Soru sormayan insan niye yaşar? Derdi nedir? Zahmetleri, gidişleri nedendir? Eğer sormayı unutmuşsa bir insan kalabalığa karışmış demektir. Sürünün parçası olmuş demektir. Sürünün parçası olmak, bize itici geldiği için bunu genelde reddederiz, ama “sürüden ayrılanı kurt kapar” sözünün yanlışlığına bir türlü inandıramayız kendimizi. İnsana, eşyaya, kainata ve anlama ilişkin sorular bizi süreden ayıracaktır. Modern zamanlarda insanlar, köşeye çekilip bir şeylere kafa yormanıza bile tahammül edemiyor.
Yazarken ve konuşurken mantıksal çerçeveler çizmelisiniz mesela. Evet mantık önemlidir. Ama bunların bahsettiği mantık, düşüncenin sağlamasını yapan mantık değil. Bunu anlamak için çok fazla çaba harcamanıza, çok fazla bir şey bilmenize gerek yoktur. Reel politikten, paradan ve güçten bahsedip durmalarıyla her şeylerini ele veriyorlar aslında.. Siyaseti konuştuğunuzda “senin dediklerin doğru olsaydı devleti edebiyatçıların ve felsefecilerin yönetmesi gerekirdi, ama tarihte bunun örneği yoktur” demeleriyle… Böyleleriyle gereksiz münakaşalara girmekten Allah`a sığınarak cevapsız sorularımızın peşinden gitmeye devam edelim.
Sorular önemlidir. Nitekim bir yerde sorun varsa, orda soru var demektir. Modernizmin ağır bombardımanı karşısında esaslı duruşların biricik anahtarıdır sorular. “Bunca zahmetim kimin için Allah`ım?” diye sormuştum aylar önce. Sorular ki bazen yerinden eder insanı, bazen gecenin rengini değiştirir, bazen ufku genişletir, bazen saatlerimizi ayarlatır gündönümüne.
Ve sorular kendimizin olmalı. Peşinden gidebileceğiniz sorulardır yaşamı değerli kılan. Kalabalığa karışmamak adına, fildişi kuleye hapis kalmak pahasına takılın peşine sorularınızın. Bütün meselemiz bu değil midir zaten. Ya kalabalık caddelerde fersiz dolaşan kalabalığa karışmak, ya da hakikatin meşguliyetinde olmak.
Modern dünya hem sorularımızı aldı elimizden, hem de standart alışkanlıklara mahkum etti bizi. Tuğla kalıba döker gibi insan imal edilmek isteniyor. 150 bin kişilik statlarda maç izlemek, reyting yapan yarışmaları seyretmek, popstar olmak, herkesin dinlediğini dinlemek, moda takibi, marka giyinmek, çok satan kitapları okumak, gişe rekoru kıran filmleri mutlaka izlemek, paran varsa harcayabilirsin mantığı, aristokrat takılmak, tatilde ille de güney sahillerine akın etmek, denizin kumun keyfini çıkarmak.... Ve hepsinden önemlisi kalıba girdiğinin farkında olmadan yaşamak, başka türlü yaşarken müslümanca yaşadığını sanmak. Onlar gibi yaşarken kendi kalmak.
“Sorularımı ver Allah`ım”diye dua etmek dururken modern ilahların peşine takılmayı yeğliyoruz. Ahlakı erdem olarak anmak yerine sıradanlaşmayı kutsuyoruz. Sonra aynı Allah`a inanlar farklı önceliklere sahip oluyorlar. Kimi realitenin peşinde koşar, kimi kişisel gelişim uzmanlarının. Öncelikler değişmiştir çünkü. Çünkü onların sorularıyla meşgul olmaktayızdır. 150 senedir mesaimizin tamamını başkalarının sorularına cevap kaygısıyla konuşmaya harcamış olmasaydık hayata dair söyleyecek sözümüz olurdu. Önceliğimiz ekonomi olmazdı mesela, dünyaya emlakçı gibi bakmazdık. Tüketen makineler olmayı reddedip ahlakı öncelerdik.
