renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Şizofren

kuzum
bir akıl hastasıyım ben
hem de en güzelinden
şizofren
yaprakların rüzgarla sevişirken
çıkardığı sesleri çığlık bilmem
her bakıştan kamyonlar yüklü
anlamlar çıkarmam
bu yüzden
ve seccadem
burnumdan öperken
ben
yatağımda bulunurum sayıklarken

tırnaklarım kenarlarına kadar
çıplak
parmaklarım toprağa kök besleyen
bir çocuk
yaşarken mumyalanmak gibi bazen
çarpan bir kalbim varken hala
üstüme çöreklenen şizofren

sabahı zor eden şehvetli bir aşık gibi
dillerim
ellerim çenesi düşmüş bir adam
dudak dudağa iki kadından başka
bir hiç şimdi güvercinler
biraz da Cemal Süreya
post geçirilmiş bir modern
sev-iş hikayeleri ; oldukça sürüngen

ilmik ilmik uzun bir rüya
ışıklı kalabalık ve panayırlı bir cadde
şimdi gözlerim
ne de olmasa herşey bambaşka
ne de olsa şizofren

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

editör notu

Müşir Fuat, modern şiirin neye benzediğini biliyor. İkinci yeniyi de. İşte bu güzel.

Bir iki not düşmek gerekiyor gene de:

1.Şiirde erotizm, tadı, kıvamı iyi ayarlanırsa şiire ferahlık, okunurluk ve iç gerilim katan bir şeydir. Bunun Türk şiirindeki en iyi örneği bence Cahit Zarifoğlu'dur. Cemal Süreya, sanılanın aksine, erotizm meselesini şiirinde çok başarıyla uygulayan biri değildir. Zira, o daha çok pornografiye yatkındır. Tıpkı Müşir'in "dudak dudağa iki kadın" ifadesinde pornografiye kayması gibi. Ama işte "sabahı zor eden şehvetli bir aşık gibi" dizesi de tam anlamıyla parıl parıl parlayan bir erotizm barındırıyor içinde. Hatta "şehvetli" kelimesi olmasaymış, tam kıvamında olacakmış.

2.Dizeleri nerden böleceğini bilmek, şiirin en önemli meselelerinden biridir. Müşir, bu noktada zaman zaman çift anlamlılık yakalamak için, zaman zaman da tamamen gereksiz olarak dizeleri yanlış yerinden bölüyor.

"tırnaklarım kenarlarına kadar
çıplak
parmaklarım toprağa kök besleyen
bir çocuk"

Nasıl anlamalıyız bu dört dizeyi? Anlamamalıyız. Çünkü bence bu dört dize, aslında iki dize. Yani şöyle:

"tırnaklarım kenarlarına kadar çıplak
parmaklarım toprağa kök besleyen bir çocuk"

3.Bir de şiirin bana kalırsa hiç olmasa da olurmuş dizesi var. Onu da söyleyeyim:

"post geçirilmiş bir modern"

belki bu dize başka bir şiirde, başka bir kontekste yerini bulurdu. Ancak, burada olmamış. Şiriin genel akışına çok ters.

Sonuç: Müşir Fuat, uzun zamandır cemaate yollanan en iyi şiire imza atmış. Merakla yenilerini bekliyorum.

Selam ve dua.

Ve Cemaatten Biri Coşar...

Hızını alamaz da döktürür kelimeleri...
Kelimeler ki ne yana gideceği belli olmaz bazen, sürükler insanı...
Ya sonra ne olur?..

Saklı olanları açığa çıkaran, açıkta olanları gizleyen gibi midir?
Sabahı zor etmek marifet midir, kolay edilen sabahlar nerededir?
Güvercinler kelimelerle kirletilebilir mi?
Moderne post geçirmekten maksat, şiire erotizm mi giydirmektir?
Sevişmek işteş bir fiil olmaktan ne zaman çıkmıştır?
Şizofren olmak bir ayrıcalık mıdır?

Hayır yani, merakımı celbetti, soruyorum...

Selamlarımla...

... Mutluluk anlamaktır ...

Bu edebi mi?

Bu şiiri! okurken upuzun bir devrik cümleyi okur gibi hissettim kendi mi?Şiir konusunda bildiğim tek şey okumaktır,yorum yazmak haddime bile değil dedim ama dayanamadım.Benim okuduğum şiirlerde bi anlam oluyor.Hatta ben anlamı direk verenide beğenmiyorum açıkçası.Anlamı sezdirmeli bence şiir.Hani insan 'işte bak burda şuna atıfta bulunmuş' demeli,insan bir şey keşfetmiş gibi olmalı bence şiir okurken.Şimdi bu şiirin yazarı öfkeli mi,sevinçli mi,hüzünlü mü? Bence biraz kafası karışık.

Ben sevişmek kelimesine cinsel anlam yüklemeyi sevmiyorum ama burda bunu da hissettim. Bence şiirde de ahlaklı olmak gerek.

ah Türkçem, güzel Türkçem

Önce Türkçe bileceksin. Bu şart. Yoksa derdini falan anlatamazsın. Çok özür dilerim; ama şiirden anlamak için de, şiiri okumak için de, yorumlamak için de önce Türkçe bilmek gerekiyor. Yorumuzun Türkçesi o kadar kötü ki, inanın, yorumuzun ciddiye alınacak hiç bir tarafını bırakmıyor. Türkçe'yi doğru kullanmayı bilseydiniz, sanırım siz yorumunuzda şunları söyleyecektiniz:

"Bu şiiri okurken upuzun bir devrik cümleyi okur gibi hissettim kendimi. Şiir konusunda bildiğim tek husus okumaktır. Yorum yazmak haddime bile değil; ama dayanamadım. Benim okuduğum şiirlerde bir anlam olmalı. Hatta ben, anlamı direkt (doğrudan anlamında direkt) veren şiirleri de beğenmiyorum. Anlamı sezdirmeli bence şiir. Hani insan "işte bak burda şuna atıfta bulunmuş" demeli. İnsan bir şey keşfetmiş gibi olmalı bence şiir okurken. Şimdi bu şiirin yazarı öfkeli mi, sevinçli mi, hüzünlü mü? Bence biraz kafası karışık.

Ben 'sevişmek' kelimesine cinsel anlam yüklemeyi sevmiyorum; ama böyle bir anlam var buradaki 'sevişmek' kelimesinde. Bence şiirde de ahlaklı olmak gerekiyor."

Kaan Bey, sadece size ve şahsınıza yöneltilmiş bir eleştiri değildir bu. Önce kendini "Türkçe" olarak ifade etmeyi öğrenmeli insan. Sonra yoruma, eleştiriye falan da sıra gelir elbet.

Selam ve dua...

haklısınız

Ne yalan söyleyeyim haklısınız. Söylemek istediğimi benden daha iyi söylemişsiniz. "Şiir konusunda bildiğim tek şey okumaktır" derken Türkçe hususundaki zayıflığımı da kastetmiştim.Tabi alınmadım eleştirinize. Hatta çok mutlu oldum. Allah razı olsun. Bu site üyeleriyle ve konularıyla beni çok aşıyor gerçekten. O yüzden seviyorum bu siteyi. Sayenizde bir şeyler öğreneceğiz inşallah. Hatta bu yönümü geliştirmem için tavsiyelerinize ve sert eleştirilerinize açığım ve bunları yaparsanız minnet duyarım. Yukarıda ki şiiri sevmedim gerçekten de ama bu şairi aşağılama babından bir tavır değil. Herhalde şiir yazabilecek bir kabiliyette olsaydım daha düzgün cümleler kurardım. O yüzden yazan abim yanlış anlamasın. Ben sadece şiiri çok anlamsız buldum ve bir şeyler yazmak istedim. Neyse eleştiri çok hoşuma gitti. Hatta inanın moralim bugün o kadar bozuktu ki, şu an biraz ferahladım.

"Dil varlığın evidir", o halde...

