Avrupa aydınlanmasıyla ortaya çıkan siyasal söylemler, 18. yüzyılda bireyi monark ve aristokratların yönetimindeki cemaatçi yapının hiçliğinden çıkartırken, bireyin kendisinden aklını kullanmasını istemiş, sınırsız istemi haklı göstererek “isyanı ahlak bilen” bireyler yaratmıştır. Bu vesile ile sosyal güvenlik alanı monarşilere karşı gerçekleştirilen devrimlerle burjuvazinin eline geçmiştir.
Her devrim sanıldığı gibi hesap ve kural tanımaz özgür bireyler yaratmamıştır. Mecburiyetlerin içine sürüklenmiş, her işe koşuşturmak zorunda kalan, aceleci ve yılgın kitlelerin oluşmasına neden olmuştur. Bu da doğal çevresi şehirler olan bireyleri menfaatçi rasyonalitenin kuşatılmışlığı içinde yaşamak zorunda bırakmıştır.
İnsanlık, tarihin her döneminde bu kuşatılmışlığı farklı şekillerde yaşamıştır. Dinin bütün kurumları düzenlediği önceki zamanlarda siyasi erkin kuşattığı birey, duygusal patlama noktasında ontolojik güvenlik alanına sığınırken, varlığına ilişkin yönelttiği sorular ve bulduğu cevaplarla Tanrı’yı yüceltmiştir. Acılarını duaya dönüştürerek hayatını mistik anlamlarla sürdürmüştür. Acı çekmediği zamanlarda da bunu insan olmanın bir eksikliği olarak görmüştür.
Ontolojik güvenlik alanının, yani dinin rasyonel akıl ve bilimle yok oluşu dengeleyici olarak duygusal güvenlik alanını –sanat- ortaya çıkarmıştır. İdeolojilerin özne yaptığı birey, organize olmuş toplumsal yapıda sıkışıp kalmışken; sanatçı, duygusal alanı siyasi erkin getirdiği düzeyde öyle işlemiştir ki aşk, sevgi, istek, beğeni tensel erotizmle tanımlanır ve arzulanır olmuştur. Siyasal güvenlik alanı ile duygusal güvenlik alanının kamusal alandaki bu işbirliği, ontolojik güvenlik alanını yani dini de yaşamdan kovmuştur. Nietzsche'nin haber verdiği gibi geçtiğimiz yüzyılın başlarında da Tanrı ölmüştür... Sonraki zamanlarda siyasetçi ve sanatçı toplumun inşa edilmesinde yan yanadır... Franco'nun yanında Dali, Stalin'in yanında da artık Nazım vardır...
Siyasi erkin ve sanatçının toplum üzerindeki ortak amacı da bu zamanda düşünen ve duyguları olan bireyin kontrol edilmesi, teslimiyetçi vatandaşa dönüşmesidir. Bu sebeple her iktidar sanatçısıyla, her sanatçı da iktidarıyla iyi geçinmek ve birlikte olmak durumundadır.
Sanatçı ve iktidar arasındaki bu ince senet karşılıklı menfaat paylaşımını da getirmiştir. Menfaat ve kazanç devam ettiği sürece anlaşma devam etmiştir. Siyasi erkin yasaklayıcı gücü ve duyguları işleyen sanatçının büyülü dili her iki tarafın elini birbirlerine karşı güçlendirmiş, bu izdivacın içinde sanatçının bitaraf olması da söz konusu olmamıştır. Politik yaşam zaten bunu zorunlu kılar.
Bu iki güvenlik alanında disipline edilmeye çalışılan bireyler ve kitleler de üretim ve tüketimin nesnesine dönüşürken, var oluşu ''sahip olmak'' ya da '' varlıklı olmakla'' gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Kendisini dışarıdan görme biçimi olan bu maddeci görüşle, teşhirci ve kışkırtıcı olmuşlardır. Teşhiri hayatın hevesi gören modern birey, ahlaki anlamda her türlü değeri de olumsuzlamıştır. Ahlakı temel alan sorumluluk duygusu, kurallarla sağlanmaya çalışılırken müeyyidelerin sağından ve solundan geçebilen uyanık birey için hak ve hukuk gözetmek de bir değer olmaktan çıkmıştır. Ancak şu var ki, siyasi erkin sosyal güvenlik alanı ile sanatçının temsil ettiği duygusal güvenlik alanı yara almıştır. İnsanlar her iki alana karşı da inanç ve güvenini yitirmiştir.
Ahlaki yoksunluk ve sonrasındaki yozlaşma, modern insanı ontolojik güvenlik alanına tekrar döndürmeye ve üzerinde düşündürmeye başlamıştır. Din bu güvensizlik alanındaki çatlamalardan dolayı çağımıza özgürlük ve kurtuluş söylemleri ile yeniden seslenmektedir. Dünyada dinin yükselişini de bu paralelde algılamak gerekir.
Yorumlar
İslam Var Ama Müslüman Nerede...
Cum, 12/01/2007 - 00:45 — leyla turanBence yanlış düşünüyorsunuz. İnsanların dine yöneldiği falan yok.Siyasal alan ve sanat alanı iktidar alanı olarak yine bütün dünyada boy gösteriyor.'' Dinin siyasal bir erk olarak ortaya çıkmasıda makro ideolojilerin bitmesinden kaynaklı ontolojik anlamda '' demişsiniz. Din adına savaş verenlerin yaşamlarında ne kadar görebiliyoruz bunu ? Din bir karşı çıkışsa bu zaman da... ve ontolojik bir tanımlama ise neden başörtüsü eylemlerinde bir kişi dahi olsa ölüm oruçlarına yatmadı ??? Bence siyasal alan ile duygusal alanın meşrulaştırılmasından başka bir şey değil din. Din pratik değilse zaten din değildir, müslümanlarsa müslüman değil...
ASR SURESİNİ TEKRAR OKUYALIM !!!!