Hava soğuktu. Belki ayazdı demek daha doğru olacak. O ağzımızın burnumuzun donduğu günler…
Babamı özlemiştim. Çoktandır babam sanki kaç diyar ötede gibi olmuştu. Onu düşündüğüm vakit Yemen geliyordu aklıma. Giden gelmiyor gibi uzak ve ulaşılmaz… Sanki ben çocuğum ve o da savaşa gitmiş… Hem öyle bir hava esiyordu ki üstümde, bir daha savaştan gelmeyeceğini biliyormuş gibi…
Onun yanına gitmeye karar verdiğim gün sımsıkı giyinmiştim. Annemin taa gelinliğinden kalma yün şalını da üzerime almıştım. Kısa sürmüştü annemin beni sarmaları; çünkü en küçük çocuktum, gençliği geçmekte olan bir anne ve babanın son çocuğu idim. Tekne kazıntısı…
Beni sarıp sarmalayan yünden, şalımdan bahsediyordum. Onu ne vakit omzuma alsam sofiler gelirdi aklıma. Yün giyen dervişler… Bir lokma, bir hırka. Nerde…
Bu boyasız yünden ve cömertçe örülmüş koca şalı doladığım vakit aklıma iniveren bu hoş ağırlık omuzlarıma da inerdi. Onu, bir arkadaşı örmüş annemin. Ve ardından veremden genç yaşta ölmüş. Annem onu ne zaman üstüne alsa o erken giden dostunu hayırla yâd ederdi.
Belki de altmış yıllık bir şal. Elde eğirilmiş incecik bir yün ip… Çevre danteli ise halen kullanılan bir motif; “elti eltiye küstü”. Bu yönüyle de bana yakıştığını düşünüyorum. Belki de asırlara hitap edecek bir form bu…
O, benimle yaşıt olan eve doğru yaklaşıyorum. Benimle yaşıt derken gençliğin sonu ve ihtiyarlığın başını kast ediyorum. Ona yaklaştıkça son zamanda gördüğüm fakat henüz okumadığım bir kitap kapağı gözlerimi perdeliyor. “Sevgileri boşaltılmış evler”
Bu bizim ev olmalı diye düşünerek ve sanki kitabı okumuşum hisleriyle bahçe kapısından giriyorum. Ah babamın asma budadığı yerler. Annemin gazel süpürdüğü bahçe… Tek bir gül bile kalmamış geriye…
O sayısını ezbere bildiğim ve belli bir ritimle atlaya zıplaya indiğim merdivenler… Yukarıda annem olmadığından beridir o ritim bozulmuş ve korkuluklara dayanarak çıkan bir siluet olmuşum…
Çok zamandır kapıdan bir çift sinirleri alınmış göz bakıyor. “Kim o?”Buraya geldiğim anlarda kim olduğumu hatırlayamıyorum. Sahi kimdim ben. Heyhat ki heyhat. Muhabbet pınarlarından, loş mağaralara… Kimseler gördüğünden geri kalmasın. Babamın üvey hanımı, üvey sevgilisi… Ne babamı ne beni sevmiş bir boşluk… Sevgilerini sadece metaya hasretmiş olanlara ne kadar da acırdım. Sevgi gibi en güzeli meta gibi en çirkinin uğruna heba etmek… Bu ne kötü alışveriştir. Oysa güzeli güzelin yanına koy da bir bak. Bakamazsın gözlerin kamaşır.
İçeri süzülüyorum sırtımda koca şal ile… Babamın elini öpüp yanına oturuyorum. Ne kadar da iğretiyim. Kuş gibi hafif bir çocuk iken bu evde ne kadar ağırdım ben… Şimdi ne yerim ne yurdum var. Sırtımda koca şal ile tartsalar gram çekmez ağırlığım var.
Babam beni komşunun kızı zannetti. Okuyor musun sen? dedi. Ben mi? diye önce şaşaladım birden. Babamın hanidir Yemen’de olduğunu unutmuşum. Bir an geldi sanmışım. Sonra, ” sen okuttun ya.”diye cevap verdiğimde derin derin yüzüme baktı. Bu sefer babam” ben mi ?”diye sordu. Evet, sen. Bu mahallenin kızı olup olmadığımı ısrarla sordu. Evet, bu mahallenin kızıyım dedim, öyleyim evet. Konuşmamız bitmişti. Bana ait hiçbir şey, hiçbir kişi sormadı. Sadece sırtımdaki güve yenikleri olan şala:
“Bu örgü ne güzel” dedi. “Ne güzelmiş” dedi sanatkâr adam tekrar… Eskiden olduğu gibi iki parmağının arasına alıp ovuşturdu.
“Annemin “dedim.
” Öyle mi?” diye sordu.
Evet dedim annemin.
Annemi merak etmedi ve sormadı.
Şal’a takıldı kaldı. “Ne güzel örmüşler” dedi.
Nerede örülmüş acaba?
Sarayönü’nde.
Sen Sarayönü’nden misin?
Evet.
Kimin kızısın peki?
Çakırın Halis’in torunuyum.
Çakırın Halis’in mi?
Sustu. Çıkamadı işin içinden…
Şöyle bir şey keşfetti.
“O zaman sen ben oluyorsun.”
Yüzüme baktı. Güldü…
Evet, baba ben sen oluyorum.
Yorumlar
Yabancılaşma
Cts, 21/07/2007 - 12:20 — Hamit AkçayBen olma idarikini tesis eden unsurların dağılması ile yüzyüze gelinen yabancılaşmayı nasıl da çarpıcı ve kestirmeden anlatıvermiş yazar. Tebrikler Sakine Hanım.
"Havada uçan kuşa yolun ne hayrı var
Kendine hayrı olmayanın ele ne hayrı var"