman kalmadığını, zaten bir başka evrensel enerji kaynağına ilişkin yatırımların da, on yıl içerisinde 100.000 milyar dolar civarında para gerektirdiğini; kısacası, dünyayı bekleyen bir krizin kaçınılmaz olduğunu dile getirmiştir.
BOP NELERİ TEHDİT OLARAK GÖRÜYOR?
ABD eksenli kapitalist bloğu Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) türünden yeni senaryolara iten 4 temel tehdidin söz konusu olduğu düşünülmektedir.
1. Çağdaş tatminsiz bireyin arayışı sürecinde "İslami yönelişin adresini saptırmak"
2. Dünyanın ekserisini ilgilendiren fakirlerin isyanı.
3. Diğeri ise sayısal olarak dünya nüfusunun azınlığını teşkil etse de, harekete geçirebileceği değişim dalgalarının çapı ve derinliği itibariyle aslında kapitalizmi "içerden" değişime uğratma dinamiğini de barındıran, kapitalizmin içinde bulunduğu tatminsizlik.
4. Petrol ve su kaynaklarının güvenliğini garanti altına almak
Bu 4 ana sorun ile BOP arasında iki aşamalı bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Nihai mal ve hizmet satışı, bir yandan da üretim girdisi temini anlamında yeni pazar yaratmak ve de yeni kapitalist dinamik ve varsayımların Çin eksenli coğrafyadan gelişimini önlemek. Kısaca ana amaç Asya eksenli bir medeniyet başkaldırısının önünü kapatmak.
TÜRKİYE BOP’UN JANDARMASI MI?
Ancak ABD’nin projeyi hayata geçirmede ciddi sıkıntılarla karşı karşıya geleceği ve büyük ihtimalle başarılı olamayacağı çünkü projenin temel felsefe itibariyle özellikle "Ortadoğu" olarak kabul edilen Arap dünyasındaki mevcut yönetimleri karşısına aldığı ifade edilmektedir.
Akademik ve siyasi çevreler Türkiye'nin BOP içerisindeki rolünün Büyük Ortadoğu Jandarma Komutanlığı şeklinde düşünüldüğünü kaydetmektedirler. Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemde yaşanan boşlukları doldurmak üzere uluslararası toplum Avrasya’dan başlamak üzere ABD tarafından, ideolojisi olan Anglo - Sakson kapitalizmini yeniden yapılandırılmaya tabi tutmuştur.
PEKİ TÜRKİYE’NİN ROLÜ NE?
Emperyal güçlerin Ortadoğu’ya ilişkin planları yeni olmadığı, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonlarına kadar Türkiye’nin emperyalist sistemin uç kalesi olarak tasarlandığı ve SSCB’ye karşı kullanıldığı belirtilmektedir. Ortadoğu’nun SSCB nüfuz alanına girmemesi için Türkiye bölgede etkili bir silahlı güce dönüştürülmüştür. İkinci Dünya Savaş’ı sonrasında Türkiye’nin Soğuk Savaş'ta rolünün ne olacağı tartışılırken Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkan İngiltere, yeni bir proje ileri sürmekteydi. İngiltere, bir “Ortadoğu Komutanlığı Projesi” ileri sürmekte ve Türkiye’nin bu proje içinde Batı’nın çıkarlarını savunması gerektiğini düşünmekteydi. İngiltere Dışişleri Bakanı Ortadoğu’nun SSCB’ye karşı savunulmasını bizzat Türkiye’nin üstlenmesini istemekteydi: “Ortadoğu’nun savunulmasıyla olan ilgisi dolayısıyla, Birleşik Krallığın, bu bölgenin savunmasında Türkiye ile işbirliği yapmakta özel menfaati vardır... Türkiye’nin Orta Doğu’nun savunmasında kendisine düşen rolü oynaması üzerinde hassasiyetle duruyoruz. Türk Hükümeti de bu görüşü paylaşmaktadır. Dünyanın bu önemli bölgesinin güvenliği için yapılan planlara Türkiye’nin katılması için gerekli çalışmaların bir an önce tamamlanmasını ümit ederim.”
AMERİKANIN OSMANLISI
Anıl Çeçen başta olmak üzere siyasi ve akademik çevreler bölgede yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurulacağını ama bunun Türklerin kuracağı bir Osmanlı İmparatorluğu değil, Amerikalıların kuracağı bir Osmanlı İmparatorluğu olacağını; bu yeni Osmanlı yapılanmasının federasyon ya da konfederasyon şeklinde ortaya çıkabileceğini ve ABD’nin planında yer alan Yakın Doğu Konfederasyonunun İstanbul merkezli olacağını dile getirmektedirler.
HERKESİN BİR HESABI VAR
Zbingniev Brezinski, Türkiye Karadeniz bölgesini istikrar içinde tutar, Akdeniz’e girişi kontrol eder, Kafkasya’da Rusya’yı dengeler, hâlâ Müslüman fundamentalizmine karşı panzehirdir ve NATO’nun Güney kanadının dayanağıdır diyerek ABD’nin Türkiye için biçilen role işaret etmiş, 20 Nisan 2005'te Işık Üniversitesi ile Demokratik İlkeler Derneği tarafından düzenlenen ve Işık Üniversitesi öğretim üyesi emekli büyükelçi ve MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın yönettiği Büyük Ortadoğu Projesi Panelinde, araştırmacı-yazar Andrew Mango, müdahaleci politikası dolayısıyla Amerika'nın bügünkü yönetiminin AB ülkelerinde eleştirildiğini ve kaygıya neden olduğunu belirtirken, bütün gelişmiş ülkelerin Büyük Ortadoğu'daki çıkarlarının örtüştüğünü söylemiştir.
ERBAKAN DÖNEMİNDE SEKTEYE UĞRAMIŞ
T. Özal döneminde yani 1983-1996 arası ABD yanlısı güçlerin kontrolü altındaki siyasi ve büroktatik kadroların belli bir planı uygulamaya koydukları; bunun için öncelikle dışişlerinde kendilerine hizmet edecek adamlar elde edip sonra üniversiteleri kullanarak gençliğe yöneldiklerini; BM, Dünya Bankası ve AB fonlarının büyük kısmının gençlere ve kadınlara yönelik kullandırıldığının; Önce gençler üzerinde, bizden bir şey olmaz, Türkiye berbat bir ülke, yaşanmaz imajıyla aşağılık kompleksi oluşturulup sonra da her bakımdan kayıtsız şartsız kendilerini kabul eden genç gruplar oluşturdukları, misyonerlik faaliyetlerine hız verdikleri kaydedilmektedir. 1996 - 1997 döneminde başbakan olan Necmettin Erbakan döneminde sekteye uğrayan proje REFAHYOL hükümetinin 28 Şubat süreci sonucu ortadan kaldırılmasıyla Türkiye'yi yeniden kazanmıştır. Başbakan Erdoğan ise Bush ile 28 Ocak 2004'te Beyaz Saray'da yaptığı görüşmenin ardından, "Türkiye'nin, sınırları genişleyen ve demokratik değerlerin yerleştirilmesi öngören bu projeye destek verdiğini, Türkiye'nin projede anahtar rol oynayacağını" söylemiştir.
ERDOĞAN: “BOP’UN EŞBAŞKANIYIM”
Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer; “Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi'nde model rolünü üstlenmek istemiyor” diye beyanat vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin bir toplantısında: “Türkiyenin ortadoğuda bir görevi var! Nedir o görev? Biz Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin Eşbaşkanların'dan bir tanesiyiz ve o görevi yapıyoruz” diyerek BOP'un Eşbaşkanlarından bir tanesi olduğunu dile getirmiştir.
ERDOĞAN: “DİYARBAKIN BOP’UN YILDIZI OLABİLİR”
Yine Kanal D Televizyonun'da Teke Tek Programında Fatih Altaylı'ya “Yani Diyarbakır istiyorum ki, şu anda Amerika'nın da istediği, Büyük Ortadoğu Projesi var ya, genişletilmiş ortadoğu, yani bu proje içersinde Diyarbakır bir yıldız olabilir” demiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP iddianamesinde Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP eşbaşkanlığı hakkındaki konuşmaları da yer almıştı.
"Mesela Başbakan BOP çerçevesinde ne gibi Amerikan yararına faaliyetler de bulunmuştur?"
Sorduğum soru aynen duruyor. Sözleri eylemlerden ayıramayanların düştüğü derin travma bu. Kanıt diye sunulan şeylerin hepsi gerekli yanıtları almış durumdalar. Gerek Parti savunmasında gerekse Başbakan'ın açıklamlarında. Tersten bakalım ve bunların doğru olduğunu kabul edelim. Sonuçta eylemden bahsediyor sorum. Ne YAPMIŞTIR? Diplomatik söylemler ile realite arasındaki farklılığı nasıl izah edeceksiniz?
Sözettiğiniz çerçevede tüm sınırlar ve Irak hariç tüm rejimler aynen durduğuna ve Bush yönetimi iflas ettiğine; bu aşamaların her birinde de Türkiye gittikçe güçlenip bağımsızlık katsayısını yükselttiğine göre,hatta sonuçta BOP'un fikir babası İsrail'e şamar indirdiğine göre evet,ne yapmıştır Tayyip?
