Srebrenica ne demektir? Adı daha sonraları “Yol Haritası”, "BOP:Büyük Ortadoğu Projesi” gibi isimlerle anılacak olan ve o tarihlerde “Yeni Dünya Düzeni” olarak bilinen aksiyon planlarının ilk duyulmaya başlandığı yıllara dair hafızamızda yer eden acı bir hatıradır Srebrenica. Laboratuar niteliğindeki bir savaşın en bildik özeti olarak duruyor karşımızda. Modern dünyanın ne olduğunun gün yüzüne çıktığı, tüm maskelerin döküldüğü günün adıdır 11 Temmuz 1995. Öyle ya, bu savaşın tek kazananı Büyük Ortadoğu Projesinin başrol oyuncuları olmalıydı. Bu kazanım Dayton Barış Anlaşmasını rahmetli Aliya’ya imzalamaya mecbur bırakmakla mümkün olabilirdi. Tarihte hiçbir zaman silahla alınamamıştı bu diyar. Koca bir dünyanın karşısına mazlum ama onurlu Bosna halkının menfaatlerini savunmak için alabildiğine oyun bozan ve asi kimliği ile çıkan Aliya’yı ikna edebilmek için oluşturulmuş senaryolardan birinin adı oluyordu Srebrenica. Srebrenica katliamının hemen birkaç gün öncesinde Radovan Karadzic ve ekibi Sarajevo yakınlarındaki Lakovac’da toplanıyor. Rusya’nın ve Yunanistan’ın desteği alındığı takdirde Srebrenica’da yürütülecek tasfiye sürecinin Dayton’a direnen Aliya’yı ikna edebileceğini söylüyorlar. Ve Sırplar BM nezaretinde Srebrenica’ da 8.106 Müslüman erkeği üç gün içerisinde katlediliyor. Verilen mesaj şudur aslında : Siz eğer bu anlaşmayı imzalamaya yanaşmazsanız bu katliamların devamı gelecektir. O günleri an be an anlatan Aliya’nın hatıralarında bunun ne anlam taşıdığını görmek mümkündür. (Aliya İzzetbegoviç’in kitapları için tıklayınız) Dayton’un ne demek olduğunu anlamak içinse bugünkü Bosna’nın siyasi yapısını incelemek yetecektir. Bölge iki entiteye ayrılmıştır. Sırbistan Cumhuriyeti’nin sınırları Bosna sınırlarındaki Republica Srpska ile daha bir genişlemiştir. İki entiteye rağmen Boşnak, Sırp ve Hırvatlardan müteşekil üçlü başkanlık konseyi vardır. Ve bunların üzerinde BM yüksek temsilcisi görev yapmaktadır. Yüksek temsilci aslında tek belirleyicidir. Yani uluslar arası yönetim. Yani Temmuz 1995 de Sırp komutan Ratko Mladic’le birlikte kadeh kaldıran, Sırplarla birlikte tecavüzcülüğe soyunan güvenli bölge(!) Srebrenica’da BM adına bulunan ve savaş sonrası ülkesinde kahramanlar gibi karşılanan Hollandalı komutan Franklin, BM Genel Sekreteri Butros Gali, Özel Temsilci Akashi, Bosna BM Silahlı Güçleri Komutanı General Janvier, yani Avrupa, yani Batı, yani modern zamanların dünyası. O günlerde Bosna’da uygulanan siyasi yapı bugün Irak’ta, Afganistan’da uygulanıyor. Büyük Orta Doğu projesinin test alanıydı Bosna Hersek. Yıl 1995.. zambaklar ülkesinin tüm zambakları acı içerisinde açmaya başlayacaktı artık yapraklarını.