İsmail Kılıçarslan'ın Türkçe konusundaki eleştirilerini önemsememiz gerekir. Bunu yazdıklarımıza yansıtmamız gerekir. Bazı şeyleri daha tümüyle öğrenmemiş olsak da eğer öğrenmek cehdindeysek bu da iyi. Bazı değerli yorumcuların dilimizin değerine zarar vererek yazdığını da görüyoruz.
Yorum yazarken noktalama işaretlerine dikkat etmemek, noktadan sonra büyük harfle başlamamak, yani sürekli bilerek başlamamak falan.. bunlar önemsiz görülemez bence. Ha bir öykü yazmışsın, orada noktalama işaretlerine falan dikkat etmişsin ha burada bir yorum yazmışsın. Bence çok fark yok. Dikkat aynı oranda dağılmalıdır. Şiirdeki kullanımlar ayrı tabi.
Türkçenin geldiği durum, birilerinin kullandığı Türkçenin geldiği/getirildiği durum çok vahim, öyle değil mi? Zaten Arapça bilmediğimiz için(en azından belli bir seviyede bilmediğimiz için) Türkçeyi yeterli düzeyde konuşamıyoruz. Yani, en azından ben yaşıyorum bu sorunu. Dilin bu boyutu bir yana bir de bizim tembelliğimiz...
Dilimizdeki bozulmanın şiddeti nerelere vardı! Of mu diyelim af mı diyelim?
Türkçe çok güzel bir sevgili; ama aşık çok vefasız.
Bizlerin, Müslümanlar olarak bizlerin, bu konuda daha hassas olması gerekir. Hatalarımızı düzeltmek gayretinde olmalıyız. Mesela küçük(aslında büyük) bir örnek; sözlük okumalıyız.
Türkçenin karekterine, haysiyetine, onuruna sahip çıkmalıyız. "Dilini koruyamayan hiçbir şeyini koruyamaz" sözünün ciddiyetini, kaygısını üzerimizde taşıyarak; Heidegger'in "Dil varlığın evidir" sözünün anlamlarını üzerimizde taşıyarak; Atatürk'ün "Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene!" sözünün güzelliğini kavrayarak Türkçemizi kullanalım!
Japonya'nın bugün ilimde, teknikte bu denli ileride olmasında dillerinin tahrif olmasına izin vermemelerinin, dillerini ciddi bir çabayla korumalarının/geliştirmelerinin ne kadar önemli olduğunu istersek görebiliriz!
Notlar:
-SMS falan gönderirken 'tmm' kısaltması yerine 'ok' kısaltmasını kullananları, hoşçakal falan demek yerine 'bye' kelimesini kullananları v.s.(onların evinin bacasından su damlıyor, evlerinin en üst katı da yok!, gökyüzünü göremezler, ya da çapraz görürler) uyaralım. Gavurlar bizim bazı özel adlarımızı bile(insan isimleri gibi) kolay telaffuz etmek için kendi dillerindeki harflere göre yazarken, bizdeki bu önemsemezlik için yapacağımız şeyler olmalı. Var. Yapalım. Hadi yapalım!
-Eğer benim yukarıda yazdıklarımda bulunan hataları(varsa) yazıp da, "bağırana bak, kendisi sanki çok biliyor" gibisinden bir cevap yazmayı düşünen olursa, ona "Yoksa yazdıklarımı anlamadın mı?" derim.
Türkçeyi; göğsünde nişan gibi, (hatta) parmağında yüzük gibi(bunlar biraz büyük oluyor), yüzünde(gözlerinde mi demeliydim?) gözlük gibi, eee.. -insanın üzerine taktığı başka bir şey gelmedi aklıma-, yani onu üzerinde göstererek taşıyanlara, yaşamak gibi taşıyanlara selam olsun!
-Buraya aleyküm selam yazabilmeyi isterdim...
-Ha bir de, "onlar" başlarını pencereden uzatıp göğü seyredebilirler, dümdüz bakabilirler. Dizi izlemekten vakitleri kaldıysa arada bir göğe baksınlar. Yani daha ölmediler, göğü görebiliyorlar ("-ki ölüm göğü görememektir-" demiştim).
Göğü görsünler, "işaret çocuklarını" seyretsinler. Ne diyeyim, seyretsinler; hayır hayır seyretmesinler izlesinler.
Neyse söz uzadı bayağı. Söz üretmekten laf yapmaya kaymadan kaçayım...

Beyaz Bayrak!

Geçenlerde bana verdiğiniz Türkçe dersi için Allah sizden razı ve hoşnut olsun inşallah. Artık daha düzgün ve daha uzun cümleler kurabiliyorum Lakin bir istirhamım var ki; bana cevap verirseniz sevineceğim. İşte Sorum:
Yazılarım ve şiirlerim kimse beğenmese de bana göre şiirdir ve yazıdır, ancak eleştiriler yine de çok önemli. Öz Türkçe kullanıyorum, beğenilmiyor, aynı yazıyı kelimelere "iğne oyası" ile işleyerek yazıyorum beğeni alıyor. Güzel Türkçe tanımınız nedir? İmla mı, anlam mı, sade kelimelerle güzel anlamları aktarabilecek cümleler kurabilmek mi?

Saygı ve Dua ile...

Katil İsrail, Dünya Seni Sevmiyor!Killer Israel, The World Hates You!//YEN!LG!
Korkut; Kamil Yeşil'in öğrencisidir!

Yazık ki dil bilimci değilim

Selam ile.

Ben bir dilbilimci değilim. Kolejde okurken sayın İbrahim Çelik'ten, sayın Mustafa Muharrem'den ve sayın Taha Çağlaroğlu'ndan aldığım nefis Türkçe derslerini saymazsam, Türkçe hakkında derinlemesine bir bilgiye sahip olduğum söylenemez. Dolayısıyla yazacaklarım ancak son derece "öznel" (kimileri "subjektif", kimileri "kişisel", kimileri "zatî" demeyi tercih ediyorlar) satırlardan ibaret olacak. Bu konuda mesela Nadir Marmara kardeşimin söz almasını, mesela Metah Çakko'nun söz almasını tercih ederim. Gene de ben, bu meselede düşündüklerimi söyleyebilirim. Zihinsel bir kolaylık olarak da maddelemeyi tercih ediyorum:

1.Bence Türkçe, öncelikle ve elbette Türkçe'nin kurallarını ve yazım ilkelerini iyice öğrenerek; ayrıca bol sayıda edebi metin okuyarak gelişebilir.

2.Bence her dil, organik bir yapı arzeder ve gelişmeye açıktır. Ancak, dili geliştiren husus, sokakta konuşulan, bakkaldan peynir isterken kullandığımız "gündelik dil" ile ölçülemez. Dili geliştiren, o dilde yazılan metinlerdir. Edebiyattır yani. Dolayısıyla, "gündelik dilin doğru düzgün olması" meselesini çok önemsememe rağmen, aslolanın "yazı dili" olduğunu düşünmüşümdür hep. Bu noktada, gündelik dili çok bozuk olan, ancak "yazı dili" son derece gelişmiş bir çok insan tanıdım.

3.Gene bence "öztürkçe, Osmanlıca Türkçesi, İstanbul Türkçesi, bilmem ne Türkçesi" gibi tanımlamaları bir kenara bırakıp Türkçe etrafında toplanmamız gerekir. Yavuz Bülent Bakiler'in "Türkçeyi -sala bindirip -sele verdiler" türünden sızlanmaları bana çok saçma gelmiştir öteden beri. "-sel ya da -sal ekiyle" kelime yapabilmek, bir Türkçe kuralıdır. Yani ayıp bir şey değildir. Aslolan, o kelimenin Türkçe edebiyat içerisinde kendine bir yer bulup bulamayacağıdır. "Cinsel" kelimesi yerleşmiştir mesela dilimize, ancak, nerdeyse aynı seslenişe sahip olan "Dinsel" kelimesi yerleşememiştir. bundan bahsediyorum dile "organizma" derken. Ha keza, Feyza Hepçilingirler'in "yetişin Türkçe elden gidiyor" çığlıkları da beyhudedir bana kalırsa.

Kadir Mısıroğlu diye biri vardır. Onun, "Bin Uydurma Kelimeyi Boykot" kitabı vardır. (İlahiyattaki faşo edebiyatçımız zorla okutmaya kalkmıştı da arıza çıkarmıştım) orada Mısıroğlu "yanıt" kelimesini uydurma bularak yerine "cevap" kelimesini önermekteydi. Oysa, "yanıt", Kaşgarlı Mahmut'tan bu yana kullanılan Türkçe bir kelimedir. Tecim, onat, bilmem ne. Liste uzun.

İsmet Özel "duygular paketlenmiş, tecime elverişli" derken, Türkçe'nin en âlâsını ortaya koymaktadır örneğin. Dolayısıyla, Türkçe'yi şubelere bölüp "öz", "hakiki", "essah" gibi kategorilere ayırmak çok saçmadır. O dille edebiyat yapabiliyorsanız, kullandığınız kelimeler de yerli yerine oturuyorsa Türkçe'nin içindesinizdir. Hani Nihat Genç, Hakkı Devrim'e "hayatın boyunca sadece ansiklopedi tashih ettin; erkeksen o dille edebiyat yapsana" demişti ya. Mesele biraz da budur.

Ha, şurası da var. Yazarken ya da konuşurken Arapça'dan, Farsça'dan dilimize geçen kelimelere ağırlık verebilir insan. Ya da "öztürkçe" denilen merete. Bu tamamen, dile kurabildiğiniz hakimiyetle ilgili bir durumdur.