Bop eğer bir Neocon-siyonist proje ise;ki, öyledir. Başarısızlığa uğramışsa sebebi kimdir? Kimin politikalarıdır? Anlamak sizin gibiler için gerçekten zordur. İran ve Suriye ile ABD ve İsrail'i çıldırtırcasına işbirlikleri geliştiren kimdir? Sağ gösterip sol vuran kimdir?
Soruya muhatap olan Selman Bey'di. Cevap vermeyi deneyen Ahmet Davut ile kendisi aynı kişi midir?. "üşenmeden yazdım bak.." Yorum başlığına bakacak olursak aynı kişi gibi duruyor. Galiba farkında değil. Herneyse bu zihniyetlerin dikkat bozukluğu yaşadığı bir realite artık.
Yorumun girişi de ilginç:
"Alper Selçuk ile atışmak istemem. Salt “partizanlıkla” hareket eden birini ikna etmek güçtür ve hatta imkânsızdır. Zaten ikna gibi bir niyetim yok. Tek derdim, mevzu bahis olan konuya farklı bir noktadan bakmak ve “belgeleri” konuşturmak"
Alper Selçuk realitelerden bahsediyor sizler ise klasik partizanlık karakteri sergiliyorsunuz. Hiçkimse Alper Selçuk'u partizan olmakla suçlayamaz. Çünkü o herhangi bir Ak parti binasından içeriye adım dahi atmamıştır. Ama vicdanı vardır. Vicdanı yüzünden yazmaktadır ve kanıtları ortadadır. Ezbercilerin anlayamadığı şeyleri particilikle etiketlemesine şaşırmamak gerekir. Çünkü hayata hep aynı şekilde bakıyorlar.
Bilmelisiniz ki: Aynı ince siyaseti yapan ve bu ülkeye hizmet eden kim varsa takdir eder Alper Selçuk. Başarılı bir başbakana karşı haksızlık yapanlara karşı da bir müslüman hassasiyetiyle davranmaktadır. Ayrıca Alper Selçuk'a bu anlamda söz üretenlerin kendileri bir parti müntesipleridirler ve ne yazıktır ki; herkesi kendileri gibi partici mutaassıb sanıyorlar. Tekrarlıyorum alacağınız %2 oy size yerinizi gösterecektir. Ona ulaşmayı deneyin önce.
SORU: Bu coğrafyanın birliğini savunan bir adam olarak, Irak'ı parçalama potansiyeli taşıyan ve dolayısıyla birlik davasını iyice zora sokabilecek olan Kürdistan Bölge Yönetimi'ne iltifat etmen büyük bir çelişki değil mi?
CEVAP: Kürdistan Bölge Yönetimi'ne her şeyden evvel birlik davasını zora sokmamak için iltifat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Erbil'le, Süleymaniye'yle, Dohuk'la, Selahaddin'le kaynaşmak istiyorsak, o toprakların Kürtleriyle, Türkmenleriyle, Araplarıyla ve diğer halklarıyla barış içinde beraber yaşayacağımız bir düzen kurmaya niyetliysek, Kerkük'ün de selametini gözetiyorsak, Kürdistan Bölge Yönetimi'ni adıyla sanıyla resmen tanımaya, onu muhatap almaya, onunla doğru dürüst konuşmaya, ona itimat telkin etmeye, onun da itimadını kazanmaya mecburuz. Kürdistan Bölge Yönetimi'ni şu veya bu konuda eleştirmeden evvel aynaya bakmaya ve önce kendimize çekidüzen vermeye de mecburuz.
İleride bu konuları daha çok konuşacağız inşaallah.
Şimdi, Abant Platformu'nun –gözlemci olarak katıldığım- Erbil buluşmasında yapılan bazı konuşmalardan kesitler sunarak, birlik davasının tahakkuku için yapılan zihin jimnastiklerine dikkat çekmek istiyorum.
* * *
Nevzat Hadi Mevlud (Erbil Valisi): "Kürdistan bölgesi ile Türkiye arasındaki ilişkiler kaçınılmaz ve mutlaktır. Bu diyalogun belli bir çizgi üzerinde bu güne kadar gelip bundan sonra sağlam bir şekilde devam etmesinin komşuluk ilişkileri, medeniyetlerin karışması, ticari irtibat, kültür, tarih ve din açısından güçlü temelleri vardır. Bu tarihin derinliklerinden gelen irtibatımız ve bunca müşterek değerlerimiz her iki toplumda var olan birlikte yaşama arzusunun, sonsuz dostluk coşkusunun ve manevi gücün en önemli bir ispatıdır. Bu dostluk ve irtibatımızın devam etmesi ve gelişmesinden başka seçenek ve alternatif yoktur."
İbrahim Kalın (SETA Vakfı Başkanı): "21'inci yüzyılda muhayyel ve suni sınırları derinleştirerek sorunlarımızı çözmemiz mümkün değil. Sorunları sınırın ötesindekiler ve berisindekiler değil, sınırların ötesinde düşünebilen, sınırlar yokmuş gibi hareket edebilenler çözecektir. Ortak tarihi tecrübe, müşterek coğrafya ve ortak gelecek tasavvuru, ilişkilerin uzun vadede sağlıklı ve yapıcı olması için en önemli zemindir. Bu zemini büyük güç oyunlarına, küçük siyasi hesaplara kurban etmemek, hepimizin ahlaki bir sorumluluğudur."
Bejan Matur (Şair-Yazar): "Burada geçirdiğim günlerde hep Türkçeyi özledim. Tıpkı İstanbul'dayken Kürtçeyi özlediğim gibi. Neresi memleket, neresi gurbet bilemedim. Biz ben karışmıştı. Her yer memleket, her yer gurbetken insana bakmayı öğrendim. Saddam'ın zulmünden birbirine sığınmış Kürt ve Türkmenlerin inşa ettiği kardeşliğe inandım... Burası bir ve ayrılmaz bir coğrafyaydı, buna inandım… Çünkü bizim aramıza sınırları çeken dağların kendisi değildi. 20'nci yüzyıl başında çekilen bu sınırların ayırdığı kalplerin hasretle dolması ve o hasretin var ettiği türküler her yerde aynıydı… Erbil'in İstanbul'u, Diyarbakır'ı eksikti. Nasıl İstanbul'un Kürtçesi, Kerkük'ü eksikse… Ortadoğu'nun bir havza olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Dillerimiz ayrı olabilir ama duygumuz, yüreğimizin dövüldüğü zaman ve toprak bir."
Galip Ensarioğlu (Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı): "Aslında yapılması gereken çok şey var. Çoğu, ilişkilerin normalleşmesi ile kendiliğinden hayata geçer. Ancak başlangıç olarak ezber bozucu sembolik uygulamalar bekliyoruz. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın tarihî Ermenistan ziyaretinin bir benzerini Erbil'e yapması bu tür ezber bozucu bir etki yaratacaktır. Birkaç stratejik adımdan sonra, açık söylüyorum, iki ülke arasına çekilen sınır kâğıt üzerinde kalacaktır. /…/ Türkiye, başta Kürdistan Bölgesel Hükümeti olmak üzere komşularını bir tehdit olarak görmekten kaçınmalı, onlarla işbirliğini de aşan stratejik ortaklıklar kurarak komşuluğunu ekonomik ve siyasi gelişme yaratan bir fırsata dönüştürmelidir. / Bu noktada bizim önerimiz, Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında Benelüx modelini andıran bir entegrasyondur. Malların ve insanların serbest dolaşımı esasına dayanacak olan bu model, Ortadoğu'nun kalbinde nefes almakta zorlanan iki bölgenin önünü açacaktır."
Altan Tan (Yazar): "Türkiye ve Kürdistan Bölgesel İdaresi arasındaki her türlü siyasi, kültürel ve ekonomik ilişki güçlendirilmeli, vize ve gümrük kaldırılmalıdır. Entegrasyon en üst düzeyde olmalıdır. Bir sonraki aşama olarak Türkiye, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Ermenistan arasında geçmişte Hollanda, Belçika ve Lüksemburg arasında olan Benelux anlaşması benzeri bir yapı hayata geçirilmelidir. Uzun vadede ise İran'dan Arabistan'a kadar tüm bölge aynı entegrasyona dahil edilmelidir."
Not: Türkiye ve komşuları için BENELUX modeli fikri, bildiğim kadarıyla, ilk olarak Mehmet Ağar tarafından ortaya atılmıştı. O zaman nasıl coşkuyla karşıladıysam şimdi de coşkuyla karşılıyorum.
Evet davos olayını canlı izlemiştim. gözlerimin pınarına belki bir damla yaş da gelmişti.
lakin birilerini kahraman ilan ederken insan düşünmez mi. Bop Eşbaşkanlığı yapan Başbakanımız kim acaba? bu ne büyük çelişki. üzülerek şahit oluyorum ki tayyip erdoğan şimdiden başlamış mitinglerde davos olayını. dilinden düşürmüyor. böyle mi olmalıydı yani? Kimsenin kanı ve mazlumluğu üzerinden hava atmasın başbakan. Yaptıysa bir güzellik Allah katında elbette karşılığı vardır. böyle yaparsa filistinli masum çocuklara ayıp olur en basit ifadeyle...
