renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

düş vakitleri

Meksika Sınırı’na Kaçarken Sen…

Gerçek bir Meksika Sınırı bulabilseydim, iki tepenin arasından doğan güneşle birlikte ben de sınırı geçseydim. Çünkü ben, suç işleyemeyecek kadar ürkeğim. İnsanların suçlarını yüzlerine vuramayacak kadar da eli ayağına dolaşan tedirgin. Düşünüyorum da, belki, oradaki haydutlardan bir şeyler kapabilirim. Mesela; hiç acı hissetmeden, insan kalbi nasıl çalınıp yanında götürülür, birisi can çekişirken kahkaha atmak nasıl bir ruh halidir. Belki, hepsini öğrenebilirim.

Eğer sen, o sınıra kaçmayı istemeseydin, ben de bu yazıyı yazmayacaktım. Gerçek kahramanlarla sahtelerini ayırt edebilseydin, ben de sahte kahraman olmaya çalışmayacaktım.

Zelâl Yağmuru – 2

Yağmur yağıyordu. Şehrin tek ve kalabalık caddesinde yürüyordum. Islanmıştım. Üşümüştüm biraz da. Kalbim kırıktı. Aklım karışık, ruhum kıskaçlardaydı. Bedenim yorgun düşmüştü. Yürüyordum. Bulutlar sağanak sağanak damlıyordu toprağın kalbine. Bomboştu aklım. Zamandan, mekândan sıyrılmıştım sanki. Seni düşünüyordum…

Yağmur bunumdan yanaklarımdan akıp ağzıma doluyordu. Ayaklarım küçük su birikintilerine dalıyor, her adımımda topladığım suları bırakıyordum inci gibi dizilmiş sokak lambalarının dibine. Yağmur yağıyordu hâlâ. Hafif morarmıştı dudaklarım.

Gece Gelen Konuk

Tam bir sene evvel gösterilen bir düşü anlattığım yazının kahramanı kıymetli Muhsin Yazıcıoğlu'na Allah'tan rahmet diliyorum. Hüseyn efendimizle beraber olsun inşaAllah. Şehadet bir bilmecedir; ve bu konudaki hakîkatler gizlidir.

"Muhsin Yazıcıoğlu konuşacakmış bir çaybahçesinde. O gelmeden gidiyorum, en önlerden bir sandalye buluyorum. Geliyor ve anlatmaya başlıyor.

Daha Ne Kadar Yenileceğiz?

300 yıldır saldırıya uğruyoruz. Ülkelerimiz işgal ediliyor. Şehirlerimiz yağmalanıyor. Köylerimiz bombalanıyor. Evlerimiz dümdüz ediliyor? Canlı yayınlarda üzerimize bombaların nasıl düştüğünü seyrediyoruz. Namuslarımız kirletiliyor. Düşüyor bir bir mevzilerimiz. Veya bir gecede onbinlerimiz ortadan kaldırılıyor, kimsecikler duymuyor. Cenazeleri kaldıracak kimse yok, koyulacak yer kalmadı. Mukaddesatlarımız çiğneniyor. Çığlıkları seyr ede ede artık bize normal gelmeye başladı. İnsanlarımızın bedeni, aklı ve kalbi ifsad ediliyor.

Bivefa...

Her şey kaybolsa, ortadan yok olsa tüm var oluş nedenine bakmadan! Siyah gitse, beyaz gitse, tüm uçlarda yıkılsa bildiğim bütün sözler ve gerçekler… Sen ve ben kalsak sadece… Soluğuma değen nefesin kalsa… Olmasa onlar, şunlar, bunlar, sizler, bizler, sadece sen ve ben öznesiyle hükmetsek âleme… Saçında savrulsa rüzgâr, değse üstüne güzel gözlerinin rengi denizin solgunluğu can bulsa… Sussa tüm çocuk sesleri, komşu bağırtısı kuşlar bile cılız seslerinden utansalar, esirlerin üstünde ahenkle dans etse sesin…

Yitirdiğimiz Duyarlılık: Hayret Makamı

“Bir özge temaşamız vardı” iyi bilirdik… İyi bilirdik! Evvel zaman içinde kâinat ve içindekiler evvela ilgimizi sonra hayretimizi mucip şeylerdi. Derin nazarı hak ederdi eşya; keşfedilmeyi kuşatılmayı değil hissedilmeyi, anlaşılmayı hak ederdi. Bir çift göze koca kâinatı sığdırmak gibi ciddi ve keyifli bir işimiz olduğunu zanneder; zaten başından acayip olan bu işi, karşılaştığımız her eşyada artan bir ilgi ve hayretle sürdürürdük. Henüz dünyayı keşfetmediğimizden(!) midir nedendir bilinmez, her şey bizim için fazlasıyla ilgi çekiciydi. Şahsi tarihimiz gibi medeniyetimizin çocukluk günleri de bu cümleden değerlendirilebilir. Biz de medeniyetimiz de çocukken duygular sahiciydi…

Arz-ı Hal

Gördüm, Hızır'dı gelen... Beceriksiz bir şairin kalemine gözlerini bırakıp giden... Ve gönlümün en ücra yerine yüzündeki yıldızların o pak haritasını çizen...

Ey cılız suların sessizliğine sızıyı içiren divane! Uyan! Uyan ki; yakıyor zamanı avuçlarında gök. Bir fecrikâzibin sadık takipçisi aydınlık, çatlaklarından sızıyor fikrimin. Eylül mü vuruyor canlarımıza?

Hepsi Bu!

Kesildi nefesin, öldüğünü sandın.
İnansaydın öldüğüne,öyle kalsaydın…

Ölmek istiyor. Hep aynı kelimeler dudaklarında. Ölmek, ölmek ve ölmek! Demek ki insan böyle yaratılmış. Ölünce acılarının biteceğini zannediyor, acı çektikçe ölemiyor. Ölmek istedikçe, yaşamanın bir anlamı olduğunu fısıldarcasına, güneşin, hiç açmadığı perdeleri aralayıp, yeni günler getirdiğini seyrediyor.

Kenarda Kalmış Bir Yürek

Zindanlar ölüm yetiştiriyormuş,bildim,
Hayatsa zindanları çoğaltıyor...

Yalnızlığı bir kuyu yapmışlar, beni içine atmışlar sanki. Dünya bir köle pazarını andırıyor. Sanki bir zindan.. Ve nihayetinde bir gün rüyam olmasını umuyorum.

Kenarda kalmış bir yürek yaşıyor şimdi bedenimde. Kocaman bir perde var önünde. Sadece gözyaşımı çağırdığım zamanlar-ki çoğu zaman kendiliğinden geliyor- aralanan bir perde.. Hiç anlam veremiyorum sadece labirentin ortasına konulduğumda çıkışı bulabilmeme. Ne zaman dümdüz bir ovaya düşsem, kaybediyorum yolumu.

İştah A/çı-cı/lar

Değiştir şarkıyı bayım
Bu bizim bildiğimiz türkü değil
Yola çıktığımız orman bu değil
Şu duvar ağladığımız duvar değil
Korktuğumuz karanlık bu karanlık değil
Bu kâbus sarmalına nereden geldik!

Çok da karanlık değil bu akşam. Yalpaladığımız uçurum rüzgârları kadar değil bu rüzgârlar. Ennihaye derecesini öğrendiğimiz acılar oldu. Dünyanın kansız dönmediğine şahit olduk.

İçeriği paylaş