Sorular kendimiz buldurmalı demiştik. Kendimizi o kadar kaybettik ki; meseleye buradan bakmamız gerektiğini bile unuttuk. Bu toprakların kokusunu taşımayan hiçbir sorunun ehemmiyeti yoktur. Esaslı ve yerli olmalıdır sorular. Ananın çocuğunu doğururken çektiği sancıyı kafanızda hissederek sormalısınız soruları. Titremekten ve sarsılmaktan korkup, kolay soruların peşinden gidenlerle işimiz olamaz.
Modern şehirler insanın doğayla irtibatını koparmak için kurulmuştur sanki: Her yer beton! Bundan muzdarip bir akşamüstü, ikindinin geçmesine yakın Akdeniz sahillerinden birinde güneşin batışını seyretmek vardı şimdi. Bir kış günü dalgaların sesi gelirken kulağıma, Kudüs`teki portakal bahçelerine gidip gelmek vardı.
Yorumlar
tebrik ederim
Çar, 04/10/2006 - 12:30 — celalmirzamerhaba fatih bey,
aylardır, bu kadar duru ve diri bir üslupla kaleme alınmış bir yazının hasretini çeken okuyuculardan biri olarak, modernizmin çıkmaz sokaklarıyla muhatap olmak zorunda kalan zinde beyinlerin sorgulamalarına dair hiçbir cümle kurmaksızın, sadece ve sadece sizi tebrik etmek istiyorum. ele aldığınız konu hakkındaki söylemlerinize hangi birimiz karşı çıkabilir? fakat sahip olduğunuz üslup, kelimelerle hallaç pamuğuyla oynar gibi oynayışınız ve en nihayetinde ahenk sahibi cümlelerle karşımıza çıkışınız, suskun kalmamıza mâni oldu. tebrik ediyor ve böylesi güzel konuları böylesi şahane bir üslupla tekrardan ele almanızı ümit ediyorum.
sevgiler.
eyvallah
Çar, 04/10/2006 - 17:16 — fatih burak cebrieyvallah celalmirza bey;
yazdığımız şeylerin karşılık bulması güzel birşey....
direnmek lazım... eylemlerimizle yahut kalemle! direnirken yalnız olmadığımızı bilmek bizi daha da kararlı kılar.
direnmek lazım; nitekim direnmeden dirilinmez!
evet..
Per, 05/10/2006 - 22:31 — osman durmuşoğlufatih burak bey bana ibrahim paşalı'yı ve uslubunu hatırlatıyor. paşalı gibi savunduğu değerlerin doğruluğundan ve kendinden emin bir kişilik. ve dik, diri, duru, samimi ve vurucu cümleler.