"Cesarete Arap liderleri değil, Washington’un en güçlü müttefiki olduğu halde Erdoğan sahiptir. Bu cesur tutumlar AB üyeliği çabalarının nihai olarak kapatılması gibi birçok noktada ülkesine maliyetli olmasına rağmen istisnasız bütün uluslararası toplantılarda ABD ve İsrail saptırmalarına karşı koydu. Bu adam Ankara ve İstanbul sokaklarında milyonlarla gösteri yapan halkıyla ve onların duygularıyla birlikte hareket ediyor ve köklü İslami geleneğine dayanıyor. Bu tutumu Osmanlı İmparatorluğu’nun torunlarından biri olduğu yönündeki sözlerine de yansıdı."
....
"Teşekkürler Sayın Erdoğan. Kendilerinin Arap ve Müslüman olduğunu iddia eden yönetimlerin hayal kırıklıklarıyla ve acılarla dolu bir kalpten binlerce teşekkürler. Bu yönetimler Gazze katliamlarına sessiz kaldılar, işbirliği yaptılar, aç bırakılmış ve abluka altındaki Gazze’nin evlatlarına sınır kapılarını kapattılar. Gazze’de katliamlar ve özellikle de Gazze sahilindeki Asamin ailesi ve sahil katliamlarını işleyen İsrailli kan dökücülerin peşine düşen avukatlara ve aktivitistlere de teşekkür ediyoruz. Onlar gerçek Müslümanlar ve Araplar olup damarlarında izzetin, saygınlığın ve adaletin kanı akmaktadır. Bu kan kesinlikle Arap liderlerinin çoğunluğunun kan grubundan değildir."
Abdulbari Atwan
El Kuds El Arabi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Zalime karsi hakki soylemek
karsisindakileri minik bocekler olarak gormeye alismis zalimin karsisinda dimdik durmali musluman. Musluman: "En guclu" ye teslim olan.
Tayyip Erdogan Zalimin karsisinda susmadi.
Eger ezilen halklar Tayyip Erdogan i kendi liderleri olarak ilan ederlerse, Tayyip Erdogan ezilen halklarin lideri ilan edilmis olur. Bu imkan dahilindedir. O halde Tayyip Erdogan ezilen halklarin lideri ilan edilebilir.
Soru biraz garip olmus velhasil.
inşallah ülkenin edindiği
inşallah ülkenin edindiği bu yeni konumu arap dünyası benimser. yoksa zulme yapılan hiçbir duruşun ehemmiyeti kalmaz.
Kendi Acılarına Saygı Duymak
Elbette edilemez… Erdoğan’ın tavrı duygusal ve toplum nezdinde olumlu not getirecek bir reaksiyon. Bin yıllık bir imparatorluğun seksen küsür yıllık bir Cumhuriyet’in (ki o imparatorluğun ne olduğunu o cumhuriyetin nasıl kurulduğunu bütün batı iyi biliyor..) arabulucu temsilcisi olarak da dik ve gereken bir yaklaşım. Aksi, Erbakan’ın Libya’da yaşadığı fiyaskoya benzer iyi niyetli ancak kötü bir tecrübe olarak hafızalarda iz bırakabilirdi. Başbakanın yıllardır toplum ve uluslar arası alanda teveccüh ve başarı kazanıyor olmasının nedeni belli siyaset ve hayat deneyimlerini çok iyi özümlemesinden kaynaklanıyor olabilir mi ?
Erdoğan’ın yaklaşımının yapısal incelemesi siyaset bilimcilerinin işi. Haklı olması ve rakiplerinin bu haklılık rağmına söz konusu davranışını eleştirecek olması, popülist zeminde partisine büyük kazançlar sağlayacaktır. Fakat adaletli ve ezilmişlerin sözcüsü olabilmek, ancak ve önce kendi toplumunun ezilmişlerine, kendi toplumunun acılarına saygı duymakla mümkün olabiliyor. Ak Parti iktidar geçmişi içerisinde tam da bu noktada eleştiriler alıyorken, konuya gereğinden fazla değer de vehmedilmemeli. Biz rasgele ama birazcık düşünen kimseler olarak şunun ideolojisi, bunun adamı ötekinin cemaati, berikinin menfaati söz ve imkan sahibi olsun kavgasının içerisindeki figüranlar olarak hamaset alkışı tutmayalım yeter.
Erdoğan'ın Tavrı Duygusal değil, Tamamen Diplomatiktir.
Sayın Başbakan'ın tavrı duygusal değil diplomatiktir. Herhalde Moderatöre olan tavrı da diplomatiktir, İsrail Cumhurbaşkanı Peres'e karşı da diplomatiktir. Diplomasî, alttan alta yürütülen sinsi ayakoyunları anlamına gelmemektedir.Diplomasi, politikayı uygulama vasıtasıdır. Poltikayı belirlemeye diplomasi denmez. Diplomatların ilişkilerinin bağlı olduğu bir uluslararası kurallar mansumesidir ve sadece iletişimde bir araçtır.
İkinci olarak da Sayın Başbakan'ın iyi hazırlanmış birinci tur konuşması da gayet olgun bir diplomatik arkaplana sahiptir. İçeriğinin sert ve yalın bulunması, onu diplomatik olma vasfını değiştirmez. İsrail Cumhurbaşkanı'nın diplomatik nezaket usullerine ve forum kurallarına aykırı olarak Sayın Başbakan'ı muhatap alarak konuşması, Sorunu Türkiye'nin kişisel sorunlarıyla ilişkilendirmeye çalışması, İstanbul'a bomba atılması örneği vermesi ve sesini yükselterek konuşması da diplomatik nezaketsizliktir.Bu tür nezaketsizliklere verilen tarafsız diplomatik tepki analizlerinin tamamı da Sayın Başbakan'ın tepkisinin normal bir tepki olduğunu göstermektedir.
Sayın Başbakan'ın tepkisinin duygusal olmadığı aksine İsrail Cumhurbaşkanı'nın yaşanan terbiyesizlikten sonra arayıp üzüntülerini ifade etmesi,aman ilişkilerimiz bozulmasın paniğine sürüklenmesi de Başbakan'ın tepkilerinin diplomatik olduğunu kanıtlar. Bu realite apaçık ortada iken, Siyonist çevrelerin 'Öfke nöbeti' diyerek aşağılamaya çalıştığı bir tavra taraf olmak eğer temelinde siyonist taraftarlığı yoksa gerçek bir safdilliktir.
Vak'a nın cereyan ettiği andan itibaren yıllarca onursuz ve ezik bir diplomasi anlayışını icra eden siyonzm muhibbi eski diplomatlarımızın(!) saçmalıkları da bu bakımdan esef verici bir seslendirme olarak tarihte yerini almıştır. Başbakan'ın "Monşer"( Fransızca, Sevgili Dostum,demektir) diyerek aşağıladığı, kendi tavrını eleştiren bazı eski Türk Dış Politika uygulayıcıları büyük bir panik yaşamışlar ve tansiyonları yükselmiştir. Onlar kurmuş oldukları eski dostlukların etkisi ve bağlı oldukları kuruluşların baskısıile Başbakan'ın tavrını duygusal ve diplomasi dışı bulmakta gecikmemişlerdir. Başbakan ayrıca eski ezik diplomat zihniyetlilerin artık Türkiye'yi temsil edemeyeceklerini de ilan etmiştir. Zaten 2002'den beri Büyükelçi ve diplomatlarla yapılan toplantılarda vurgulanan esas mesele bu yeni vizyonun özümsenmesi meselesidir.
Başbakan'ın tavrını duygusal bulmak,Öfke nöbeti,öfke kontrolü gibi saçmalıklarla kirletmeye kalmışmak İngiltere,Almanya, Amerika ve İsrail'le aynı pencereden bakmak demektir(bakınız Die Velt, The Times). Ve yalan söylemektir. Ve unutmayınız, diplomasi,masumları katledip haklı görünmek demek de değildir. Bazen diplomasi Sayın Başbakan'ın yaptığıdır. Yeni bir vizyona sahipseniz kavramlarınız ve kurallarınızda yeni olmalıdır. Eski söz ve tavırlarla yeni şeyler söylemek ancak ahmakların işidir.Eski söz ve tavırlar eğer haksızlık üretmiyorsa zaten esi sayılmazlar.
Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz
Bazı Ayrıntılar
Başbakan'ın konuşmasını bitirdikten sonra "Ben bu Davos'a bir daha gelmem" diyerek kapıyı çarpması iletişimsel ve diplomatik yeni bir dil olarak nasıl tarif edilir bilmiyorum.Ki zaten bu davranış gerçekten diplomatikse ancak ilerleyen zamanda olumlu veya olumsuz getirileriyle anşaşılabilecek bir konudur, şimdi değil.
Ancak, Erdoğan olayın hemen sonrasında düzenlenen basın toplantısında konuyla ilgili sorulan bir soruya da sanki bu cümleyi hiç kullanmamış gibi cevap vermek zorunda kalmıştı.Oturumu baştan sona izlemiş olmak ve Siyaset Bilimi'ne hakim olmak konuyu analiz etmede gereken unsurlar. Doğrusu başta da değinildiği gibi meseleyi onlara havale edip geçmek.