4.Sözlük okumak çok önemli bir şeydir. Ferit Develioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe sözlüğü bana pek çok kelime ve kavram öğretmiştir. Hulki Aktunç'un Büyük Argo Sözlüğü de öyle ama. Yani, Türk Argosundan da, Osmanlıca sözlükten de öğrenilebilecek çok önemli bir dil zevki vardır. Hele kuralları iyice öğrenirseniz, Türkçe en güzel haliyle "kötü yazılmış metinlerden" öğrenilir. İnanın bana. Dolayısıyla ben, dilde "muhafazakarlık" yapıp, "sağcılık" yapıp "dili fanus içine almaya çalışan" mantıkla Türkçe'nin başının hoş olmadığını düşünüyorum. Burada "muhafazakar" ve "sağcı" kavramlarını "kavramsal" anlamda kullandığımı söylememe bilmem gerek var mı? Yani, bir Osmanlıcı ile bir Sosyal Demokrat, bu kavramsal noktada aynı yere düşebilmektedirler. Dili "öztükçe"den temizlemeye çalışmakla "Osmanlıcadan" temizlemeye çalışmak aynı yanlış kapıya çıkacak iki yoldur. Biri Nuri Pakdil'i, diğeri Sezai Karakoç'u ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Salaklıktır.

Şimdilik bu kadar yetsin.

Türkçe konuşmak, Türkçe hakkında konuşmak bana hep iyi gelmiştir.

Selam ve dua.

İnsanın "Dil"i Diliyle Aynıdır

İsmail kardeş,
Ben dilbilimci değilim; dil okuyan, dilci olmaya çalışan biriyim. İnşallah dilbilimci olurum. :)
Sen de iyi ki dilci değilsin, bir de olsan herhalde Talat TEKİN'i(Özlem Tekin'in babası*kimileri ancak böyle tanır diye yazdım) falan aşardın... Çok yerinde cevaplar... Ama benim de ekleyeceklerim var:

1- Ey Türkçeye "sığ" diyenler, dinleyin: İki çeşit dil vardır. Birincisi "enlemesine diller", ikincisi "derinlemesine diller"...
Birinci öbekteki enlemesine dillerde çok kelime vardır. Anlatmak istediğinize, aşağı yukarı uyan bir kelime bulursunuz. Ancak bir dilde çok kelime olması o dilin zenginliğini değil aksine kısırlığını gösterir. Çünkü çok farklı seçeneğiniz olmaz o sözcükten başka...
Ama Türkçe gibi az kelimeye sahip olan "derinlemesine diller"de sınır yoktur. İstediğiniz kelimeyi istediğiniz anlamda kullanabilirsiniz. Halk arasında "Türkçe işte; nereye çekersen oraya gidiyor" denilen durum budur. Şimdi, "Az sözcükle anlatmak ve mecaz yoluyla her kelimeyi her anlamada kullanmak o dilin gücünü mü gösterir?" diyorsanız şu soruyu cevaplayınız: Atasözleri ve deyimler neden bin yıllardır ayakta kalmıştır? Az sözcükte çok anlam içerdiklerinden ve mecazi anlatımda olduklarından....
Bu durumda Türkçe gibi derinlemesine olan diller daha zengindir. Bu gibi dilleri kullanma gücü, hayal gücünüzle doğru orantılıdır. Hayal gücünüz zenginse -sizin- kullandığınız dil de zengin olur. Dil ne yapsın siz yeteneksizseniz...

2- İsmail'in, Nadir'in ve diğer çabalayan arkadaşların demek istedikleri kabaca şudur: Dil "canlı" bir varlıktır. Dışarıdan ne kadar müdahale yapılırsa yapılsın o kendi bildiğince ilerler... Örneğin: bilgisayar...İlkin "kompütür" deniyordu ama kendini yeniledi dil... Şimdilerde yerleşen iki kelime daha: dillendirmek, sezinlemek... İkisi de gayet güzel iki kelime... Bunlar da yerleşecektir...

3- Kimsenin eski kelimeler kaldırılsın dediği yok.. Ama "yer"siz kullanıma karşıyız. "korusun" demek yerine "muhafaza etsin" demek, "savunmak" dururken "müdafa"yı kullanmak niye?
Bakın size -Türkçe, küçücük bir "ek"in bile gücünü gösteren bir örnek olacak bu- eş anlamlı gibi görünen üç kelime sunacağım:kalp, yürek, gönül... Bunların üçüne de (-siz) eki getirelim. kalp-siz(duygusuz, acımasız), yürek-siz(korkak), gönül-süz(isteksiz)... Şimdi bu üçü aynı mı! Hayır... Yerinde kullanılan her sözcük kabulümüzdür. Yazımda "müdahale" kelimesi geçmiştir örneğin... Yerincedir.

4- "Muammay-ı müşk'ül-küşa" demektense "postmodernist" demek daha gerçekçidir. Kullanımdadır ve hayatta bir karşılığı vardır. Türkçeyi, Arapça ve Farsça tamlamalara boğmak, şimdilerde sıklıkla şikayetçi olduğumuz "yabancı tabela kullanma"yla eş değerdir. Üstelik Türkçe, o dillerden sözcük alınca -çoklukla- hem anlam hem söyleyiş olarak onu değiştirir, Türkçeleştirir: İkisi de aşağı yukarı "çocuk" anlamına gelen "velet" ve "ibne"(kız çocuğu) sözcüklerinin dilimizdeki anlamları açıktır.

5- "Atlıların Önde Gideni"ndeki bir yorumuna (yormaktan yorum) "Biz edebiyat tarihçileri..." diye başlayan ve "o sivri benim" diyerek sivri bir çıkış yapan ve sivri(keskin demek) zekalı Kamil Yeşil'in(?) öğrencisi Korkut Efekan, bir başka yorumunda ise; İsmail'in artık kalıplaşmış dil derslerinden nispeten kısa bir tanesinden :) nasiplenince beyaz bayrak çekiyor. Soruyorum: Dil bilmeden edebiyat olur mu? Kaldı ki edebiyat tarihi... Bu olsa olsa tarihin edebiyatını yapmak olur. Sayın Efekan, bu "Tarih Edebiyatı" eğitimi hangi üniversitede ve hangi seviyede verilmektedir?

6- Kökenbilim(etimoloji) başta olmak üzere Türk diline olan hastalıklı ilgim ve bu alanda devam eden yüksek lisansıma karşın söze hiç "biz dilbilimciler..." diye ağız dolusu başlayamadım doğrusu... Ama merak edenlere yazayım hocalarımı, dört bucaktan ve kitaptan ilim getiren mahşerin dört atlısını: Prof.Dr.Birol Emil (Yeni Edebiyat-Mehmet Kaplan'ın öğrencisi), Prof.Dr.Tahir Üzgör (Eski Edebiyat-Gölpınarlı'nın öğrencisi, Hatta "Atlıların Önde Gideni" yazısında adı geçen Doç.Dr.Rahşan Gürel de Tahir hocanının öğrencisidir), Prof.Dr. Mustafa S. Kaçalin (Kökenbilim,Dilbilim-Türkiye'de ilk ve tek bence o yüzden hocası yok; doğrudan o hoca), Prof.Dr. Emine Gürsoy-Naskali(Dil Felsefesi,Türk Dünyası- Türkiyat'ın başkanı, Celal Bayar'ın torunu*magazinel arkadaşlar için...:) ....... Diğerlerini saymayacağım bile.. Bunları yazışımdaki sebep övünmek değildir asla! Sadece "işkembe-i kübra"dan konuşmadığım biline istiyorum...

7-Türk dilini, edebiyat yapmaya yeterli görmeyenlerin; bu konuda iyi bir örnek olduğuna inandığım şu yazı üzerinden beni ve bu konuyu eleştirmelerini bekliyorum:
http://www.cemaat.com/?q=node/2424

8- Türk dilince "Bilen gelsin işte meydan" diyenler, Yunuslar, Hacı Bektaşi Veliler, Ahmet Yeseviler, üçler, yediler, kırklar aşkına, hu diyelim erenler: Huuu!

vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!

birkaç yorum

1) "ancak bir dilde çok kelime olması o dilin zenginliğini değil aksine kısırlığını gösterir."