ve gale yevmün asibün
İnsan Soru, İnsan Cevap
Çar, 04/10/2006 - 15:01 — Fatih M. TiyanşanSormak ne zamandan beri bizimle var? Bu bile bir soru. Varolmakla başlıyor sorularımız. Bu dünyaya gelişimizle, “nasıl”lar “niçin”ler ve “neden”ler birikmeye başlıyor içimizde. Boşluklar oluşuyor, doldurulmayı bekleyen. Karşılıklar bulmaya çabalıyoruz durmadan. Karşılıklarımız ki bizi biz yapıyor aslında, “karşı”lanmak her şeyin çiftler halinde yaratıldığı gerçeğiyle çıkıyor gün yüzüne. Doğuşlar ve batışlar, uzak ve yakın, sorular ve cevaplar. Kümelenmeye doğru giden bir yığın oluyoruz, yontuluyoruz günden güne, sorularımız bizi döndürüyor ve cevaplar şekil veriyor hayatımıza…
Sormak bizimle, çünkü hayat bunun üzerine kurulu. Bir şeyi bilmek isteğiyle çıkıyoruz bu yola. Bir şeyi bilmek ne kadar önemliyse bizim için, sorularımız da o denli keskin, o denli derin oluyor. Bu bir arayışın anatomisi aslında, aramak zerkedilmiş varlığımıza, bulmaya adanmış hareket namına ne varsa. Bulmaya bulanmış kelimelerimiz, bulamasak da buldurulmak var ufukta…
Sorular bizde, cevaplar da. Soruyoruz, çünkü daha ileriye bakmak istiyoruz. Soruyoruz, çünkü daha öteyi tanımak istiyoruz. Soruyoruz, çünkü “tamamlanmak” dürtümüz var. Bu yüzden her insan bir soru, her insan bir cevap…
Zihnimizde çözmek ve çözülmek kaygısı var. Dış dünyaya ve iç dünyamıza dair meseleleri çözmek üzere sorular oluşuyor. Soru sordukça tanımlamak istediğimiz şeylere dair uyarılar gönderiyoruz. Problemleri çözdükçe çözülüyoruz aslında, çünkü biz de başlıbaşına bir problemiz. Kendimizin kocaman bir soru oluşuna benzer bir durum bu…
İnsan bir talebe yalnızca. Öğreniyor zaman geçtikçe. Sorularımız nasıl’lığımızı, neden’liğimizi ve niçin’liğimizi, kısaca kim’liğimizi ortaya koymak çabasıyla vücûda geliyor. Karşılıklarımızı bulmak dileğiyle…
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
Soru Sormak: "Ahlaksal Düşünüş"
Per, 05/10/2006 - 23:35 — Ali Düz"İnsanın ilk endişesi, nasıl mutlu olacağı değil, büyük mutluluğa nasıl lâyık olacağıdır." I. Kant
Özne insan olmamız için soru sahibi olmamız gerekiyor; varlığımızın belirgin olması bizim sorular üretebilmemizle mümkün.
Kim soru soruyor? Hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun o soru soran kim? Soru soran bir endişe taşıdığını göstermiş olur, yani bir ahlaklılık durumu. Kant'ın, "insanın büyük mutluluğa nasıl lâyık olacağı" dediği ahlakın endişesi...
İnsan soru sorarak doğar ve büyür. Bebek doğunca ağlar ilkin, bu bir sorudur, muhatap bu soruya cevap verir. Bebek gelişimi süresince hep soru sorar, anne-baba bu sorulara bebeğin aidiyetini oluşturan bu fiziksel-duygusal sorulara cevap verir. Bebek çocuk olunca annesine babasına bazen bıktırana kadar sorular sorar. Çünkü, çocuk neyi üzerine alıp neyi isteyip-sevip, neyi reddeceğine neyi sevmeyip-istemeyeceğine karar verme durumlarını yaşar. Varoluşunu oluşturan bir alışveriş içindedir. Bebeklikten çocukluğa ve sonrasına, hayat, bu soru sormanın oluşturduğu iletişimle devam eder. Sorular sorarak iletişimin öznesi oluruz. Soru sormuyorsak bize doğru olumsuz yönlü bir iletişim vardır. Çünkü, zihni, heyecanı başkaları tarafından esir alınmamış kişi soru sorar; yani Kant'ın ifadesiyle söylersek "ahlaksal düşünüş" sahibi insan...
"İslâm güzel ahlaktır" ve dolayısıyla müslüman, güzel ahlak sahibidir. Müslüman soru sorarak karşı tarafı da düşündüğünü belli eder, soru sorarak kendi zihniyle beraber karşı tarafın zihnini de harekete geçirir ve özne-özne bir iletişim (işteş) kurar.
Kur'an-ı Kerim bize sorular soruyor, düşünmemizi istiyor. Soru sormanın öğreticiliğini kullanarak vicdanımızı dinlememizi, zihnimizi işletmemizi istiyor. Bizim Müslümanlar olarak, neyle ilişkimiz varsa, o şey bize ya soru sordurmalı ya da bizim sorumuza cevap olmalıdır. Kant'ın "büyük mutluluğa lâyık olma" dediği bizimse rıza-ı ilahiyeye lâyık olmak dediğimiz lâyıkiyet ancak bu anlayış içinden doğar.