Ancak hakkını bilen yurttaşlar olarak, Başbakan'ın bu tavrından rahatsızlık duymak aklı başında hiç kimse için söz konusu edilmemeli. Monşerler ve diğer erk noktalarına hakim olmuş veya yeniden hakim olma sevdasında olan malum zevat ise, toplum olarak taşımaktan ancak yorulduğumuz ve taşınma nöbetini Ak Parti'ye devretmiş güruh olarak zaten sevimsiz bulduğumuz kimseler.
Meselenin özü zaten bu sevimsiz kimseler yüzünden konunun iç politikada, yani halk nezdinde, yani ilgisiz bir alanda Ak Parti lehine tercih unsuru olarak değerlendirilecek olmasından duyulması gereken rahatsızlık. Konunun hamaset ve popülizmle ilgili kısmını müslüman kimseler olarak ayırıp, değerlendirmemizi ona göre yapmalı.Söylev iyi güzel ama elde ne var ona bakmak, bakmakla da kalmayıp sahip olmak asıl düşünülmesi geren mesele.
Her şey Gördüğümüz 'AN' dan İbaret değildir.
Serdar Bey,
"Başbakan'ın konuşmasını bitirdikten sonra "Ben bu Davos'a bir daha gelmem" diyerek kapıyı çarpması iletişimsel ve diplomatik yeni bir dil olarak nasıl tarif edilir bilmiyorum.Ki zaten bu davranış gerçekten diplomatikse ancak ilerleyen zamanda olumlu veya olumsuz getirileriyle anşaşılabilecek bir konudur, şimdi değil."
Diplomatik olan şeyler zaman sayacına bağlı değildirler. "gerçekten diplomatikse ancak ilerleyen zamanda olumlu veya olumsuz getirileriyle" şeklinde muğlaklığa bağlı olan şeyler değildir.Zaman sayacına bağlı olan şeyler siyasi/stratejik hamlelerdir ve bunlar zaman sayacına bağlı olarak olumlu/olumsuz anlam kazanır. Diplomasi ve siyaset ayrımını farketmenizi öneriyorum. Diplomasi, siyasetin hizmetkarıdır. Efendisi değil. Sayın Başbakan'ın siyasi mülahazaları ve hedefleri, bu davranışlarının diplomatik olup olmamasını belirler. Siyaset,diplomasinin üstündedir.
"Oturumu baştan sona izlemiş olmak ve Siyaset Bilimi'ne hakim olmak konuyu analiz etmede gereken unsurlar.Doğrusu başta da değinildiği gibi meseleyi onlara havale edip geçmek."
Serdar Bey,
Baştan yapmanız gereken şeyi yapmayarak bir çok ahkam cümlesi kurup, konuyu işin erbabına havale ettiğinizi beyan edip çekilmek doğru ve tutarlı bir davranış olamaz sanırım. Bilmediğinizi ifade ettiğiniz hususlarda ahkam kesmemekle işe başlayabilirsiniz.
Değindiğiniz diğer hususlar,hamaset ve populizm. Bilmenizi isterim ki; bu iki şey siyasi literatürde aynı anlama gelmektedir. Birini kullanmanız yeterlidir. Anlaşıldığı kadarıyla 'Soğukkanlı' olmayı öneriyorsunuz.Önerdiğiniz şey zaten yapılıyor. Ancak; anlaşılma güçlüğü çekilen başka birşey var. Siyasi vakalara, sonradan, şimşek çaktığında 'dalanların' düştükleri büyük hata var. Herşeyi o andan ibaret sanıyorlar ve hangi şeyin reel politika hangisinin populizm olduğunu anlayamıyorlar. Ve unutuyorlar tarihin hiçbir devrinde siyaset populizmden uzakta yapılmamıştır;yapılamaz.
Size konuyla ilgili yazılarıma gözatmanızı tavsiye ediyorum. Bu bir süreçtir.
Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz
Ayrıntılar Vs. Derken
Sayın Seçkin Deniz,
Az bildiğim veya az ilgi duyduğum, ancak sade bir insan teki olarak, zihin tırmalayıcı bulduğum konularda, karşılıklı yazışmaya neden olmaması için yargı bildiren cümleler kurmaktan özellikle kaçınıyorum. Ahkam içerikli bir söylem, okurken bile, yazı dilinde eğilim gösterebileceğim bir tarz değil. Keşke öyle algılamasaydınız.
Söz gelimi zihin tırmalayıcı derken de herhangi bir olaydan neşet etmiş bir sonuç, bir süreç bir durum veya duyumu değil, bunların ilişkili olduğu özneyle sürüp giden bir biçimde özdeşleştirilmesinden duyulması gereken rahatsızlığı ifade etmeye çalışıyorum. Birazcık düşünen kimseler lafzı da popülizme kapı aralayacak durum alışlarda bir uyanık olma haline vurguda bulunmakla ilgili. Başbakan bu tavrı hamaset olsun diye göstemedi elbette ama politik getirisini bu toplum zemininde popülist bir yığılmayla alacağından kuşku yok.Yığından biri olmamak adına rahatsızlık duyulacak konu bu.
Yani işin diplomasi boyutuyla ilgili bir rahatsızlığımız yok zaten. Kaldı ki o tip durumlar insan psikolojisi açısından da zor durumlar olsa gerek, Başbakan herşeye rağmen iyi toparladı.Dürüst olmak gerek; karşınızdaki denge yoksunu birine karşı böyle bir sinir harbi yürütmek altından kolay kalkılır bir iş değil. Günlük hayatta bile bu tip dengeleri kuramayıp bocaladığımız çok oluyor.
Cevabınız için teşekkürler... Yazılarınız hususunda ise, okuyup faydalandığımız noktalar elbette var; devamlılığını diliyorum.
Planlanmış tepki, belki planlanmamış bir sertlik
Serdar bey, Tayyip Beyin tavrını diplomasi dışı diye tavsifiniz dışında size katılıyorum, sadece o konuda Seçkin beyle aynı fikirde olmak zorundayım. Evet, Tayyip Erdoğan orada doğru bir çıkış yapmıştır, ezilen bazı müminlere ve mümin olmayan diğer Allah kullarına o anda sahip çıkmıştır; ama bu, onun bütün dünya ezilmişlerinin lideri, sesi olmasına asla yetmemiştir. Zaten saygıdeğer başbakanımız Tayyip Bey bunu yapmak istese de Türkiye'nin başbakanı olarak buna gücü yetmesi mümkün müdür ki?
Ben de o çıkışa Tayyip Beyin önceden bir miktar hazırlıklı olduğunu, daha doğrusu böyle sert bir tavrın önceden o ve kurmaylarınca planlandığını zannediyorum, buna eminim; zira önceki ilk konuşması da asla önceki hükûmetlerin ve bürokrasinin geleneksel, İsrail'e ve batıya yaranmacı, omurgasız tavrı değildi. Yalnız, ses tonunun şiddeti uğradığı terbiyesizlikle biraz fazla kaçmış olabilir, ki bu da bence hiç de fazla bir sorun değildir. Benim gibi biri olsaydı, orada Perez'in alnına yumruğu yapıştırırdı. Zaten başbakanımız sayın Erdoğan, bu yaşlı terbiyesiz ve zalimi orada çok güzel de yere sererdi, biraz kendi öfkemi de için işine katmak ve bu tür ifadeler kullanmak gerekirse.
Saygılarımla
israilin elçilerini kovanlar
israilin elçilerini kovanlar,
israilden elçilerini çekenler,
israille ticaretlerini iptal edenler,
israili bir devlet olarak tanımayanlar,
israil haritadan silinmeilidir deyip onunla hiç bir ticari ve diplomatik ilişkiye girmeyenler ezilen halkların sesi ve lideri olarak ilan edilmediyse,edilmeyecekse; başbakan tayyip erdoğanın bir katile '' size gelince siz öldürmeyi iyi bilirsiniz'' demesi onu nasıl ezilen halkların lideri yapsın? hem de gazzeyi bombalayan uçakların konyada eğitim uçuşu yapma anlaşması iptal edilmemişken, israilin en büyük askeri teknoloji müşterisi iken, davosu terkketiği sırada bakanlarını, görüşmeler devam etmek üzere, orada bırakmışken, tavrım perese değil moderatöreydi diye açıklamada bulunmuşken ve kendisini arayan perese telefonda, aradığın için teşekkür ederim demişken...!
ezilen halkların lideri olmak
ezilen halkların lideri olmak için henüz çok erken belki de tayyib erdoğan için..
bu sadece bir başlangıçtı gördüğümüz kadarıyla..
inşallah devamı gelir..
osmanlı dağıldıktan sonra ilk defa biri siyonistlere sözle de olsa haddini bildirmiştir...
eğer arap dünyasındaki yalaka krallıklar yıkılıp halkın iradesi işbaşına gelirse, siyonistler gerçek cevaplarını o zaman alacaklardır..
inanıyorum ki müslüman dünyasını ayağa kaldıracak tek ülkede yine türkiyedir..
6 yıllık sürede görünen o ki recep tayyip erdoğanın yürüttüğü politika bu yöndedir..
allah muvaffak eylesinn
Ecevitin nesi vardi?