Sabah namazından sonra Vogoşça’dan Srebrenica’ya doğru yola düştük. Yoldaki her kavşakta Boşnaklar Srebrenica yolculuğunun son hazırlıklarını yapıyorlardı. Kadınların başlarına örttükleri beyaz başörtüler çok şey anlatıyordu. Srebrenica’da binlerce kadının yıllarca masmavi gözlerinden damıttıkları gözyaşlarının bu kez, Türkiye’deki sponsorlarca yaptırılmış 15.000.- adet beyaz başörtüyü ıslatacağının haberini alıyoruz. Olovo kenti solumuzda kalıyor. Bu şehrin hiçbir zaman Sırpların eline geçmediğini öğreniyoruz. Kladanj şehrine gelmeden evvel bir küçük bakkalın önünde mola veren otobüsleri görerek biz de duruyoruz. Önümüzdeki otobüsün içerisinde Fransa, İtalya ve Bosna-Hersek’ten anma törenlerine iştirak etmek için yola düşen gençler var. Kendilerini Bosna Hersek Fanatikleri olarak tanıtıyorlar. Bu isim altında bir kulüpleri var: BHFANATİCOS. Hepsinin üzerinde mavi birer tişört var. Üzerinde sarı harflerle şu cümle yazıyor: “8106 Yıldız Düşer Göklerimizden 11/07/1995 Srebrenica”. Bu tişörtlerden başka olup olmadığını soruyoruz. Var diyor gençler. Satın alıyoruz. Beklemeden üzerimize geçiriyoruz. Tekrar yola koyuluyoruz. Kladanj şehrini geçtikten sonra Republika Srpska geçişi öncesi Boşnak polisinin kontrolü için bir fabrikanın bahçesine alınıyor otobüsümüz. Otobüste bulunan herkes aşağıya indiriliyor. Otobüsümüz didik didik aranıyor. Özel eşyalarımıza bakılıyor. Aynalar eşliğinde otobüs altı inceleniyor. Bir belge düzenleniyor. Karşılıklı imzalar atılıyor. Belge otobüsümüzün sağ ön camına yapıştırılıyor. Yola düşüyoruz yeniden. Sırp entitesine giriş yapıyoruz. Yollarda bulunan levhalarda artık kiril alfabesi kullanılıyor. Dükkanların bazılarının tabelaları kiril alfabesi ile yazılı iken bazılarında Latin harfleri kullanılmış. Bosna genelinde Müslümanlar ve Hırvatlar Latin harflerini kullanırken, Sırplar kiril harflerini kullanmayı tercih ediyorlar. Yolumuza sağlı sollu köyler eşlik ediyor. Bazı Sırpların açtığı pankartı tercüme ediyorlar bize : “Biz ne lanetli bir milletiz. Allah belamızı versin!” Sırplar içerisinde mevcut küçük bir grubun Sırp zulmüne insanlık adına muhalif bir duruş sergilediklerini anlatıyorlar. Zaman zaman bu yerleşim bölgeleri hakkında bilgiler alıyoruz. Savaş öncesi Müslümanların lehine olan nüfus dengesi savaş sonrası Sırpların lehine değişmiş. Hicret etmek zorunda kalan Müslüman ailelerin son zamanlarda evlerine dönüşe hızlandırdıklarını öğreniyoruz. Dönüş kolay olmuyor elbette. Dönüşlerini engellemek isteyen Sırpların tacizi, geride bıraktıkları evlerinin yıkılmış olması, evlerini, bahçelerini, tarlalarını sahiplenmiş Sırplarla girecekleri hukuk mücadelesinin zihinsel ve maddi yorgunluğu, kendilerine her türlü işkenceyi yaşatmış Sırplarla yeniden komşu olmanın verdiği tedirginlik.. kısacası sıfırdan bir yaşamın inşası. Yaşam şartları hayli zor Bosna’da. Nüfusun önemli bir kısmı çok cüz’i meblağlarla geçimlerini sağlamak zorunda. Dönüşün önündeki en büyük engel olarak görülüyor maddi zorluk. Bu konuda Kuveyt menşeli bir hayır kurumunun ciddi çalışmalar yürüttüğünden haberdar oluyoruz. Kurum dönüş kararı veren Müslümanların evlerini yeniden kurmaları için gerekecek ihtiyaç maddelerini tespit ediyor. Dönüş yapan aile ile aynı gün temin edilen malzemeyi aileye evlerinin önünde teslim ediyor. Tuğla, kapı, pencere, kum, çimento, kiremit v.s. Bir dönem Türkiyeli Müslümanlara malum bir kesimin yükselttiği bir slogan geliyor aklıma: Mollalar İran’a! Ne ilginçtir ki; Sırplar da oradaki Boşnaklara karşı buna benzer bir sloganı yükseltiyorlar: Türkler Türkiye’ye! Evlerine dönüş için fırsat kollayan Boşnaklar için sanırım Türkiyeli Müslümanlar olarak bizim de yapabileceğimiz şeyler vardır. Çünkü orası bizimdir. Orası Türkiye’dir burası da Bosna Hersek. Öyle diyor Muhammed İkbal; Çin bizim / Hicaz bizim / Hindistan bizimdir / Biz Müslümanız bütün dünya bizimdir!