şeytanın sorusu
Cum, 06/10/2006 - 15:26 — Ayşegül GençHani, meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. İblis'in dışında (hepsi) secde etmişlerdi. Demişti ki: "Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim?" (İsra Suresi, 61)
İşte ilk soru bu olsa gerek ademin tarihinde……
Ve o soru sorulmamış olsaydı ademoğlu bu gün; cevaplar ve sorular arasında gidip gelmeyecekti……
Bu ilk talihsiz sorusuydu şeytanın ve sürekli sormaya başlayacaktı bundan sonra;
Her sorulan sorudan kendine pay çıkaracak ve elimize tutuşturacak küçük mantıksal oyunlarını..; al oyna diyecek eteklerimize egoizmi ve onun türevlerini dökerken…
Ona cevap vermiş olacağız; , akrabalarımıza bayramda soğuk mesajlar çekerken… benlik salıncaklarında bir o tarafa bir bu tarafa salınırken…….. uçurumun kenarına çocuklarımızı ağır ağır iterken….. ağzımızda kalabalık sözcüklerle eşimizin kalbine dolular yağdırırken……..ve sonra….
ve sonra cevabın en gereksizi dudağımızdan “kör şeytana uydum” diyerek dökülecek….
Zaman bir bebeği bırakırken fani beşiklere; şeytan o beşiğin kenarlarını kemirmeye devam edecek… nazarını kalbine çeviren her gencin inancına; -sen nasıl gençsin? diye nişanlar atacak….. her iyide bir fesad, her cömertte bir cimri, her ibadette bir kusur olabilmek adına kendince savaşlarına devam edecek….
Ve bundan sonra insana; şeytanın ilk sorusuna ya nesne olarak cevap vermak kalıyor; ya da rabbinin şu ayetine özne olmak;
Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. (Nahl Suresi, 99)
katkı
Cts, 07/10/2006 - 13:32 — cemalcalikMinik bir katkı olması temennisiyle.
“İnsana, arkaik dönemden bu yana kendine bir takım sorular sorması telkin edilir. Ve sorulması telkin olunan soruların insan için asl olan olduğu vurgusu yapılarak bulunulur mezkur edimde.
“Ben neyim? Kendimi içinde bulduğum ve adına varlık dediğim bu oluşta ne arıyorum?” gibi. Belki bu ve benzeri sorular çoğunluğun hiç de kendine yöneltmediği, yöneltmeyi aklının ucundan bile geçirmediği sorulardır. Nihayetinde kişinin huzurunu kaçıran sorulardır bu ve benzeri sorular.
Çoğunluk huzur içindedir. Yaşamlarını sürdürdükleri uzamı “cennet” olarak algıladıkları içindir ki kendini ve kendi olmayanı sorgulama gereksinim duymaz. Bu “cennet” kimi noksanlıklarına karşın “olması gereken”dir. Olması gerekenin en uç noktasıdır. Hatta hali hazırda olanın “tek olan” olduğundan kuşku duymazlar. Zaman zaman gözlenen kimi kusurlar “biricik olan” yaşadıkları uzamdan değil kendi davranışlarından, tavırlarından kaynaklandığı inancındadırlar. Ve bu noksanlıkların düzeltilebileceği yargısı bu inançlarında içkindir. Böylece yaşadıkları, varlıklarını sürdürdükleri süreklilikte “ Ben neyim? Bu hal neyin nesi?” soruları ister istemez inançlarına karşı bir saldırı olarak algılanır ve huzurları kaçar.
Çoğunluk huzurunun kaçırılmasından hazzetmez. Bu “cennet”ten kovuluş anlamına gelir. Yine de soruların muhatabı olmaktan kurtulamaz.