Hatirliyorum, zamaninda Ecevit, Israilin Filistinde yaptiklarina `Israil soykirim yapiyor` demishti. Shimdi sayin R. T. Erdogani kahraman ilan edenler o zaman Eceviti suchlu ilan etmishtiler. Nitekim nam-i deger `Karaoglan`da fazla dayanamayip `ben oyle demedim` tarzinda bir achiklama yapmishtir.
Bana kalirsa sayin bashbakanin Peres`e patlamasini Filistinde degil, Kuzey Irak`ta Israilin yaptiklarinin rovanshi olarak gormek gerekir.
Not: kulandigim klaviye turkche karakterleri tam yansitmadigindan ozur diliyorum.
saygilarimla n_marmara
Anket amacından sapıyor
Anketi düzenlerken ortalıkta particiik yoktu. Galiba iş particiliğe döndü. Anketin hükmü kalmadı. İleriye bakılıyor, ülkemin geleceği için güzel şeyler oluyor diye düşünmüştüm.
Bazı katılımcılara objektif(!) bakabildikleri için teşekkür ederim.
Alper SELÇUK
nasıl yani objektif
nasıl yani objektif bakabilmek siz nereyi münasip görürseniz oraya bakabilmek midir? anket tam yolunda gidiyor aslında, insanlar medeni olarak neden evet yada hayır dediklerini tartısıyorlar, bunu kaldıramıyorsanız katılmayın medeni yorum/fikir alışverişlerine...
anlayamadıgım, insanlar burda fikirlerini özgürce ifade edemeyecekler mi? asıl ozaman anket amacını sapıtmazmı?
aslında ortalıkta "particilik" falan yapan da yok, ama siz takıntılısınız galiba bu konuda, her bıyıklıyı partici sanıyorsunuz ?!!!
rahat olun lütfen biraz...
hepimiz aynı dili konustugumuz halde neden yanlış anlaşılmalar ve gerginlikler oluyor dersiniz? otobüs sırası beklerken nasıl kavga edecek sebep bulduklarına sasırdıgım insanlarla mı dolu burası da? hayır tabiki de,öyle olmadıgına inanmak istiyorum... sadece "saygı" lazım biraz, ona ,buna, onun fikrine,sunun cümlesine, ötekinin hareketine... saygı... bende size "ötekilere, baskalarına ve diğer seslere" saygılı oldgunuz için tesekkur etmek isterdm, ama ne yazıkki daha yolunuz var gibi görünüyor...
Yolumuz uzun Maide Hanım
Herhalde editör kardeşlerimiz bizi ve yorumlarmızı takib eden Maide Hanım'ın yorumlarını tek tek yayınladıkları gibi bizim de yorumlarımızı tek tek yayınlarlar.
Maide Hanım, yolumu kısaltacak deneyimlerinizi aktarırsanız memnun olurum. Elbette siz de bildiklerinizle buradasınız. Bu galiba son yorumunuz, takibetmeye çalıştım. Zahmet oldu biraz,ama son noktada, son yorumunuzda saygıdan bahsetmeye başlamanız iyi bir adım. Gelişme var.
Alper SELÇUK
Kendi toplumundaki
Kendi toplumundaki sorunları çözememmiş, tarihiyle hesaplaşmayı göze alamamış, hala "Tek dil, Tek millet" söyleminde ısrar eden bir başbakanının "Ezilen Halkların Sesi/Lideri" olmasını beklemek, ümit etmek, buna inanmak; bana ya bilerek kendini kandırmak yada birileri tarafından kandırılmış olmakla mümkün görünüyor.
12 Eylül döneminde yaşananların hesabını soramayan, Diyarbakır Cezaevinde yaşanan dramlara sessiz kalan, kimliği inkar edildiği, geçmişi, kültürü yok sayıldığı için sürekli acı içinde kalan bir halktan özür dileyemeyen bir başbakan. Ve bu başbakan "Ezilen Halkların Lideri" olacak. Kendisi ezmeye devam ettiği veya en azından buna göz yumduğu halde.
Aslında bu, muhafazakar kesimin genel eğilimini yansıtıyor. Kendi acılarından başka acı tanımayan, çocukları öldüren İsrail olunca lanet okuyan, ama çocukları (geçen seneki iç çatışamda onlarca filiztinli çocuk ölmüştü) ve muhalifleri öldüren kendinden olunca buna kulak tıkayan bir kesimden söz ediyorum.
Mesele, kendiyle alakalı olduğu için, başörtüsüne özgürlük olduğunda aslan kesilen, bireysel bir hak olan anadilde özgürlük taleprini bir türlü duymayan, onların haklı davalarına, isteklerine sırtını dönen bir kesim, cemevleri söz konusu olduğunda çıldırtan bir suskunluğa bürünen bir kesim.
Elbette bu kesim Tayyip Erdoğan'a "Ezilen Halkların Lideri" diyecek...
Bence Osmanlı'nın Hesabını da Başbakan vermeli!
Galiba Osmanlı'nın hesabını da Başbakan Erdoğan vermeli. Yazılanlara bakılırsa. Zaten o da bu hesabı veriyor gibi. Nazım'ı, TV6'yı. Ergenomania'yı, kanalizasyon çukurlarını, Tunceli'yi,Anayasa'yı,AB'yi, İKÖ'yü, ABD'yi, İsrail'i ipe diziyor.
Durun biraz yahu. Herşey bir den olmaz. Kalbi durduğu zaman da tepesine biner neden kalbi durduracak sebepleri ortadan kaldırmadın diye sorarsınız, ciddi ciddi!
Alper SELÇUK
Açıkçası sorunun
Açıkçası sorunun yanlış sorulduğu kanaatindeyim.
"...ilan edilebilir mi?" değil de "edilmeli mi" olmalıydı.
Enazından ben bu konuya bu açıdan bakıyorum.
Sayın başbakan Davos'ta yalnızca Recep Tayyip Erdoğan değildi, Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı sıfatı ile ve bir Müslüman olarak oradaydı, olması gereken şey de budur zaten.Peres'e söyledikleriyle moderatöre karşı hakkını savunmaya çalışmasıyla yapması gereken şeyi yaptığını düşünüyorum.
Lütfen buna dikkat edelim; yapması gereken şeyi yapmıştır.Yani ortada olağanüstü bir durum yoktur.Böyle gerçek tavırlara Osmanlıdan bu yana çok nadir rastladığımızdan, içimizdeki bu duruşa olan müthiş özlem sanırım olanı olduğundan fazla gösteriyor bizlere.Yukarıda yorum yapanların hangisi bundan daha az bir tavır gösterirdi ki sayın başbakanın yerinde olsaydı.
Yalnız rica ediyorum olağanüstü bir durum yoktur derken alınan tavrı küçümsediğim de zannedilmesin.
Filistin konusu kimilerinin adlandırdığı şekliyle "particilik" için araç olacak, kullanılacak bir konu değildir, olmamalıdır.Yapılan yorumları bu açıdan değerlendirmek bence yanlış bir tutum olur.Bu yüzden sayın başbakanın tavrından bu yönde çıkarımlar yapmak da yanlış olacaktır.Bunu sayın başbakan yaparsa da yanlış yapmış olur,Türk halkı yaparsa da bu yanlıştır.
Ortada bir yanlış daha olduğu kanaatindeyim.Başbakan yaptığının aksi bir tavır sergileseydi durum Erbakanın Libyada yaşadığı fiyaskoya benzerdi deniliyor.Kelimeleri yanyana koymak kolaydır.Fakat yanyana koyulan kelimeler taşıdıkları anlamlarla orada olacakları için onları kullanırken yanyana koyarken daha dikkatli ve gerçekçi olunmalıdır.
Bu benzetme Tayyip Erdoğan'la Necmettin Erbakan'ı,
Peres'le Kaddafi'yi,
Hamasla pkkyı(kimilerine göre kürt sorununu) aynı kefeye koymak anlamına gelmez mi?Peki bu kelimeler yanyana geldiklerinde nasıl duruyorlar?
Üstelik sorun sadece görünüşte değil kelimelerin anlamlarıyla da alakalıdır.Bundan kastım benzetilen tutumları bir de önceleri ve sonralarıyla bir bütün olarak görüp alınan ya da alınmayan(alınması için çaba gösterilmeyen) sonuçlarla değerlendirmek gerektiğidir.Böyle yaparsak daha sağlıklı yorumlar yapmış oluruz kanaatimce.
rumeysa kardeşim
ellerinize saglık rumeysa hanım, her satırınıza, her cümlenize, hatta nokta koydugunuz yerlere bile yüzde yüz katılıyorum...
O Kelimeler Bu Kelimeler Değil
Kelimeleri Yeterince gerçekçi ve dikkatli yazabilmek adına yüzlerce kitap okumuş olmanın bir anlamı vardır umarım.
Üzerine konulacak daha bir sürü maddi-manevi deneyimin...
Konu zaten kişiler ve yaptıkları veya yazdıkları değil, ne düşündüklerini ve ortaya ne koyduklarını ölçüp tartma meselesi de değil, bunlara durduğu yerden kişi olarak, terazinin öbür kefesinde duruyormuş gibi bakabilme meselesidir.