Arapça gibi arslan kavramı için bile 4000 kelime barındıran bir lisanın kısır olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Oysaki etimolojik anlamda incelenmeye en kaydadeğer dil, Latince'nin yanısıra Arapça'dır. Arapça'da milyondan fazla kelimenin bulunması, onları açık istiare yapmaktan alıkoymuş mudur? Bunu örneklendirmek istiyorum. "Mazmûn" kelimesi, "zımn" kökünden gelir ve "saklı" anlamını taşır. Mazmûn kelimesi için lügatte 27 karşılık bulursunuz. Bunlardan bir tanesi "sırr-ı ekber" yahut "secretum tegendum" olarak tabir edilen, ve beyazid-i bestami'nin "o sırra çalışarak ulaşamazsınız; ancak ona ulaşanlar, çalışmış olanlardır" cümlesinde mevzubahis edilen, "varlığından haberdar olduğumuz ancak niteliğini bilemediğimiz sır" karşılığıdır. Bu sırrın tanımından yola çıkılarak, yani istiare sanatı kullanılarak, mazmun kelimesi "hamile deve" için de kullanılmıştır. Nasıl ki hamile devenin karnında bir yavru devenin "varlığından" haberdar oluruz ve fakat onun "niteliği" hakkında bir fikrimiz yoktur; aynen öyle de sırr-ı ekberin yalnızca varlığından haberdarızdır (yahut mütevatir mistik bilgilerle buna inanırız, sezgilerimize güveniriz) ve fakat onun niteliğinden habersizizdir. Şimdi, Arapça gibi en fazla kelimeye sahip bir lisanı kullananların, ortaya koydukları bu istiare için ne söyleyebilirsiniz? Bunu olsa olsa Arapların içindeki akıllı adamların hayal gücüne, yahut şiire verdikleri önemden dolayı kelimelerin kazandıkları mecazi anlamlara verebilirsiniz, ki genelleyici cümlenizde ifade ettiğiniz "kısırlık", o lisanı kullananlara isabet etmediği için, yanıldığınız ortaya çıkar. Ancak yine de, az kelime ve çok hayal gücüyle zengin bir atasözü ve deyimler dünyasına sahip olabileceğimiz hususundaki görüşünüze ben de katılıyorum.

2) Dil canlı bir varlıktır ancak ruhsal bir yaşamı yoktur. Ruhsal bir yaşamın olması ve "bildiğince hareket edebilmesi" için devingen olması gerekir. Oysaki dil devingen değil değişkendir. "dışardan ne kadar müdahale edilirse edilsin" cümlesi, iradeyi fazlasıyla arka plana atan bir düşüncenin ürünü. Elbette dilin sahipleri biziz, biz yani sinir hücrelerimiz, sinapslarımız arasındaki elektriksel yoğunlaşma, varlığından bahsedilen misal alemine açık dimağlarımız ve ruhlarımız. Ancak nedense "müdahalenin yersiz" olacağından dem vurmanız, dil ile aramdaki münasebeti gözden geçirmeme sebep oldu. Gözden geçiriyordum, ki aklıma Marx'ın şu cümlesi geldi : "insanın gerçek doğası, toplumsal ilişkilerinin bütünüdür". Marx, insanın doğasını üretim biçiminin ve onun bu sistemdeki yerinin belirleyeceğini söylüyordu. Ruhsal bir yaşama sahip olan insanın doğasını değiştirebilmenin, örgütlenerek meyvasını verecek bir toplumsal bilinçten geçtiğini öngören marx'ın "yetersiz görüşünü", sizin "dili müdahaleye mahal bırakmayacak canlı bir varlık" olarak görmenizden ayırtedemiyorum. Bu ayrı bir başlık altında da tartışılabilir, ancak bir yaprağın ağacından düşerken etkisinde kaldığı 15 fiziksel kuvvete mukabil, dilin müdahalesiz ilerleyişini öngörmek sadece ve sadece "ufkunun geniş olduğunu sanan veya gerçekten ufku geniş olan birtakım insanların, ideallerindeki dilin ufkuna erişememiş kitlelerin varlığından muzdarip" olmasından ve bunun beraberinde getirdiği çaresizliktendir

Diğer maddeler hakkında yorum yazmayacağım, zira ya katılıyorum ya da ekleyecek bir şeyim olduğuna inanmıyorum. Ben de bir dilbilimci değilim, ve de burda "hatalı" olduğunu gördüğüm (yahut hatalı olduğuna inandığım) birkaç hususa kendimce değinmekte bir mahsur görmedim. İsmail Bey'in söylemlerinde de eleştirilecek birkaç söylem vardı, ancak bu dar vakitte bu yorum üzerinden bir noktaya varmayı hedefledim.

Saygılar.

Kökler-TDK

Birincisinde "kök"leri, ikincisinde TDK'nın eskiden yaptıklarını demek istemiştim:

1- Arapçada "arslan" adını (kavram değil) karşılayan 4000 kelimeden birini bile söylemeyip Türkçe olan "arslan"ı yazmış olmanız beni sevindirdi. Demek ki "Bir Türkçe kelime 4000 Arapça'ya bedeldir." :) Şaka bir yana bu bir yanılsamadır bence... Çünkü kök başka, türemiş kelime başka, deyim veya atasözleri bambaşka şeylerdir... (Bu arada "şey" "eşya" kelimesinin tekili olup "nesne" anlamındadır, hani bazıları çıkıp "şey" demek hitabette hatadır der ya, aklıma geldi söyledim) Bana arslan(Türkçe), şir(Farsça) adının Arapçasını (Arapça'da ne diyorlarsa artık? aaa! yok mu?!) ve bu hayvanın adını karşılayan -o bahsettiğiniz 4000 kelimeyi istemiyorum, zekatını 40'da 1'ini verin yeter:)- sadece 100 kelime bulabilir misiniz? "Arslan"dan türemiş kelimeler demek istemiyorum. Çünkü ben de aynı şeyi Türkçe'de uygulayabilirim. Addan ad ve addan fiil yapan ne kadar ek varsa -ki çok var- "arslan" kelimesine getiririm. Benim demek istediğim Arapçada "arslan" demek olan kaç kelime var? Genelde buna "deve" örneği verirler Arapça'yı savunanlar(sensin demek değil bu)... Yok işte "Bir yaşındakine bilmem ne derler, iki yaşındakine bilmem ne derler.." Derler. Ama bu olağan bir şeydir. Hangi ulus hangi hayvanla veya neyle uğraşmışsa o alandaki kelimesini çoğaltmış, bir anlamda yoğaltmıştır. Bu Türkçe'de de var... "At"ların rengi ile ilgili (doru, kır..), yaşı ve cinsiyetiyle ilgili (aygır, beygir, kısrak, tay..) tarama sözlüklerinde yüzlerce(4000 çok be abi, bence üfürmüşler kulağına:) sözcük bulunabilir. (Kuzu, toklu, şişek, koç, koyun...da buna örnektir) Aynı durum Türk dilinde, hayvancılıkla ilgili sözcükler için de geçerlidir.

2- "Dil canlıdır, müdahale kabul etmez" derken, bunu öznel değil toplumsal etkileşim bakımından söylemek istedim. Yoksa elbette kişinin ne konuşacağı kendine kalmış bir olaydır. Bireylerin kendi konuşmalarını değil, TDK'nın o temcit pilavı gibi söylenegelen "çokoturgaçlıgötürgeç" tarzı müdahalelerini demek istemiştim.. Örneğin, her ne kadar TDK "mail" yerine "elmek" ("elektronik mektup"un kısaltımı) kelimesini önerdiyse de bunun kullanılıp kullanılmayacağı toplumsal kabule kalmıştır.
Canlılığı da kullanımla orantılıdır.
Bunculayın şeylerdir demek istediklerim...
Teşekkürler ederim...
ESENLİKLE ve ŞENLİKLE...
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!

birkaç yorum

1) Arapça'da, arslan adını karşılayan 4000 kelimenin varolduğunu, faruk timurtaş'ın "uydurma olan ve olmayan türkçe kelimeler" isimli eserinde okumuştum. Timurtaş, bu kelimelerin birbirinden türemiş kelimelerin olduğunu ifade etmiyordu. Farklı yörelerdeki isimlendirmelerin neticesi olduğunu ifade ediyordu. Yani kuzey bölgesinde "hamdım, piştim, şiştim " denirken, güney bölgesinde "sağım, solum, sobe" isimleriyle anılıyor olabilir ve lügate "hamdım, solum, piştim, sağım, şiştim, sobe" kelimelerinin hepsi birden giriverebiliyor. Öte yandan, bilenler hepsini bildiği gibi, sıklıkla kullandıkları da kendi yörelerine ait olanları. Şu an hangi sahabeden rivayet edildi hatırlayamıyorum, ancak şöyle bir hadis vardı : Efendimiz, ashabdan birine hançer getirmesini söylüyor. Sahabe "anlamadım ya Resulallah" diyor. Sonra Efendimiz aynı sahabeye hançeri karşılayan başka bir kelimeyle hançeri getirmesini söylüyor. Sahabe yine anlamıyor. Ve sonunda Efendimiz hançeri karşılayan başka bir kelimeyle hançeri getirmesini söylediğinde, Sahabe bu kez anlıyor (ve sanırsam getiriyordur).

Peki bu bir zenginlik midir? Ya da mesela babanın kız kardeşi anlamına gelen "hala" kelimesi için farklı yörelerde "eme, bibi.." gibi farklı kelimelerin kullanılıyor olması bir zenginlik midir? Zaten bunun bir zenginlik unsuru teşkil edip etmediği hakkında değil, bunca kelimenin arasında istiare sanatının sıklıkla kullanılmasının zenginliğe delâlet edebileceği hakkında birkaç cümle sarfetmiştim.