Yolda araç trafiğinin çoğalması ile birlikte otobüsümüzün hızı iyiden iyiye düşüyor. Bratunac’a giriyoruz. Bratunac’dan Srebrenica istikametine dönerken solumuzda kalan köşede yeni inşa edilmiş bir kiliseye rastlıyoruz. Bu minyatür kilise Sırpların gittikleri her Müslüman köyüne zamanı gelince bakın burası bir zamanlar bizimdi diyebilmek için yaptıkları cinsten. Bratunac’da yaptıkları kiliseyi Boşnak Fatma Teyze’nin bahçesine inşa etmişler. Fatma Teyze direnişini sürdürüyormuş. Yüklü meblağlarda para tekliflerini reddetmiş. Mahkemeye gitmiş. Mesele uluslararası bir mahkemenin önünde çözüm bekliyormuş. Teyzemiz evini savaşa rağmen terk etmemiş. Gidip bir elini öpesimiz, bir kahvesini içesimiz, halini hatırını sorasımız geliyor ama yetişmemiz gereken bir program var. Başka sefere nasipse diyoruz. Trafik iyice duruyor. Tek gidiş tek geliş olan yolun bize göre sol şeridinden hemen hemen gelen hiç araç yok. Sırp Polisi anma programına iştirak edecek uluslar arası protokolün konvoylarına yol veriyorlar sol şeritten. Sağ şeritte bekleyiş sürüyor. Konvoy uzadıkça uzuyor. Daha 15 km kadar yol olduğunu öğreniyoruz. Yürüyelim diyoruz. Ama bir belirsizlik elimizi kolumuzu bağlıyor. Ağır ağır ilerliyor otobüsümüz. Önümüzde arkamızda yüzlerce araç var. Çoğu, Boşnakları ülkenin dört bir yanından getiren eski sosyalist döneme ait sarı renkli otobüslerden oluşuyor. Aşağıya indikçe selamlaşıyoruz. Dağlara bakıyoruz, ağaçlıklara takılıyor gözlerimiz. Kim bilir ne zulümlere şahitlik etmişlerdir deyip iç geçiriyoruz. Potocari’de bulunan şehitliğe ulaşabilmemiz için önümüzde daha 8 km yol var. Yürümeye karar veriyoruz. 45 kişilik grubun yarısı yola dökülüyor. Geride kalanlar otobüsün gidebileceğine dair bir beklenti içerisindeler. Yola düşenler genelde gençlerden oluşuyor. Emekli general Mehdi Sungur paşamız bu gençlerden. Çift gidiş gelişli yol bir anda araçlarını terk eden insan seline dönüşüyor. Yürüyüş tempomuz koşar gibi. Dimdik yürürken konuşuyoruz Mehdi Paşa ile. “Bu yürüyüş çok önemli, Sırplar için bir moral çöküntüsü anlamına gelir” diyor. Sırtlarımızda sırt çantalarımız, omzumuzda çocuklarımız.. yürüyoruz. Birkaç yüz metre sonra yolun kapatılmış olduğunu görüyoruz. Yüzlerce araç keyfi bir uygulamadan sebep beklemekte ardımızda. İnsan selinin önüne barikat koyamıyorlar.. Sırpların bakışları arasında yola devam ediyoruz. Tekbir sesleri geliyor. Kalabalığı ağaçların arasından görebiliyoruz. Şehitliğin tali kapılarından girebilmemiz hayli zor. Ana kapıya yöneliyoruz. Protokol girişi için ayrılmış ana giriş kapısından rehberimiz Hüseyin Kansu’nun yardımı ve yol göstericiliğinde giriyoruz mahşer