İnsan azar azar "Şu şöyle değil de böyle düşünse" demenin bile aslında bir cüret işi olduğuna; başkalarının ne yaptığına, ne yazdığına, ne düşündüğüne kendi içine bakıyormuş gibi, kendindekilerin eksiğini hissederek yaklaşabiliyor. Kişilerin, isimlerin, yaptıklarının mesele olmadığına...
Ne var ki politika, bürokrasi, diplomasi, iktidar gibi Dünyanın en aşağılık kelimelerini yan yana getirip, gerçekçi ve kişilikli bir reaksiyon göstermek epeyce güç. Aslında fert olarak bir ödev de değil, ortalama kimseler için fazladan da bir şey.İnsanın kendine bakarken birden gözünün kayması, kendini anlık da olsa kaybetmesi, tamlık çabasını sekteye uğratması gibi bir durum.
Ancak başkalarının bu durumdan doğru veya yanlış çıkarımlar içeren bir algı yüklenmesini beklemeden, kişinin kendi kedine birşeyler hatırlatması adına önemli.Yine de anlaşılıyor ki can sıkıcı bir konu,uzak durmakta fayda var.
peki hangi kelimeler???
Okuduğumuz kitapların ve edindiğimiz deneyimlerin elbette çok büyük anlamları var, yeter ki bunlara ek olarak yanyana getirdiğimiz kelimeleri vicdan eleğinden geçirebilelim.
"Cüret"ten bahsetmişsiniz...Benim yazdıklarımın içerdiği gizli ifadelerden biri de budur zaten.Adı geçen kişiler ve bizlerin cüreti...
Dikkat edilirse ortada bir yanlış olduğunu söylerken genel bir söylem kullandığım görülebilir.Yani sizi, söyleminizi ya da düşüncenizi değil cemaat.com haricinde de karşılaştığım bir yanlışı eleştiriyorum,benzetiyorum, ayrıştırıyorum ve üzerinde düşünülmesi gerektiğini söylüyorum.
Bir de şu var ki; uzak durarak çözüm üretemeyiz.Canımızı sıkan şeyleri düzeltmek yerine onlardan uzak durur kaçarsak birgün dönüp baktığımızda bir yığınla karşılaşmamız yüksek bir ihtimaldir.İşler işte o zaman çok daha zor olacak...
Davos Fatihi; BOP'un Miftahı (Anahtarı) !
Şimdi başbakanın Davos Zivesindeki çıkışına (kesinlikle bir duruş değildir;ÇIKIŞtır;duruş olup olmadığını hemen toplantının çıkışındaki beyanatından anladık.) binaen, ona Davos Fatihi diye bir yakıştırma yaptılar.(evet bir yakıştırmadır tamamen ve de kaba hatlarıyla bile olsa ona yakışmamaktadır bu isimlendirme)
Aslında bunu söyleyenlere onu Allah söyletiyor;niçin mi?
Anlatayım.Örneğin kimse Fatih Sultan Mehmet'e ''İstanbul Fatihi - İstanbul'un Fatihi'' demez.Direk ''FATİH'' der.Çünkü Fetih ruhu onda İstanbul'un Fethi'nden önce de vardı;İstanbul'un Fethi'nden sonra da devam etti.(Ha İstanbul'un Fethi bir nişandı).Bu örnekten hareket edersek eğer;Tayyip Erdoğan'ın anlık imajinatif bir tanımlandırma olarak ''Davos Fatihi'' olarak anılması teşkilatı tarafından hoş karşılanabilinecek bir durumdur.Biraz avunmaları iyidir.Özgüven sahibi olabilir içlerinden bazıları belki.
BOP'un Miftahı. Fetehe (açmak) Miftah(İsmi Mef'ul - Anahtar):Evet Tayyip BOP Eşbakanı olarak ve de yakasındaki onur madalyasıyla Batı'ının/Emperyalizmin/Irkçı Siyonizmin/ve de Neo Liberal şekliyle Kapitalizmin adeta maymuncuk görevini yerine getirmektedir...
Hamiş: Başlığa Dikkat! Davos Fatihi=) Niye Davos'un Fatihi değil de Davos Fatihi?(belirtisiz isim tamlaması)Çünkü ortada zorlanılmış bir durum var...Yani Reel Politik'in gereği bir zorlama ki bu karşı çıkılması güç (!) bir durumdur.BOP'un Miftahı: Burada gönüllülük durumu olduğu için (belirtili isim tamlaması)hatta bununla gurur duyulduğu için böyle sarih bir tanımlamaya gidilmiştir.Bir gönüllü başkanlık(!); verilen madalyayı onurla taşıma durumu vardır ki bu tanımlama ''CUK'' diye oturmuştur.Ha Tayyip bu CUKkalamadan oldukça memnundur.Çünkü atasözlerimizden birisi bile anlamını yitirmiştir bu Davos Çıkış'ında.''Lafla peynir gemisi yürümez''. Bir laf GemiCİKlerin daha da hızlı ve de dolu olarak yürümesinin önünü açmıştır bir süreliğine daha...
Ne çok acı var...A.C.Z. ''Yaşamak''
Tayyib'in BOP Maceralarını anlatır mısınız?
Miftah, hamiş, Davos harmanında laftan başka birşey yok. Biraz da kanıt istesek ayıp olmaz değil mi Selman Bey?
Mesela Başbakan BOP çerçevesinde ne gibi Amerikan yararına faaliyetler de bulunmuştur? Söyleminizin lafzî boşluğunu doldurmayı değil, tezinizin gerçekliğini ispat etmeyi deneyin önce.
Alper SELÇUK
üşenmeden yazdım bak !
Alper Selçuk ile atışmak istemem. Salt “partizanlıkla” hareket eden birini ikna etmek güçtür ve hatta imkânsızdır. Zaten ikna gibi bir niyetim yok. Tek derdim, mevzu bahis olan konuya farklı bir noktadan bakmak ve “belgeleri” konuşturmak. Arzu edenler için BOP ve ERDOĞAN ve TÜRKİYE’nin durduğu noktayı gösterebilecek bir yazı derledim. Buyrun;
BOP NEDİR?
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD'nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya veMoğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası'ndan Somali'ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir "islam coğrafyası" dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir. ABD’nin Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Paul Wolfowitz,Richard Perle ve William Kristol öncülüğünde, 1997'de oluşturduğu 'Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin (PNAC) bir alt unsurudur. BOP’a ilişkin bütün değerlendirmeler, NNSS 02 olarak kodlanan Ortadoğuda ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Bir 11 Eylül Sonrası Analizi, (New National Security Strategy of The USA in the Middle East Apost September 11 Analysis) adlı belgeye dayandırılmaktadır.
BOP, ABD’NİN YAŞAMSAL AMACIDIR
Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi “ adı verilen belgeyi imzalamıştır. Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmiştir. Aynı belgede şu cümleler yer almaktadır; “200 milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir.” Fransa Yeşiller grubunun önemli liderlerinden biri Yves Cochet; "İnsani ve demokratik giysilere sokulan ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi, aslında bölgedeki tüm petrol musluklarına el koymaya yönelik bir girişimdir." diyerek, petrol kadar enerjetik, kullanımı, stoklanması, nakliyesi kolay, kullanım alanları çeşitli bir başka sıvı keşfetmeye zaman kalmadığını, zaten bir başka evrensel enerji kaynağına ilişkin yatırımların da, on yıl içerisinde 100.000 milyar dolar civarında para gerektirdiğini; kısacası, dünyayı bekleyen bir krizin kaçınılmaz olduğunu dile getirmiştir.
BOP NELERİ TEHDİT OLARAK GÖRÜYOR?
ABD eksenli kapitalist bloğu Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) türünden yeni senaryolara iten 4 temel tehdidin söz konusu olduğu düşünülmektedir.
1. Çağdaş tatminsiz bireyin arayışı sürecinde "İslami yönelişin adresini saptırmak"
2. Dünyanın ekserisini ilgilendiren fakirlerin isyanı.
3. Diğeri ise sayısal olarak dünya nüfusunun azınlığını teşkil etse de, harekete geçirebileceği değişim dalgalarının çapı ve derinliği itibariyle aslında kapitalizmi "içerden" değişime uğratma dinamiğini de barındıran, kapitalizmin içinde bulunduğu tatminsizlik.
4. Petrol ve su kaynaklarının güvenliğini garanti altına almak
Bu 4 ana sorun ile BOP arasında iki aşamalı bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Nihai mal ve hizmet satışı, bir yandan da üretim girdisi temini anlamında yeni pazar yaratmak ve de yeni kapitalist dinamik ve varsayımların Çin eksenli coğrafyadan gelişimini önlemek. Kısaca ana amaç Asya eksenli bir medeniyet başkaldırısının önünü kapatmak.
TÜRKİYE BOP’UN JANDARMASI MI?
Ancak ABD’nin projeyi hayata geçirmede ciddi sıkıntılarla karşı karşıya geleceği ve büyük ihtimalle başarılı olamayacağı çünkü projenin temel felsefe itibariyle özellikle "Ortadoğu" olarak kabul edilen Arap dünyasındaki mevcut yönetimleri karşısına aldığı ifade edilmektedir.