Soruların muhatabı olanlardan çok soranları irdelemek istiyoruz. Niçin “huzur bozan!” olmayı göze alarak çıkarlar yığınların karşısına. Ve dilerler insanın kendini sorgulayan olmasını? Aykırı olmak mıdır murat?
Yığınlar gibi “ buradayım! Varım! Bağımı bahçemi düzenlemek, pazarda malımı sergilemek, güneşin batmasını gözlemek ya da doğmasını beklemekten başka bir şey bilmem. Sabah olsa da kalksak, akşam olsa da yatsak!” diyerek gün tüketmek yerine kimi zaman ölümü bile göze alıp şehirlerin meydanlarında “Dur! Bu yol çıkmaz sokak! Sen nesin? Aynada gördüğün nedir?” demenin anlamı nedir?
Kendine kendisini problem almayanları problem alan kılmakla neyi elde edeceklerdir? Neyi elde etmeyi ummuşlardır? Umarlar?
Uyku sorunu olanlar mıdır soruları yığınların önüne getirip koyanlar? Değilse yığınlarla alıp-veremedikleri nedir? Bencilliğin bir örneği olma olasılığı var mıdır? Görkemli bir örnek hem de! Ben uyuyamıyorum, öyleyse başkaları da uyumasın! Demek mi istemektedirler? Uyku kundakçılığına soyunmuş olmalarının altında yatan bu bencillik midir?
Kendilerinin kendilerinde sorun oluşu mudur onları sormaya itekleyen? Hem kendileri hem kendilerini içinde buldukları bu evren kendilerinde bir sorun olduğu için mi nefes tüketircesine bağırmayı seçerler? Ve bu yüzden mi bazen küsüp yığınlara yalnızlığı, sükûtu seçerler?
Çoğu zaman salt sormakla da kalmazlar. Sorularının sezdirdiği ‘şeyi’ dolaysız sererler göz önüne; böyle sürdürürsen var oluşunu var olmanın gereğini yerine getirmemiş olursun! Hiç var olmamış gibi olursun! Bu çıkarımla dikilirler karşısına yığınların. Yığınların buna genellikle Nasreddin Hoca’nın hayretengiz tepkisiyle karşılık verdiğini görürüz: “ Düşeceğimi bildin ne zaman öleceğimi de bilirsin!” Bu durumda seçmiştir bir çoğu yalnızlığı, sükûtu “huzur bozucu”ların.
Kişi kendinin aykırılığından hareketle bütün bir türünün de aykırılığı çıkarımında bulunabilir mi? Bulunduğu için midir bu haykırış?
Hem sözü edilen aykırılığın anlamı nedir? Kuşkusuz kadim zamanlardan bu yana bulunduğu varlık içinde insanın “aykırı” olduğu şu ya da bu kavramla dillendirilmiş, tanıtlamaya çalışılmıştır, “hali hazırdaki düzen” savunucularınca “huzur bozucu” olarak tesmiye edilenler tarafından.
Her bir “tek insan” insanın duyduğu bir anlık bir “boşlukta olma duygusu”nun, anlamlandıramadığı, ya da tam bir açıklığa kavuşturamadığı “öteye/ötelere özlem”in aksülamelidir midir “aykırı oluş” çıkarsaması? Ve bu çıkarsamanın zorunlu bir sonucu mudur yığınların karşısına “huzur bozan” olarak çıkmak?
Bizce lanetlenmiş iblis tarafından uyutulan ve sahiplenilen, onun sahte cennetindeki Adem’i iblisin hazzetmediği ve yasakladığı “sorgu ağacı”nın meyvesinden yemeye çağrıdır. Adem’in soyunun düşmanından bu evrende, bu varlıkta, bu var oluşta intikam alma girişimidir yığınların karşısına dikilip kendini sorgulayan kılma çabası. Murat ne bencillik ne de başkaca bir şeydir.” (Cemal Çalık- Yedi İklim Ocak-Şubat 2006,sayı:190/191 sayfa:36-37)