meydanına. En son ortaya çıkartılan toplu mezarlardaki cesetlerden, DNA testleri neticesinde kimlikleri tespit edilmiş 610 Boşnak’ın cenaze namazı henüz kılınmış. İsimler okunuyor. İsimler okundukça dizi dizi sıralanmış yeşil tabutlardan biri daha yükseliyor eller üzerinde. O sıra en çok Ademoviç soyadı yankılanıyor meydanda. Ardı arkası kesilmeden sıralanıyor Ademoviç’ler. Ses tepenin yamacına çarpıp geri geliyor. Ademoviç isminin hafızamızda başka bir yeri var. Srebrenica civarından Tuzla’ya hicret etmiş Boşnak hanımların her ayın 11’inde “Srebrenica Anneleri” adında toplandıklarını biliyoruz. İşte buradan dünya kamuoyuna yansımış bir fotoğraf vardır. Bir kadın beyaz bir giysi giymiştir. Giysisinin üzerinde onlarca Ademoviç soyadını okuyabilirsiniz. O Ademoviç’lerin bulunmuş olması garip bir teselli veriyor bize. Buruk bir sevinç var yüzümüzde. Cenazeler eller üzerinde kendileri için günler öncesinden hazırlanmış mezarlara doğru yol alıyor. İnsan zincirine biz de katılıyoruz. Burnumuzun direği sızlıyor. Etraf içli içli gözyaşı döken insanlarla dolu. Kafilemizden bazı arkadaşlarımızı ağlarken görüyoruz. Bu nedir böyle dercesine bakıyoruz birbirimize.
Doğrusu meydana tek yakışmayan şeyin protokol sıraları olduğunu söyleyebiliriz. Takım elbiseler içerisinde buz gibi beyler ve hanımefendiler. Öylece dikiliyorlar. Anıta çelenkler bırakılmış. Şehitlikte oluşturulmuş müzeye doğru kalabalık bir güruh ilerliyor. Bir o kadar da gazeteci. Flaşlar patlıyor. Kameralar görüntü peşinde. Kalabalığın içinden Paul Wolfowitz’ i seçebiliyoruz. Öğrendiğimize göre kendileri bir konuşma yapmışlar. Üzgün olduklarını söylemişler, itiraflarda bulunmuşlar. Öfkeleniyoruz. Bu nasıl bir dünyadır böyle. Irak’taki zulmün mimarlarından biri kalkmış konuşuyor Srebrenica’da. Ne hakla? Hangi yüzle? Konuşma yapanlar arasında Abdullah Gül’ün olmadığını söylüyorlar. Konuşma yapanlar BM, Dünya Bankası gibi kuruluların temsilcileriymiş. Oysa ki, başbakanı temsilen orada bulunan Abdullah Gül İslam Konferansı adına konuşabilirdi. Konuşanlar arasında Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Süleyman Tihiç dışında bir Müslüman yokmuş. Kalabalık içerisinde Türkiye’den gelmiş bir çok simayla karşılaşıyoruz. Hüzün eşlik ediyor selamlaşmalarımıza. Cenazeler gömülüyor. Gözyaşları karışıyor nemli toprağa. Civar köy ve şehirlerden gelen imamlar Kur’an okuyorlar. Dualar yükseliyor semaya. Saatler geçiyor. Meydan yavaş yavaş boşalıyor. Mezarların başında evlatlarıyla konuşan yaşlı teyzeleri görüyoruz. Orta yaşlı bir hanım bir demet çiçek bırakıyor bir mezarın yükseltisine. Sara nöbeti geçiren bir görevlinin yardımına koşuyor sağlık görevlileri. Meydan gittikçe sessizleşiyor. Sıralanmış mezarları görüyoruz. Ölüm tarihleri hep aynı ve hepsi erkek. Protokol boşalıyor. Şadırvanlarda abdestlerimizi alıp namazgaha yöneliyoruz. Namaza duruyoruz, duaya kalkıyor ellerimiz. Yamaca doğru tırmanıyoruz. Yeşillikler arasına oturup dalıyoruz. 