Akademik ve siyasi çevreler Türkiye'nin BOP içerisindeki rolünün Büyük Ortadoğu Jandarma Komutanlığı şeklinde düşünüldüğünü kaydetmektedirler. Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemde yaşanan boşlukları doldurmak üzere uluslararası toplum Avrasya’dan başlamak üzere ABD tarafından, ideolojisi olan Anglo - Sakson kapitalizmini yeniden yapılandırılmaya tabi tutmuştur.
PEKİ TÜRKİYE’NİN ROLÜ NE?
Emperyal güçlerin Ortadoğu’ya ilişkin planları yeni olmadığı, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonlarına kadar Türkiye’nin emperyalist sistemin uç kalesi olarak tasarlandığı ve SSCB’ye karşı kullanıldığı belirtilmektedir. Ortadoğu’nun SSCB nüfuz alanına girmemesi için Türkiye bölgede etkili bir silahlı güce dönüştürülmüştür. İkinci Dünya Savaş’ı sonrasında Türkiye’nin Soğuk Savaş'ta rolünün ne olacağı tartışılırken Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkan İngiltere, yeni bir proje ileri sürmekteydi. İngiltere, bir “Ortadoğu Komutanlığı Projesi” ileri sürmekte ve Türkiye’nin bu proje içinde Batı’nın çıkarlarını savunması gerektiğini düşünmekteydi. İngiltere Dışişleri Bakanı Ortadoğu’nun SSCB’ye karşı savunulmasını bizzat Türkiye’nin üstlenmesini istemekteydi: “Ortadoğu’nun savunulmasıyla olan ilgisi dolayısıyla, Birleşik Krallığın, bu bölgenin savunmasında Türkiye ile işbirliği yapmakta özel menfaati vardır... Türkiye’nin Orta Doğu’nun savunmasında kendisine düşen rolü oynaması üzerinde hassasiyetle duruyoruz. Türk Hükümeti de bu görüşü paylaşmaktadır. Dünyanın bu önemli bölgesinin güvenliği için yapılan planlara Türkiye’nin katılması için gerekli çalışmaların bir an önce tamamlanmasını ümit ederim.”
AMERİKANIN OSMANLISI
Anıl Çeçen başta olmak üzere siyasi ve akademik çevreler bölgede yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurulacağını ama bunun Türklerin kuracağı bir Osmanlı İmparatorluğu değil, Amerikalıların kuracağı bir Osmanlı İmparatorluğu olacağını; bu yeni Osmanlı yapılanmasının federasyon ya da konfederasyon şeklinde ortaya çıkabileceğini ve ABD’nin planında yer alan Yakın Doğu Konfederasyonunun İstanbul merkezli olacağını dile getirmektedirler.
HERKESİN BİR HESABI VAR
Zbingniev Brezinski, Türkiye Karadeniz bölgesini istikrar içinde tutar, Akdeniz’e girişi kontrol eder, Kafkasya’da Rusya’yı dengeler, hâlâ Müslüman fundamentalizmine karşı panzehirdir ve NATO’nun Güney kanadının dayanağıdır diyerek ABD’nin Türkiye için biçilen role işaret etmiş, 20 Nisan 2005'te Işık Üniversitesi ile Demokratik İlkeler Derneği tarafından düzenlenen ve Işık Üniversitesi öğretim üyesi emekli büyükelçi ve MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın yönettiği Büyük Ortadoğu Projesi Panelinde, araştırmacı-yazar Andrew Mango, müdahaleci politikası dolayısıyla Amerika'nın bügünkü yönetiminin AB ülkelerinde eleştirildiğini ve kaygıya neden olduğunu belirtirken, bütün gelişmiş ülkelerin Büyük Ortadoğu'daki çıkarlarının örtüştüğünü söylemiştir.
ERBAKAN DÖNEMİNDE SEKTEYE UĞRAMIŞ
T. Özal döneminde yani 1983-1996 arası ABD yanlısı güçlerin kontrolü altındaki siyasi ve büroktatik kadroların belli bir planı uygulamaya koydukları; bunun için öncelikle dışişlerinde kendilerine hizmet edecek adamlar elde edip sonra üniversiteleri kullanarak gençliğe yöneldiklerini; BM, Dünya Bankası ve AB fonlarının büyük kısmının gençlere ve kadınlara yönelik kullandırıldığının; Önce gençler üzerinde, bizden bir şey olmaz, Türkiye berbat bir ülke, yaşanmaz imajıyla aşağılık kompleksi oluşturulup sonra da her bakımdan kayıtsız şartsız kendilerini kabul eden genç gruplar oluşturdukları, misyonerlik faaliyetlerine hız verdikleri kaydedilmektedir. 1996 - 1997 döneminde başbakan olan Necmettin Erbakan döneminde sekteye uğrayan proje REFAHYOL hükümetinin 28 Şubat süreci sonucu ortadan kaldırılmasıyla Türkiye'yi yeniden kazanmıştır. Başbakan Erdoğan ise Bush ile 28 Ocak 2004'te Beyaz Saray'da yaptığı görüşmenin ardından, "Türkiye'nin, sınırları genişleyen ve demokratik değerlerin yerleştirilmesi öngören bu projeye destek verdiğini, Türkiye'nin projede anahtar rol oynayacağını" söylemiştir.
ERDOĞAN: “BOP’UN EŞBAŞKANIYIM”
Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer; “Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi'nde model rolünü üstlenmek istemiyor” diye beyanat vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin bir toplantısında: “Türkiyenin ortadoğuda bir görevi var! Nedir o görev? Biz Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin Eşbaşkanların'dan bir tanesiyiz ve o görevi yapıyoruz” diyerek BOP'un Eşbaşkanlarından bir tanesi olduğunu dile getirmiştir.
ERDOĞAN: “DİYARBAKIN BOP’UN YILDIZI OLABİLİR”
Yine Kanal D Televizyonun'da Teke Tek Programında Fatih Altaylı'ya “Yani Diyarbakır istiyorum ki, şu anda Amerika'nın da istediği, Büyük Ortadoğu Projesi var ya, genişletilmiş ortadoğu, yani bu proje içersinde Diyarbakır bir yıldız olabilir” demiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP iddianamesinde Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP eşbaşkanlığı hakkındaki konuşmaları da yer almıştı.
Sorum hâla cevapsız...
"Mesela Başbakan BOP çerçevesinde ne gibi Amerikan yararına faaliyetler de bulunmuştur?"
Sorduğum soru aynen duruyor. Sözleri eylemlerden ayıramayanların düştüğü derin travma bu. Kanıt diye sunulan şeylerin hepsi gerekli yanıtları almış durumdalar. Gerek Parti savunmasında gerekse Başbakan'ın açıklamlarında. Tersten bakalım ve bunların doğru olduğunu kabul edelim. Sonuçta eylemden bahsediyor sorum. Ne YAPMIŞTIR? Diplomatik söylemler ile realite arasındaki farklılığı nasıl izah edeceksiniz?
Sözettiğiniz çerçevede tüm sınırlar ve Irak hariç tüm rejimler aynen durduğuna ve Bush yönetimi iflas ettiğine; bu aşamaların her birinde de Türkiye gittikçe güçlenip bağımsızlık katsayısını yükselttiğine göre,hatta sonuçta BOP'un fikir babası İsrail'e şamar indirdiğine göre evet,ne yapmıştır Tayyip?
Bop eğer bir Neocon-siyonist proje ise;ki, öyledir. Başarısızlığa uğramışsa sebebi kimdir? Kimin politikalarıdır? Anlamak sizin gibiler için gerçekten zordur. İran ve Suriye ile ABD ve İsrail'i çıldırtırcasına işbirlikleri geliştiren kimdir? Sağ gösterip sol vuran kimdir?
Soruya muhatap olan Selman Bey'di. Cevap vermeyi deneyen Ahmet Davut ile kendisi aynı kişi midir?. "üşenmeden yazdım bak.." Yorum başlığına bakacak olursak aynı kişi gibi duruyor. Galiba farkında değil. Herneyse bu zihniyetlerin dikkat bozukluğu yaşadığı bir realite artık.
Yorumun girişi de ilginç:
"Alper Selçuk ile atışmak istemem. Salt “partizanlıkla” hareket eden birini ikna etmek güçtür ve hatta imkânsızdır. Zaten ikna gibi bir niyetim yok. Tek derdim, mevzu bahis olan konuya farklı bir noktadan bakmak ve “belgeleri” konuşturmak"
Alper Selçuk realitelerden bahsediyor sizler ise klasik partizanlık karakteri sergiliyorsunuz. Hiçkimse Alper Selçuk'u partizan olmakla suçlayamaz. Çünkü o herhangi bir Ak parti binasından içeriye adım dahi atmamıştır. Ama vicdanı vardır. Vicdanı yüzünden yazmaktadır ve kanıtları ortadadır. Ezbercilerin anlayamadığı şeyleri particilikle etiketlemesine şaşırmamak gerekir. Çünkü hayata hep aynı şekilde bakıyorlar.
Bilmelisiniz ki: Aynı ince siyaseti yapan ve bu ülkeye hizmet eden kim varsa takdir eder Alper Selçuk. Başarılı bir başbakana karşı haksızlık yapanlara karşı da bir müslüman hassasiyetiyle davranmaktadır. Ayrıca Alper Selçuk'a bu anlamda söz üretenlerin kendileri bir parti müntesipleridirler ve ne yazıktır ki; herkesi kendileri gibi partici mutaassıb sanıyorlar. Tekrarlıyorum alacağınız %2 oy size yerinizi gösterecektir. Ona ulaşmayı deneyin önce.