2) "çokoturaçlıgötürgeç" gibi traji-komik kelimelerin TDK tarafından hazırlanmadığını söylemeliyim. Birkaç sene evvel okuldaki Türkçe topluluğuyla beraber ziyaret ettiğimiz TDK yetkilileri de, bunun "pasif olduğuna inanılan ve inandırılmak istenilen TDK'ya karşı sürdürülen müstehzi politikanın bir ürünü" olduğunu söylediler, ki hala söylenilegeldiğine göre, bu politika epey bir iş görmüş ve hala bu kelimeler söylenegeliyor. Bu da ayrı bir başlığın tartışma konusu.

İmza : Arslan Zekatvermez:)

Arslanın iyi cinsi

Metah bey arslanın iyisine arapçada usame denir bildiğim kadarıyla.İyi cins arslan yani.
Biliyorsunuz çiğ et ve kirli yün gibi hayvancılık bahsinden haberdarımdır.Fakat sizde bir besi damı kuracak kadar biliyorsunuz.Öyle birşey yaparsanız şirpençe hastalığına aman dikkat.Yalnız bu TDK beni biraz sıktı bu sebepten. Deyimler falan kalkarsa ben lal oldum demektir.
Harmandan ses çıkmadı. Herhalde İstanbul sizi ağırlayacak.Çiçek gönderilmemesi için rica edilmiyorsa çiçek gönderebilirim.

Dil Belası

Sevgili İsmail dostum. Öncelikle, dil konusunda beni adres göstermen şahsım için onur ve gurur vericidir. Böyle bir saygınlığı bendenize atfetmen abartı olsa da güzel. Türkçeyle ilgili maddeler halinde sıraladığın görüşlere içtenlikle katılıyorum. Ama haddim olmadan bazı açıklamalarda bulunmak isterim. Yorumun uzun olması dolayısıyla da bu yazıyı yorumunuzun altına girerek sutunu daraltmak istemediğimi de belirteyim.
1. "Bence Türkçe, öncelikle ve elbette Türkçe'nin kurallarını ve yazım ilkelerini iyice öğrenerek; ayrıca bol sayıda edebi metin okuyarak gelişebilir" - demişsiniz. Ki çok doğrudur. Ama burada bir husus bulunmaktadır. Bilindiği gibi, Türkçe kendi dil ve gramer kuralları tespit edilerek öğretilen bir dil değildir ve olmamıştır da. İlk defa Türkçenin piri Kaşgarlı Mahmut, Türkçeyi Arapça dil kurallarına göre tasnif etti ve bu XIX. Yüzyılın sonlarına kadar böyle geldi. XIX. Yüzyılda Türkçe Batı dillerinin gramer kurallarına göre oluşturulmaya ve öğrenilmeye başlanıldı. Bu alanda Derbentli Türk bilgin Mirza Kazım Bek (ki kendisi Batılı Türkologların hocalık yapmıştır) 1842'de "Türk-Tatar Dillerinin Grameri" adlı eseriyle ilk modernist girişimde bulunmuş, onu Osmanlı'da Ahmet Cevdet Paşa ve Mehmet Fuat (Kava'id-i Türkiyye, 1875), Ali Nazîma (Muhtasar Lisan-ı Osmanî, 1884) ve Ahmed Ramiz Paşa (Emsile-i Türkiyye) devam ettirmişlerdir. Yani, Türkçe bir dil olarak kendi dilbilimsel yapısı ve kuralları temel alınarak kurgulanmış bir dil değildir. Bu yüzden de dilimizin yazınsal anlamda farklı şekil ve görüntü almasına şaşmamak gerekmektedir. Şu haliyle dilimizin temelleri, Tercüme Odasında (1830) çalışan Türkçe ve Batı dillerinden birini bilen Yunanlı ve Ermeni tercumanların çabalarıyla oluşmuş ve yeni eklemelerle geleceğe doğru kıvrılıp gitmektedir. Yani Türkçedeki temel sorun eski kelimeleri atıp yeni kelmeler tercih etmek değil, bizzat gramer sorunudur.

2. maddeye gelince, Türkçe diğer dillerden farklı olarak ifade anlamında olmasa da konuşma anlamında çok basittir. 100 Türkçe kelime ezberleyerek konuşulabilir. Ancak İngilizcede bu sayı 3000'e, Slav dillerinde ise 1000'e kadar çıkmaktadır. Türkiye'de günlük gazete ve televizyonlarda konuşulan azami kelime sayısı 400-600 arasında değişmektedir. Türkçe kelime haznesini bol tutarak yazan yazarların kullandığı kelime sayısı ise 3-4 bini aşmamktadır. Yani Türkçenin böyle bir kısır döngüsü bulunmaktadır. Bunun nedeni Türkçenin Almanca ve diğer dillerde olduğu gibi kökenbilgisi anlamında sözlüğünün hazırlanıp ve bu temel üzerinden hareket edilmemesidir.

3. maddeye gelince, eğer dilbilimsel yaklaşacak olursak Türk dilleri arasında iki uydurma dil bulunmaktadır: Biri Çağatayca, diğeri de Osmanlıca. Her ikisi de yazı dili olup, konuşma dili anlamında saray çevresi dışına çıkamamıştır. Her iki dil de devletin diplomatik yapısı içinden evrilerek kendine yer edinmiştir. Örneğin, bugün Türkiye insanına XVI. Yüzyıla kadarki Osmanlıca eserleri rahatlıkla okutabilirsiniz, ama 16 yüzyıldan Atatürk'ün Nutkun'da kullandığı dil de dahil olmakla yazılan metinleri okuyup anlamasını bekleyemeyiz. Çünkü gerçekten de 16. Yüzyıldan 1930'lara kadar Osmanlı yazı dili anlaşılması güç bir kelime ve gramer özellikleri göstermektedir. Bunun nedeni şudur: Safeviler İran'da hakimiyete gelince o dönemde halkın konuştuğu Türkçeyi resmi dil olarak kullanmaya başladılar. İdeolojileri gereği de İran'daki yerleşik Sünni ve bürokratik çevreyi yönetimden bertaraf ettiler. Bu zümre Şah İsmail karşısında Osmanlı sarayına sığındı. O denli ki, XVI. Yüzyılda Osmanlı için İran, Safevi ülkesi için de Turan benzetmesi yapılmaktaydı. Osmanlı yazılı metinlerini ciddi biçimde araştıranlar, Osmanlıcadaki Farsça ve Arapça kelimlerin yoğun biçimde XVI. Yüzyıldan itibaren kullanıldığını göreceklerdir. Yani Mısır ve Arap ülkelerinin Osmanlıya katılmasıyla ve İran'dan gelen soylu ailelerin Osmanlı sarayında yer edinmesiyle Türkçenin de yapısı değişti. Buna birde Tanzimatla birlikte Batı dillerindeki kelimelere karşılık Osmanlıca sözcükler uydurmak durumu eklenince içinden çıkılmaz bir hal aldı. Düşünebiliyormusunuz, "iktisat", "edebiyat" gibi kelimeler ilk kez XIX. Yüzyılda uydurma sözcükler olarak dilimize girmiştir. Bu sözcüklerin Arapça'da dahi kökenbilim anlamında temeli yoktur. Bunun gibi binlerce sözcükten söz ediyoruz. Mevcut hukuk dilimiz, 1880'lerden itibaren Batı yasalarının Düsturlar adı altında böyle bir dille tercüme edilmesi ve kullanılması üzerine kurulmuştur. Yani, sadeleştirme karşısında yer alan Osmanlıcayı zengin dil olarak görenlerin savundukları şey aslında cehaletin ta kendisidir. Söz konusu Y. B. Bakiler ve K. Mısırlıoğlu'nun Türkçe konusunda konumu budur aslında. Örneğin, sizinde belirttiğiniz gibi "yanıt"a karşılık "cevap" kullanılmasında ısrar eden Mısırlıoğlu, "yanıt" kelimesinin Karahanlı Türkçesninde "yanut" olarak kullanıldığını uydurma bir sözcük olmadığını bilmesi gerekirdi. Veya Yavuz Bülent Bakiler "ulus" kelimesinin uydurma olduğunu söylüyor. Ulus kelimesi, Türkçedir ve ilk biçimi "uluş"tur, Moğolcaya "ulus", oradan da yazı dilimize aynı biçimde ulus diye geçmiştir. Şimdi bu kelimeyi kullanan birine hemen Solçu damgası vurulmaktadır. Çok daha çirkini, Solçularda bu kelimeyi babalarının malı gibi tekeline almış bulunmaktalar. Oysa, bir doğruyu ortaya koymak amacımız varsa eğer, ulus için kullandığımız "millet" kelimesinin kendisi yanlıştır. Çünkü, "millet" sözcüğü kökeni değil, dinsel bir kesim için kullanılmaktadır ve Kur'an'da da bu anlamda kullanılmıştır ve kelimenin aslı da Aramicedir. Sıkça eleştirilen "sel/sal" eklerinin kullanılması konusunda size içtenlikle katılıyorum. Sevgili İsmail, şimdi "sel/sal" eklerini eleştirenlere ben, bu eklerin Osmanlıcada da olduğunu ve kullanıldığını söylersem her halde söyleyecek birşey bulamazlar. Örneğin, XVI. Yüzyıl Osmanlı metinlerinde "kumsal" sözcüğü geçer ve "sal" ekinin "kum"a eklenmesiyle üretilmiştir.

4. maddeye gelince sözlüklerin dildeki önemine yaptığınız vurgu çok doğrudur. Okurun şunu bilmesi gerek: bizim dille bağlantımız duygusaldır. Bir şeyi yazmak veya yazar olmak için dille duygunun ötesinde mantıksal bir bağlantı kurmak gerekmektedir. Çünkü dil, matematikten daha çok matematikseldir. En basitinden şunu söyleyelim: Roman anlamında Türkçenin bütün büyük kalemlerini dilsel olarak incelerseniz hepsi sınıfta kalır. Bu yüzden Dosto, Balzak gibi dile egemen bir romancımız yoktur. Nobel ödülü alan yazarlar sırf tasarladıkları kurgudan dolayı mı ödül almaktalar? Hayır, öncelikle kullandıkları dile bakılıyor. Dilsel olarak incelemeden geçtikten sonra roman değerine önem verilmektedir.

Öte ayndan sözlük anlamında Türkçe bugün bile en zayıf dil konumundadır. Burada birçok engel vardır. 1. İstanbul ağzının edebi dil olmasıdır. İstanbul ağzı kelime kazandırmak çok zordur. Bunun yerine Karaman ağzı temel alınmış olsaydı Türkçenin çok daha işlevsellik kazandığı görülecektir. 2. Türkçenin hâlâ bir etimolojik sözlüğü yoktur. 3. Anadolu ağızlarından yapılan kelimeleri içine alacak henüz bir Türkçe sözlük hazırlanmadı. Oysa, Anadolu ağzında binlerce yıldan beri kullanılan binlerce kelime bulunmaktadır. Almanlar nasıl felsefe dili oluşturdular? Almanya'nın köylerini karış karış gezerek ve sözcükleri derlemek sayesinde. Dostoyevski nasıl ortaya çıktı, Rusya'da "Narodnik"ler (Halkçıların) Slavyan köylerini gezip kelimeler derlemesi sayesinde. 4. Türkiye Türkçesinin zengin bir kaynağı var. VII. Yüzyıldan beri bu dilin yazılı kaynakları mevcut ve bu dil Türkiye dışında neredeyse dünyanın 3/1 kısmında konuşulmaktadır. Dünyanın bu kadar geniş coğrafyasına yayılmış ikinci bir dil bulamazsınız. Ayrıca, bu dil XIX. Yüzyıla kadar Hindistan'da, Mısır'da dahi kullanılmaktaydı. Kahire ve Lahor gibi kütüphanelerde çürümekte olan sözlüklerin sayısı Türkiye'de basılmış Türkçe sözüklerin iki katıdır. Bunlar dile kazandırılmalıdır. Bunu sadece TDK'dan bekleyemeyiz. TDK bunların bir çoğunu ortaya çıkardı. Ancak hiçbir edebiyatçı, roman yazarı, deneme ustası bu eserlerdeki Türkçeye itibar etmez. Çok daha ilginç bir şey söyleyeyim: Türkiye'de bütün yazarların ve edebiyatçıların eserlerini incelersek aralarında Türk dilini en sade ve Türkçe bakımından en zengin biçimde kullananın Aziz Nesin olduğunu görürsünüz. A. Nesin'in ideolojisi ve tutumu belli, ama adamın eserlenide Anadolu ağızlarından alınmış yüzlerce kelime bulunmaktadır. Dahası, Türkmenceden bile kelime almaktan ve bunu Türkçede kullanmaktan kaçınmamıştır.

Şimdi denile bilir ki, Türkiye'deki Türkçe ile Türkiye sınırları dışında kalan Türkçe arasında farklar vardır. Tamam bunu kabul ediyorum. Ama bu Türkiye dışındaki Türkçeden kelime alalım derken, onlar gibi konuşalım anlamına gelmez. Biz kendimize ait, Ana Türkçenin bir parçası olan dillerden kelime alıp kendi dilimizin kullanımına göre yararlanacağız. Örneğin, canımız su istediğinde "susadım" deriz, peki "çay" istediğinde bunu nasıl tek kelimeyle ifade edeceğiz? Oysa Orta Anadolu'nun bazı ağızlarında bunun için güzel bir kelime var: "çaysamak". Yani "çaysadım" diyeceğiz o zaman. "Çaysadım" demek mi daha kolay ve dil açısından daha uygun, yoksa "canım çay istiyor" demek mi? Şimdi "canım çay istiyor" ifadesini bir romancı olarak cümle içinde ifade ettiğiniz zaman kullanacağınız cümleyi iki cümle halinde tasarlamanız gerekmektedir. Çünkü bu ifadeyi tek bir tanım içinde sunmak zordur. Bu da yazıda bir kurguyu aşmak için dili daha uzun bir yoldan kullandığınız anlamına gelmektedir. Bütün bunları uzun uzun tartışmamız gerekmektedir. Benze mevcut Türkçenin durumu Türkçe açısından düşündüğümüzde en ideal seviyededir. Ancak bunun için bazı pratik yöntemleri kullanıp daha da geliştirile bilir. Türkçeyi korumak isteyenler, dilimize giren anlamsız reklam, teknik sözcüklerden muhafıza etmeliler. Bir de en önemlisi dili agolaştırıp kullananlara karşı çıkmalıyız. Örneğin, Avrupa Yakası dizinde Selin tiplemesinin kullandığı Türkçe agolaşmış bir dil konumundadır: "Var ya, kızım, oha falan oldum yani" tarzı özellikel liseli ve genç üniversiteli "havalı" kesimin kendilerin özgünlük kazandırmak tarzındaki dili kullanma biçimi Türkçe için daha büyük tehdit oluşturmaktadır. Çünkü bu tarz medyatik yapı kazandığından rahatça rağbet görebilir ve yaygınlaşabilir.

Burada dili kullanmak anlamında arzu eden yazarlara şu sözlüğü tavsiye ediyorum: Yeni Derleme Sözlüğü, TDK Yayınları.
Unutmayalım, yazarken hata yapılabilir, kelimeyi yanlış yazmak olanağı her zaman yüksektir, ancak dili kısır tutmamak gerekir. Çünkü yapılan hatalar giderilebilir, ama yazılan metine müdahalede bulunmak imkansızdır.

Son olarak, yazarlık taslayan veya yazar olmak isteyen Türkçeyi öğrenmek zorundadır. Bu Allah'ın emridir(!). İngilizce, Arapça, Fransızca ve diğer dilleri öğrenmek için 3-4 bin kelime ezbelemeyi, bir sürü külfete girmeyi göz önüne alanlar, Türkçede 1000 kelimeyi anlamlarıyla öğrenemediklerini hiçbir biçimde haklı gösteremezler. Ayrıca, Türkçe anamızın dilidir, anamızın namusundan sorumlu olmak için önce anamızı anlamalıyız. Ayrıca, dili bilmeyenler ve bu konuda bir tek çaba dahi göstermeyenler lütfen, Türkçe şöyledir, böyledir; Osmanlıca şöyleymiş böyleymiş (İsmail bu "söyle, böyleler" senin senaryona benzedi:)) gibisinden ucuz tasalanmalarda bulunma psikolojisini de terk etsinler.

Önemle Rica Olunur: bence site yönetimi "Bizim Zarifoğlumuz" yazı dizisi tarzında "Bizim Türkçemiz" başlığı altında bir dizi oluşturmalıdır. Ben bu konuda yazı anlamında gönüllü olduğumu belirtmek isterim. Sanırım, bu ihtiyaç ve aciliyet dışında kutsal bir görevdir de. Sevgili Şadan, Yusuf, İsmail ve diğer yönetici ve editörlerin bu konuyu düşünmelerini rica ediyorum.

Not: yorum için seçilen başlık XX. Yüzyılın başlarında yazılmış bir hikayenin adıdır. Maalesef yazarın ismi aklıma gelmedi.

Türkçe konuşuyoruz. Ne güzel!

İşte bu yahu. Bir meseleyi enine boyuna ve adam gibi tartışabilmeyi çok özlemişim.

Celal Mirza'ya, Korkut Efekan'a, Nadir Marmara'ya, Metah Çakko'ya, Kaan Coşkun'a ve tartışmaya katılmış/katılacak herkese teşekkürler.

"Türkçe anamızdır" lafına da bayıldım doğrusu. Mütehassis ettiniz beni Nadir Bey. Duygulandım.

Ayrıca da, "Benim Türkçem", "Benim Filistinim", "Benim Gazetem" ve benzeri yazı dizilerine bence de devam. İlla ki devam.

Selam ve dua.

Türkçeciler!

Ben de dilbilimci değilim (teamül oldu galiba bu ifade). Merak ettiğim bir husus/bir derdim var. Onu arzedip, cevabını talep edeceğim. Önce dilden ne anladığımı anlatmam gerekiyor. Ben dilin meramı ifade etmek için kullanılan fonksiyonel (araçsal mı desek) bir yapı olduğunu düşünüyorum/düşünmek istiyorum. Fakat herkesin benimle aynı fikirde olmama ihtimalini de konuşurken aklımdan çıkaramıyorum.
Konuya gireyim. Türkiye’de dilin politize edildiğini düşünüyorum. Her cenahın kendi kelimeleri var. Kullandığı kelimelerden insanların kimlerle oturup kalktığı hemen anlaşılıyor. Demekki beraber oturup kalkmaya başlayan herkes dile kendince müdahele ediyor. Bunun arkasında dört başı mağrur fikirler üretememek, bireysellik... falan gibi pek çok sebep aranabilir, ben şimdilik aramıyorum.
Dilde yöresel, mesleki yada eğitim seviyesi ile ilgili farklılıkların olması heralde normaldir. Ama türkçedeki gibi kelimelerin kamplara bölünmesi çok farklı bir durum olsa gerek. Yanılıyor muyum acaba, ingilizce yada fransızcada da benzer şeyler var mı?
Acaba biz de yeni bir kamp mı oluştursak. Yaşasın özerk ve tam bağımsız Türkçe.

şiir mi?

evet belki de şiir

ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken bir de bakmışım büyümüşüm..halbuki saha üstüme sinecek bir kaç kelime yoktu..okudum öğrendim..ama okumayla postmodernist olmuyordu..modern dedikleri aslında bir ayakkabının diğeri kadar bir birine benzeye geçmiş ve gelecek gibiydi..

evet şiirse şiir.
varsın şiir olsun..Güzel demişsin Müşir Bey.tebrik ederim.

Derdime Vakıf olan simurg bile çaresiz

kendince bir nebze nefesleniş..

öncelikle selamlar..
"şeyh uçmaz uçurulur" kabilinden "şiir" okudum diyorum öncelikle..
-yapılan her biri- biri birilerinden müstesna yorumları EDEBİYAT’I çok seven liseli bir genç iştiyakıyla okudum..son derece istifade ettim.ama ne derece uygularım hayatımda bilemem.yorumlar şiiri yorumlamaktan ziyade sanki "bilgi enformasyonuna dönmüş bir sunu" gibi..ben daha ziyade ne derece haddimdir bilemiyorum şiire dönük bir iki kelam etmek isterim.
--başlık kısmının ilgi çeken güncelliği şiirin genel ruhuna sinmiş midir?
--şahıs zamirleri /şiirde zaman bir bütünlük arz ediyor mu?
şiirin başlangıç ve bitiş dizeleri nerede örtüşüyor yani hangi zaman içerisinde sunuluyor..?
--kuvvet arz eden(en azından gösterilen) bir şiirin içerisinde ki şiirler ne maksatla yazılırsa yazılsın kalıcılığı esas aldığından her-hangi bir şahıs ismine yer verilmesi ne derece uygunluk arz eder.(anlatılan İSTANBUL değil örneklemede SÜLEYMANİYE CAMİSİ)..Hangi model şiir içerisinde iki veya üçüncü şahıs zikr edilmiştir ?(Model deyişim son günlerin müstesna bir olgusuna atıftır)
--bir şiirin beynini oluşturan içsel denge/tema,kelimeler arası anlam ve kafiye uyumu ,şairin genelde kullandığı zaman,duygulara sesleniş ve kendini şiir olarak hissettiriş bu şiirle örtüşmüş müdür ?
--VE EN BETERİ modern şiir dünyasının(en azından Türkiye adına duayeni kabul edilen merhum A.C.Zarifoğlu'na) ;kelimelerin ruhunu,aklını genel akışkanlığını ve daha ötesi şiirde tabasbusu darmadağın eden bir zata örneklenmesi /benzetilmesi bana doğrusu çok yavan geldi ?!suçmu demeyin lütfen.
-- şiir anlayışında farklı katlarda teneffüs ettiğimizi hissettim bir an ..
dilerim soluklanmanız terastadır ..efendim.

cevaplar

şiir editörü olarak, sorulan sorulara cevap vermek bana düşer sanırım. sorularından anladıklarıma cevap vereceğim sevgili kardeşim / abim.

1.Başlığın ilgi çekici güncelliği, şirin genel ruhuna uymuştur bana kalırsa. "şizofren" başlığı şiire uygundur.

2."şahış zamirleri" ve "şiirsel zaman"ın bütünlük arzetmesi şiirin "farzlarından" değildir. hatta kimi şiirlere sevimsizlik katar. hatta şizofrenin zamir-zaman bütünlüğünü sağlamaması şiirin başarısını artıran bir unsurdur.

3.şiirde özel isimlerin kullanılmasının şiirin kalıcığına ne türden bir zarar verebileceğini anlamadım azizim. "fanya kaplan nasıl öldü diye sorarsanız / işimiz epeyce zorlaşır" dizesini mi örnek versem, "ali dolardı rüyalarımıza" dizesini mi, "seninle gelemeyeceğim atilla ilhan" dizesini mi... Özel isim de, mekan ismi de, şair ismi de kullanılabilir şiirde. Kalıcılık bununla ilgili bir şey değildir.

4.Bu sorudan hiç bir şey anlamadım. Kusura bakma. Yeniden ve anlaşılır bir Türkçe ile sorarsan cevaplamaya çalışırım.

5.Ben Müşir Fuat'ı rahmetli Zarifoğlu'na benzetmedim. Sadece, Zarifoğlu'nun erotizmi Türk şiirinde en iyi kullanan isim olduğunu dip not olarak düştüm. Yazık ki yanlış anlamışsınız. Yineliyorum: Müşir Fuat'ı Zarifoğlu'na benzetmedim. "editör notu"nun ilgili kısmını dikkatle okursanız bunun böyle olmadığını göreceksiniz.

6.şiir anlayışında farklı katlarda teneffüs edebiliriz. Bu gayet güzel bir şey. Bereketli bir şey. Elbette farklı katlardan bakacağız. Farklı katlardan "büyük Türk şiirine" baktığımız sürece sorun yok. Siz Dıranas'ı seversiniz, ben Saba'yı. Büyük Türk Şiiri'ni seviyor oluruz ikimizde.

Selam ve dua.

DERKENAR MÜTEBAKİ SELAM'DIR SÖYLEŞİM..

ÖNCE SELAM..
--hiç adetim değildir sinirsel eğilime girmiş bir kardeşe cevap verme düsturu. ama görüyorum ki ifadeleriniz "farz"kıvamında bir üslup ve donanım içerisinde seyr ediyor...(lütfen kızma gençliğin hissesi var)
-buna rağmen "şiirin farzlarından değildir "ibaresini kullanmışsınız.şiirin farzlarını ben bilmiyorum.?! İlgili şiirde bu rükünler mevcut demek ki !.
"corn flakes, enis batur, ya da ne bileyim, daha pek çoğu" bu dizeler/anlayıştan dolayı mı isim yazmakta mahzur görmüyorsun.' Kendini haklı gösterme ali- cenaplığını.
--"ablam uzak ülkede" merhum a.c.zarifoğlu ödülünü aldı biliyorum..ama bu senin zarifoğlu’nu çok iyi bildiğine bir dem değildir ki.(müphem kaldı değil mi-ne alaka dedin ! )
--şiirlerini tanıyorum.yazılarından seni tanıyorum.sert üslubunu da biliyorum..
--"zamir-zaman "bütünlüğünü sağlamaması şiirin başarısını artıran bir unsurdur" bu ne iddialı ifade ..şiirin akaidini mi oluşturuyorsun..?!
--İstanbul’un en mutena liselerinde edebiyat hocalığı yaptım bu cesaretin kırkta birini yüklenemem ..doğrusu "çok yaşa "diyorum sana.
--"yeniden ve anlaşılır bir TÜRKÇE ile sorarsan cevaplamaya çalışırım".."iltifatın sözde zahirdir" misali -abi sağ ol/var ol..
--74'te "ins "yayınladığında lise son sınıf öğrencisi idim..okulda dağıtmanın yüksek heyecanını hala hissederim..bana o/gün hayatta olmayan birisinin /5'nci maddeyi tekraren oku /anla diyeceğini hayal bile edemezdim.tekraren sağ-ol.
--şüphesiz farklı katların -farklı teneffüsleri olur ama aynı havayı solurlar..ama ben sizi terasa layık gördüm..
--abi demeye korkma !..arada yirmi üç yıllık zaman mesafesi azımsanmayacak bir kültür ve hayat dilimidir.bu yıllar içerisinde ne derece birikim sağlanır takdirlerine bırakıyorum.
--ve ahir kelam olarak size şu tavsiye de bulunacağım..acizane ;
-özü mücerret bir kavram olan şiir diyalektiğini ,tetiği her an basılmaya hazır bir silah saadetinde görerek yorum yapmayınız.! --Her şiir yazan şüphesiz şair değil..ama onu rencide etmek de değil ,değil mi?!
-çok değil yaklaşık 15/20 yıl önce ulu'l azim bir şair gözüken üstad n.f.kısakürek bugün gençlerin "şair" mi diye sorguladığı bir insan olduğunu ve üstadın o zaman şiir ve şairlere takındığı tavrı düşünürsek ?!..bizlerin ,şiirlere ne derece ölçülü yorumlar yapma zorunluluğu olduğunu daha net hissederiz zannederim. umarım meramımı anlatabildim.kavruk bir Türkçe'de olsa..
selam ve dualar ederim..