10 yıl öncesine. Arkamızdaki ormanlık bölgeden çığlıklar duyar gibiyiz. Kaçışlar, ter kokusuna karışmış kan kokusu, silah sesleri ve iğrenç kahkahalar. Dayanmak zor. Birkaç mısra dökülüyor sadece :
Gümüşün kızı Srebrenica;
Ay çırpındı, patikalar yol aradı hicretine
Bir Ensar’dı aradığın
Yazdı, kandı, kızıldı
Temmuzdu.. terini silemedim
Beglik şöyle dursun şâdlık bende yalan düştü
Ten düştü candan
Kan terledi.
Yorumlar
Bu yazıya nasıl yorum
Pzt, 08/08/2005 - 03:12 — SıdıkaÇetinBu yazıya nasıl yorum yazılablir ki..gözyaşlarından ve iç burkuntularından kurtulup..
yüreğine sağlık yusuf armağan.
yüreği coğrafyanın her yerine ulaşabilenlere selam olsun.
Unutmayacağız seni SEREBRENİCA
Adın bir "utanç anıtı"gibi dikilirken yüreklerde bize başka "SEREBRENİCA"lar olmasın diye ağır yükler yükleyecek.
kelâm susar, kalem susar..
Pzt, 08/08/2005 - 12:11 — Uzlet HaktanBöyle bir yazı sonrasında kelâm susar, kalem susar..Devinimde olan tek, hislerimiz olur.
Son sözlerinizde dediğiniz gibi Sayın Armağan : “dayanmak zor..”
Kilometrelerce öteleri; o mazlumların kanıyla bezenmiş toprakların kokusunu üfleyerek; sizinle orada olamayan ama satırlanızla birlikte adım adım, karış karış o topraklarda dolaşan bir yandan da yaşamın akışına salıverdiğimiz ruhlarımızın özünü bizlere anımsattınız, bir kez daha. Çok çok teşekkürler.
Aklınıza, gönlünüze, ayaklarınıza sağlık.
Muhabbetle,
Bir Not
Paz, 14/08/2005 - 04:45 — Nadir MarmaraYusuf Beyin derlediği bu gezi notlarına dayalı yazısında edindiğimiz bilgileri pekiştirmesi açısından Bosna ve genel anlamda Balkanlardaki etnik, dini yapıyı daha derinden öğrenmek ve tahlil etmek için bir kitap tanıtımında bulunma gereğini hissettim.
Metin İzeti, Balkalnlarda Tasavvuf, Gelenek Yayınları, İstanbul 2004, sh. 352.
Eser, Balkan topluluklarının etnik yapısı hakkında kısa bilgi vererek, Osmanlı öncesi bölgenin genel durumu üzerinde durmaktadır. Ardından Osmanlı dönemi Balkanları hakkında bilgi vermekte daha sonra da ana konu olan "XVIII-XIX. Yüzyıllarda Bölgedeki Dini Yapısı" irdelenmektedir. Kitapta sırasıyla
- Mevlevilik;
- Nakşibendilik;
- Halvetilik;
- Kadirilik;
- Rıfailik;
- Sa'dilik;
- Bektaşilik;
- Melamilik - bütün bu tarikatların Balkanlardaki durumu geniş biçimde incelenmektedir. Bunun dışında toplumun tarikatlara bakışı da araştırılmıştır.
