Terkedilmiş bir şehir gördüm.
Terkedilmişlik hissine, uzun bir uçak yolculuğunun ardından kara yoluyla devam ettiğim yolculuğumda şoförümüzün, polis korkusuyla, kestirme yol diyerek girdiği, fakat hiç de kestirme olmadığını sonradan anlayacağımız bir yolculuk sırasında kapıldım. Yorucu yolculuk sırasında gözlerimizi, bir şehre yaklaşıyoruz galiba, sözleriyle açtığımızda kendimizi terkedilmiş bir şehrin kıyısında bulduk. Şehrin görüntüsü, bir savaş sonunda tüm insanlarını kaybetmiş, yağmalanmış gibiydi.
Bir güneyli gördüm.
Kendi halinde, biraz çekimser, biraz utangaç.
Yalnızlığın başkentini kurmuş çekimserliğinde. Daha çok kuzeyliye benzer: daha çok hazin yalnızlığına. Yüzünü kuzeyliye dönmüş, bilmediği bir yüzün kalbine düşmüş. Kuzeyliden bahseden dudaklarında, bahsi geçende gözlerinde aşkı gördüm.
Bir güneyli tanıdım.
Rüyalarını hayra yorduğum, dualarımda eksik bulduğum. Alnı aktı. Adını Hallac koydum.
“soluk bir aşk
bilinmeyeni ete saç
hallac”
Dualarında hep kuzeyli yer alır, konuşmalarının tümünü ona bağlardı. Eksilirim diye korkardı.
Bir kuzeyli gördüm.
Beyazlar içinde, asi ve serkeş. Yalnızlığı bulmuş kendinde, renk cümbüşü bir mahlûk, dedim. Hallac’ın, elleriyle sunduğu kabı görmeyen; karanlıkta meyhane adımlarda. Elinden şarabı düşürmeyen. Meyhanelerde sakilerle eğlenen. Simsiyah saçlarının arasından seçilebilen bir yüzü vardı. Ak be aktı: Hallac’ın işi. Adını Hallac koydu: adı Beyaz Yüz olsundu.
“ hiş napeyda şodem
gizli bir nefesi
ben hak taç
o değil can aç
hallac…”
Bir güneyli tanıdım.
Şimalli için ettiği duaları biriktirmek için batıya gitti…
Hiç ummadığım bir anda, utangaç Tatar gülüşüyle buluverdim karşımda. Adı: aşktı.
Mağribiler bir onu barındıramadı.
Kalamazdı. Kalamadı.
Neden buradasın? dedim.
Islanmaya geldim, dedi.
Batıda yağmıyor mu? dedim.
Islatmıyor, dedi.
Yürüdük. Susuyorduk: çok şey konuştuk…
Aşkın resmini şiirle çizer, hiç boyamayı düşünmezdi.
Terkedilmiş bir şehirde yürüdüm.
Adının ne önemi vardı. Komünizm zamanında kurulduğunun, bir zamanlar yetmiş bin insanı barındırdığının, bir maden şehri olduğunun ne önemi vardı. Kimsesizdi şehir. Terkedilmişti. Yüzlerce terk edilmiş, kapıları pencereleri sökülmüş apartmanın arasında ilerlerken, şehrin sokaklarında gördüğümüz birkaç insanın şaşkın bakışlarına ancak aynıyla karşılık verebildik. Terkedilmiş bir şehirden kimsesizliğe, terki mümkün olmayan bir hayata geçerken biz, sokaklarında barındırdığı bir avuç mahzun yüzle kimsesizliğini ihfa eder gibiydi şehir. Hüznün şarkısını söylüyor, rüyalarından kayıp şehirlere doğru akan bir güneylinin, kendine akmasını, aşkını kendi dilinde anlatmasını bekliyordu. Şehirler şarkı söylerdi, barındırdıklarının sonrasızlığına. Terkedilmişliği resmedememiş, basit bir fotoğraf karesi bile alamamışken ben, bir film karesinin içinde buldum kendimi..:
Bir güneyli gördüm.
Terkedilmiş bir şehirde, kabul edilmeyen dualarının vermiş olduğu büyük hazla şimallinin şehrini düşlerken, elleriyle kalbini şimaline sunmuş, karşılığında sadece ama sadece bir gülümseme beklerken buldum. And olsun ki, başka bir şey beklemez, dualarında şimallinin Müslüman olmasından gayrisini dilemezdi.
‘şimal dağlarına kar yağmış şimallim
sevişmek olmaz size’
Bir güneyliyle bir kuzeyliyi yürürken gördüm.
Terkedilmiş, kimsesiz kalmış şehirde bizi karşılayan şaşkın bakışlar onları öyle karşılamadı. Hallac, o çok yakışan zarif utangaçlığıyla kuzeyliye aşkını anlatıyor, ne şehrin terkedilmişliğini ne de kimsesizliği umursuyordu.
“uyku mabetlerinde
bir gölge
resmini çizer boşluğa
hiş napeyda şodem
sinişi bir inişi bir
uyku mabetlerinde
bir çölde
her halin hayaldi”
Güneyli İsa’yı göğe almak isterken kuzeyli çarmıha gererdi. Biri gözyaşlarını gece yarıları dualarına katar diğeri çakır keyf gecelerde gülüşlerine meze yapardı. Biri Müslüman diğeri Hıristiyan’dı.
Bir kuzeyli gördüm.
Terkedilmiş bir şehirde terki aşk adımların sahibi. Ne güneylinin hissettiğini hissedebiliyor, ne bir yağmurun içten çağırışlarına kulak verebiliyor, ne de güneyli kadar dua edebiliyordu. Bir gün şimaline gitti. Gitmeden önce gördüğü son yüz tren istasyonunda, kendisini son kez görmek için gelen, güneylinin yüzüydü.
Bir güneyli gördüm.
Kuzeylinin adını soluyordu bir kez daha. Bir kez daha soluyordu şimallinin adını; bin yağmurun en içten çağrılışına, masaldan eskimiş bitmeyen bir gecede…
Bir daha solumadığını gördüm.
Bir güneyli tanıdım.
Adına en başta Hallac dediğim.
“sinişi bir kişi
biliyorum ki diri
ben hak tac
o değil can aç
hallac
hallac…”
Terkedilmiş, kimsesiz kalmış bir şehrin tam ortasında, şehir ve bir güneyli için ve dahi huzuru, hazin yalnızlıkta bulup kimsesiz kalacak bir yazıcı için söylenmesi gerekeni Ruşeni söyleyivermişti: Kimsesiz hiç kimse yok, her kimsenin var bir kimsesi, kimsesiz kaldım yetiş ey kimsesizler kimsesi.
Son yorumlar
2 sa. 10 dk. önce
5 sa. 36 dk. önce
7 sa. 40 dk. önce
9 sa. 8 dk. önce
10 sa. 18 dk. önce
11 sa. 16 dk. önce
13 sa. 26 dk. önce
13 sa. 34 dk. önce
1 gün 28 dk. önce
23 sa. 46 dk. önce