küçük bir not..lütfen yayınlama(işine karışmış olmayayım seni seviyorum ve sana kırılmak istemiyorum)..işin gereği ;
--son-söz editörün olsa gerektir...
--muhabbetin çeşnisine gem vurmayalım/derim. Kal(ınız) sağlıcakla.

hocam, çok büyük saygı duydum

Abi. Çok sevdiğim birinin kardeşi olman dışında seninle ilgili hiç bir bilgim yok. Bir kavgam da. Zaten, benden 23 yaş ilerde biriyle bugün yazılan şiir üzerinden kavga etmenin benim için bir anlamı yok. Ama bu bir küstahlık değil, bir durum tespiti. Sen sordun ben cevapladım. Sen uslubumu sert buldun, ben geri çekiliyorum. Ben metinselliğe inanıyorum edebiyatta. Dolayısıyla yayınlanması için sıraya koyduğum İbrahim Maraşlıoğlu şiirine de gireceğim editör notumu. Ve inandığımı, ne yazarsanız yazın, nasıl yazarsanız yazın, söylemeye devam edeceğim. bunu bir kast-ı mahsusa için yapıyorum. Türk şiiri için yapıyorum. Ben kaybolup gitsem bile (ki bu elbette mümkün) burada yakaladığımız bir şair arkadaşın parlak bir dizesi kalırsa bundan pay çıkaracağım kendime. İddialı mıyım? Evet. İddialıyım. Ancak küstah değilim. Ama çok ısrar edersen küstahlaşırım. Bunu da inan, hiç mi hiç istemem. Zira, tanımasam da seni Allah için çooook seviyorum. Meselesi olan adamları hep sevmişimdir. Ne olur, ne olursunuz, benim editör notlarımı da, sertliğimi de bu hassasiyete verin. Sana, size, kafa göz dalan ve tatmin olan biri değilim. Ocaktan değilim yani. Faşo değilim. (Anlayana not: O işlere bu sitede başka bir arkadaş bakıyor.) Sadece, meselem var. O meseleyi sonuna kadar savunurum. Özür dilemeyi de, geri çekilmeyi de bilirim.

Yazınızda beni yaralayan ikinci şey (birincisi sanki buluş yapmış gibi şiirimde özel isim kullandığımı bulup çıkarıp kendimi savunmak için bir şeyi ilkeleştirdiğimi düşünmendir. ucuz olduğumu düşünmendir yani) Cahit Zarifoğlu ödülünü almama rağmen Cahit Zarifoğlu'nu bilmediğimi ihsas etmendir. Belgeselini yaptım ben Zarifoğlu'nun(işten kovulmayı göze alarak hem de), şiirlerini hatmettim. Üstelik, koca koca abilerimiz "Zarifoğlu'nun şiirlerini değil, bilmem kimi oku" diye önerirken yaptım bunu. Zarifoğlu modern türk şiirinin uçbeylerinden biriydi. Okumam, hatmetmem gerekiyordu.

NOT: Eğer, Zarifoğlu ve erotizm meselesi canını sıktıysa "ve çocuğun uyanışı böyle başladı"dan başlayarak bu meseleyi uzun uzun konuşabiliriz. Dize dize dökebilirim sana. İddialı mıyım? Evet. Küstah mıyım? Hayır.

Saygılar, selamlar. Dualar. Uzun uzun.

selamlar..

Kıymetli güzel kardeşim..

“sevdiğiniz bir insanın kardeşi”nden maksat merhum a.c.zarifoğlu ise ben değilim.belgesel yaptığınız için size yazıyorum; maalesef –aile efradı ile –ilgili bilgiler hep yanlış söylenegelmiştir.bilhassa Rasim abi tarafından.üvey demek uygunmudur rahmetli AMCAM'dır.
Dedem rahmetli(avk Niyazi Zarifoğlu hayatta iken üç evlilik yapmıştır.ilk hanımı babaannem nemnihal hanım.bir oğul(babam merhum ast.sb.Mustafa Necati Zarifoğlu )1993 ‘te vefat etti. ve bir kız (halam Güngör Cansaran )hale hayattadır..iki evlat da küçükken vefat etmiştir.
İkinci evlilik Şerife Hanım- üç erkek bir kız evlat. –merhum A.C.Zarifoğlu-merhum sait zarifoğlu (eski Ankara orman bölge md) abit zarifoğlu şu an almanya’da..ve kardeşleri gülüzar hala.m
Sana çok ince bir nüans.. sevdiğin için ;Her yıl merhumun ölüm(şeb’i aruz’unda)
O kocaman –kocaman konuşan zevatın gerek cerrahpaşada (bir-kaç yürekten dost hariç)–gerekse evinde nedendir hiç görememişimdir.ama ...neyse..

Sen nerelerdesin..der gibisin. 1979 ‘da Akıncılar dergisinin açtığı bir şiir-kompozisyon yarışmasında Türkiye genelinde birinci olduk..ikinci olan kardeşte şu an ede.fak.prof.h.yorulmaz samimi dostumdur Maraş’lı.
--bu arada Y.İSLAM ENS .yurdundayız.odada ;
--(birisi-bir dost- ismini vermek istemiyorum bana merhumu kullanma dedi .onun adına sığınarak hareket etme. )Şimdi millet vk. Gariptir seneler sonra aynı cümleleri tekraren kullandı(meclis ziyaretimde)..ve beni müthiş derecede küstürdü ..insanlarla yazım paylaşımımı yirmi yıl sekteye uğrattı..maalesef..edebiyat cumhurunun fiilen içerisinde bulunmadım doğrusu bulunmak istemedim.yoksa o günlerin Mavera şairlerinin çoğu yakinen bildiğim simalardı.başlarında merhum amcam.anlıyorsun.

Onun için şimdi yaşımın belli bir kemale gelmesinden olsa gerektir amatör –ve kısmen çocuksu ruhumu muhafaza etmeye -çalışıyorum..ileri gidip tanınma korkusu ciddi rahatsızlık veriyor..edebiyatı kendi yağım içerisinde demlemeye çalışıyorum.değişik ant. On değişik müstear isimle şiirler gönderiyorum.(.şiirlerime o kadar ilginç ifadeler kullanıyorlar ki hoşuma gidiyor ).ilk defa size böyle bir açıklamada bulundum .nedenini bilemiyorum.size karşı duygu bağım nüks etti herhalde.olsun..

Günümüz şiirinin adım adım izindeyim..ama merhumun çok gerisindeler değil mi.?.pek fazla ilerleme yok, hoş şiirin ilerisi neresidir oda ayrı bir muamma ya..

Kriterlerinde bana ayrıcalık tanıma..neyse o.Cemaat com'un nasıl bir anlayış içerisinde olduğunun bilincindeyim.

Doğru yoldasın..ama akrabalarını hiç tanımayan bir şair asla olma..

Merhumun yanına ablamı ve annemi götürdüm Cerrahpaşa da –bu olay tam 40/45 yıl sonra gerçekleşen bir olaydı –nasıl bir tahassür içerisinde gözyaşlarına boğuldu sana anlatamam..

Bir ilaçtır zaman
Doğruların dem bulduğu
Ayaklarım hep bana yürür
Kalbim dağlara.
Gündüzlerin yanık bir ses gibi
Gecede boğulduğu
Bir sır kolyemin boynumda kaybolduğu
Anılar mı yüzer boğulan harfler midir
satır darağaçlarında..
..............................................1995/ist.

Bil-vesile selam ve muhabbetlerimle..

güzel insanın güzel yeğeni

Bu ayrımcılık, şiirine değil sanadır güzel abim benim.

Selam ve dua. Selam ve dua.

GÜNAH KEÇİSİ

günah keçisi ilan etmek gerekirse; o kim olsun
önüm arkam sağım solum sobe olsun...

Eleştiri

Her şiirle uğraşan hazzeder mi bilmem ama ben eleştirilmekten hoşlanıyorum. Hele de eleştiri İsmail Kılıçaslan'ın yaptığı gibi sistemli ve ayrıntılı bir biçimde olursa... Diğer yorumlarda bu pek yok. Yine de eyvallah cemaat.

Selametle...