Eserin en ilginç kızmı Arap harfleriyle yazılmış Boşnak ve Arnavut edebiyatı "Alhamidya" üzerine verdiği bilgilerdir.
Benim açımdan eserin tek eksiği, Balkanlardaki Heterodoksi İslami yapıya vurguda bulunmamasıdır. Nitekim, Balkanlardaki İslam anlayışı, genel anlamda Halk İslamından beslenmektedir. Bu temel belirlenmeden aktarılan bazı konular sanki net biçimde yerine oturmuyor gibi. Bu da, eser müellifinin bazı kaygılarının çalışmasına yansıdığını göstermektedir.
Yusuf Beyin yazısını fırsat bilip, bu kitabın okunmasını acizane tavsiye edebilirim...
Saygılarımla...
bu yazım sana Srebrenica...
Per, 01/09/2005 - 11:00 — Günseli Ümitbu yazım sana Srebrenica...
gözyaşım karıştı toprağına, sana ulaşamadı hasretim...
ellerim dokundu toprağına, parmaklarım titredi, gözlerim yaşlara boğuldu da toprağın altında, koynuna aldığın yiğitlere bakamadım, acıdıydı, acıdım, acımla acını yaşadım...
şimdi uzaklardan seni düşünüyorum Srebrenica! uzak kaldığım, geç kalmışlıklarımın utancıyla susuyorum, senden uzakta ağlamak daha da acıtıyor içimi...
bitmesini istemediğim günlerin gecesinde uyumak ne kadar güç ise, yola çıkarken ilk atacağım adım için ne kadar çok düşündüysem ve Srebrenica'da gördüklerime kalbim dayanması ne kadar zorsa, sana yazacağım yazı da bu denli zor ve güç. parmaklarım sana dökülecek kelimeler için çırpınırken bir yandan, engel olmak için avuçlarımı sıkan; bir yazı, bir fotoğraf, bir anne, bir gözyaşı, bir ademoviç. uzağımda belki hepinizden daha yakın benim bildiğim topraklarda şehit olmuş, hiç bir gün yanyana gelemediğim dedelerimin, babalarımın, annelerimin, abilerimin ve kardeşlerimin yanından geldim ben.
biliyorum neler yaşadığını şimdi, görmüştüm, duymuştum ama en çok da okumuştum ama hepsi bir resimmiş sadece ellerimde tuttuğum. içine giremediğim bir resimmiş sadece, açılan toprak ile içime çektiğim şehidinin, canlarının kanlarının kokusu ile anladım. şimdi daha bir huzurum var, seni duyan biri var şu an burada, bil ne zaman istersen geleceğimi, toprağının kırmızısı ellerime çıkasıya kadar okşayacağımı seni ve göz yaşlarımı hiç düşünmeden sunacağımı sana...
bu yazım sana Srebrenica...
Srebrenica'dan sonra Başçarşı'da içtiğim sudan, Travnik Kale'sinden inip, Plava Voda başında beni çağıran yağmur ile ıslandığımdan ve de Mileçka Nehri'ne son gecem de 'seni seviyorum' diye bağırdığımdan beri bekliyorum sonbaharı. İşte geldi, senin de sevdiğin, sana en çok yakışan geldi, 'Eylül' geldi...
Temmuz geçti bak, bir yanımızı aldı da yanına, ağustosu da bıraktık yanına ama şimdi geldi bak, beklediğin geldi, baharlardan sana en çok yakışan bahar geldi.
"seni seviyorum sonbahar"
ve özlüyorum o güzel toprağını, içtiğim suyunu, havanı, yeşilini ve de selamını...
bu yazım sana Srebrenica...
Selam olsun!