Allah'tan korkun. Başka söze ne gerek var?
Alper SELÇUK
BAK (b irliğe a danmış k onuşmalar)
Birliğe adanmış konuşmalar
SORU: Bu coğrafyanın birliğini savunan bir adam olarak, Irak'ı parçalama potansiyeli taşıyan ve dolayısıyla birlik davasını iyice zora sokabilecek olan Kürdistan Bölge Yönetimi'ne iltifat etmen büyük bir çelişki değil mi?
CEVAP: Kürdistan Bölge Yönetimi'ne her şeyden evvel birlik davasını zora sokmamak için iltifat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Erbil'le, Süleymaniye'yle, Dohuk'la, Selahaddin'le kaynaşmak istiyorsak, o toprakların Kürtleriyle, Türkmenleriyle, Araplarıyla ve diğer halklarıyla barış içinde beraber yaşayacağımız bir düzen kurmaya niyetliysek, Kerkük'ün de selametini gözetiyorsak, Kürdistan Bölge Yönetimi'ni adıyla sanıyla resmen tanımaya, onu muhatap almaya, onunla doğru dürüst konuşmaya, ona itimat telkin etmeye, onun da itimadını kazanmaya mecburuz. Kürdistan Bölge Yönetimi'ni şu veya bu konuda eleştirmeden evvel aynaya bakmaya ve önce kendimize çekidüzen vermeye de mecburuz.
İleride bu konuları daha çok konuşacağız inşaallah.
Şimdi, Abant Platformu'nun –gözlemci olarak katıldığım- Erbil buluşmasında yapılan bazı konuşmalardan kesitler sunarak, birlik davasının tahakkuku için yapılan zihin jimnastiklerine dikkat çekmek istiyorum.
* * *
Nevzat Hadi Mevlud (Erbil Valisi): "Kürdistan bölgesi ile Türkiye arasındaki ilişkiler kaçınılmaz ve mutlaktır. Bu diyalogun belli bir çizgi üzerinde bu güne kadar gelip bundan sonra sağlam bir şekilde devam etmesinin komşuluk ilişkileri, medeniyetlerin karışması, ticari irtibat, kültür, tarih ve din açısından güçlü temelleri vardır. Bu tarihin derinliklerinden gelen irtibatımız ve bunca müşterek değerlerimiz her iki toplumda var olan birlikte yaşama arzusunun, sonsuz dostluk coşkusunun ve manevi gücün en önemli bir ispatıdır. Bu dostluk ve irtibatımızın devam etmesi ve gelişmesinden başka seçenek ve alternatif yoktur."
İbrahim Kalın (SETA Vakfı Başkanı): "21'inci yüzyılda muhayyel ve suni sınırları derinleştirerek sorunlarımızı çözmemiz mümkün değil. Sorunları sınırın ötesindekiler ve berisindekiler değil, sınırların ötesinde düşünebilen, sınırlar yokmuş gibi hareket edebilenler çözecektir. Ortak tarihi tecrübe, müşterek coğrafya ve ortak gelecek tasavvuru, ilişkilerin uzun vadede sağlıklı ve yapıcı olması için en önemli zemindir. Bu zemini büyük güç oyunlarına, küçük siyasi hesaplara kurban etmemek, hepimizin ahlaki bir sorumluluğudur."
Bejan Matur (Şair-Yazar): "Burada geçirdiğim günlerde hep Türkçeyi özledim. Tıpkı İstanbul'dayken Kürtçeyi özlediğim gibi. Neresi memleket, neresi gurbet bilemedim. Biz ben karışmıştı. Her yer memleket, her yer gurbetken insana bakmayı öğrendim. Saddam'ın zulmünden birbirine sığınmış Kürt ve Türkmenlerin inşa ettiği kardeşliğe inandım... Burası bir ve ayrılmaz bir coğrafyaydı, buna inandım… Çünkü bizim aramıza sınırları çeken dağların kendisi değildi. 20'nci yüzyıl başında çekilen bu sınırların ayırdığı kalplerin hasretle dolması ve o hasretin var ettiği türküler her yerde aynıydı… Erbil'in İstanbul'u, Diyarbakır'ı eksikti. Nasıl İstanbul'un Kürtçesi, Kerkük'ü eksikse… Ortadoğu'nun bir havza olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Dillerimiz ayrı olabilir ama duygumuz, yüreğimizin dövüldüğü zaman ve toprak bir."
Galip Ensarioğlu (Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı): "Aslında yapılması gereken çok şey var. Çoğu, ilişkilerin normalleşmesi ile kendiliğinden hayata geçer. Ancak başlangıç olarak ezber bozucu sembolik uygulamalar bekliyoruz. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın tarihî Ermenistan ziyaretinin bir benzerini Erbil'e yapması bu tür ezber bozucu bir etki yaratacaktır. Birkaç stratejik adımdan sonra, açık söylüyorum, iki ülke arasına çekilen sınır kâğıt üzerinde kalacaktır. /…/ Türkiye, başta Kürdistan Bölgesel Hükümeti olmak üzere komşularını bir tehdit olarak görmekten kaçınmalı, onlarla işbirliğini de aşan stratejik ortaklıklar kurarak komşuluğunu ekonomik ve siyasi gelişme yaratan bir fırsata dönüştürmelidir. / Bu noktada bizim önerimiz, Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında Benelüx modelini andıran bir entegrasyondur. Malların ve insanların serbest dolaşımı esasına dayanacak olan bu model, Ortadoğu'nun kalbinde nefes almakta zorlanan iki bölgenin önünü açacaktır."
Altan Tan (Yazar): "Türkiye ve Kürdistan Bölgesel İdaresi arasındaki her türlü siyasi, kültürel ve ekonomik ilişki güçlendirilmeli, vize ve gümrük kaldırılmalıdır. Entegrasyon en üst düzeyde olmalıdır. Bir sonraki aşama olarak Türkiye, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Ermenistan arasında geçmişte Hollanda, Belçika ve Lüksemburg arasında olan Benelux anlaşması benzeri bir yapı hayata geçirilmelidir. Uzun vadede ise İran'dan Arabistan'a kadar tüm bölge aynı entegrasyona dahil edilmelidir."
Not: Türkiye ve komşuları için BENELUX modeli fikri, bildiğim kadarıyla, ilk olarak Mehmet Ağar tarafından ortaya atılmıştı. O zaman nasıl coşkuyla karşıladıysam şimdi de coşkuyla karşılıyorum.
Hakan Albayrak
Evet davos olayını canlı izlemiştim
Evet davos olayını canlı izlemiştim. gözlerimin pınarına belki bir damla yaş da gelmişti.
lakin birilerini kahraman ilan ederken insan düşünmez mi. Bop Eşbaşkanlığı yapan Başbakanımız kim acaba? bu ne büyük çelişki. üzülerek şahit oluyorum ki tayyip erdoğan şimdiden başlamış mitinglerde davos olayını. dilinden düşürmüyor. böyle mi olmalıydı yani? Kimsenin kanı ve mazlumluğu üzerinden hava atmasın başbakan. Yaptıysa bir güzellik Allah katında elbette karşılığı vardır. böyle yaparsa filistinli masum çocuklara ayıp olur en basit ifadeyle...
Bu satırlar çok şeyler ifade ediyor
"Cesarete Arap liderleri değil, Washington’un en güçlü müttefiki olduğu halde Erdoğan sahiptir. Bu cesur tutumlar AB üyeliği çabalarının nihai olarak kapatılması gibi birçok noktada ülkesine maliyetli olmasına rağmen istisnasız bütün uluslararası toplantılarda ABD ve İsrail saptırmalarına karşı koydu. Bu adam Ankara ve İstanbul sokaklarında milyonlarla gösteri yapan halkıyla ve onların duygularıyla birlikte hareket ediyor ve köklü İslami geleneğine dayanıyor. Bu tutumu Osmanlı İmparatorluğu’nun torunlarından biri olduğu yönündeki sözlerine de yansıdı."
....
"Teşekkürler Sayın Erdoğan. Kendilerinin Arap ve Müslüman olduğunu iddia eden yönetimlerin hayal kırıklıklarıyla ve acılarla dolu bir kalpten binlerce teşekkürler. Bu yönetimler Gazze katliamlarına sessiz kaldılar, işbirliği yaptılar, aç bırakılmış ve abluka altındaki Gazze’nin evlatlarına sınır kapılarını kapattılar. Gazze’de katliamlar ve özellikle de Gazze sahilindeki Asamin ailesi ve sahil katliamlarını işleyen İsrailli kan dökücülerin peşine düşen avukatlara ve aktivitistlere de teşekkür ediyoruz. Onlar gerçek Müslümanlar ve Araplar olup damarlarında izzetin, saygınlığın ve adaletin kanı akmaktadır. Bu kan kesinlikle Arap liderlerinin çoğunluğunun kan grubundan değildir."
Abdulbari Atwan
El Kuds El Arabi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni