renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Tebliğ

Eleştirel bir akılla ulaşılan mutlak hakikatin vicdana mal olabilmesi için en temel düstur sıdktır. Sıdk, her türlü kemalatın madenidir. Zira bir insanda yalan, katıksız maslahatın zorunlu bir emri olmak dışında (masum bir insanı ölümden kurtarmak gibi) ve hatta arızî bir sıfat da olmanın ötesinde ayrılmaz bir nitelik olmuşsa o insanın imanı iman değildir. Dürüst olmayanın dininden bahsedilemez. Zira din, borçtur. Borcun mutlak butlan ile batıl olmaması için temel şart kişinin dürüstlüğü zatına mal etmesidir. Hatta masum bir insanın öldürülmesi ihtimali yüzde yüz seviyesine ulaşmamışsa, orada dahi yalana müracaat edilmemelidir. Zira bugünkü dünyanın ve bugünkü Türkiye’nin en temel sorunları güvensizlikten doğmaktadır.

Sıdk bir kez hayata hayat olsa, bu vesileyle güven bir kez yüzde yüz tesis edilebilse inanın her saftaki samimiler ve samimiyetsizler bir seferde ayrışacak, ve ülke içine girdiği bu krizden çıkacak ve ayrıca siyasi içtihat farklılıkları iftirak vesilesi olmaktan çıkacak, TBMM AKP’siyle, CHP’siyle, MHP’siyle, DTP’siyle, Muhsin Yazıcıoğlu ve Ufuk Uras’ıyla Kurtuluş Savaşının her biri ayrı ayrı kahramanı olan milletvekilleri kadar şan kazanacak.Ve ayrıca, bir siyasi davanın takipçileri, kendi menfaatlerinden önce yeryüzüne, insanlığa ve milletlerine en büyük hizmet addettikleri davalarının mücahidi olmalıdırlar.

Bugün yalanlarla, laf ebelikleriyle, korkakça boyun eğmeleriyle kendilerini kurtarsalar bile davalarının ilerideki mücahitleri acısından çok ciddi bir su-i zan miras bırakacaklardır. Ve yeryüzüne ve insanlığa ve milletlerine hizmette en temel vasıta olan davalarının tüzel kişiliğini ‘takiyyeci’ ithamıyla ebediyen lekelemek günahına düşeceklerdir. Ve ayrıca hangi dini ve seküler düşünce ve yaşam biçimi olursa olsun her siyasi parti Türkiye Cumhuriyeti tüzel kişiliğiyle bir sözleşme yapmış, bu sözleşme uyarınca sözleşmenin işlemesinin temel kurallarını cebren ve hile ile değiştirmek dışında gayelerine muvafık bir haklar alanına sahip olmuşlardır. Bir kişi dindar da olsa bir gayrimüslimle ilişkisinde, nasıl ki şeriat hukukunu asla ve kat’a dayatamazsa, kendi şeriatının tüm insanlığa hizmet ettiğine inandığı düsturlarını nasıl sadece ve sadece ikna ve ispat yoluyla teklif edebilirse, aynen öyle de, kendi vicdanında ve sözleşmesini imzaladığı anayasal düzen kısıtlarında bireysel ve toplumsal yaşamında uygulayabildiği inancını, bu laik anayasal sözleşmeye taraf olan bir kişi dahi “ben şeriat düzeni istemiyorum” dedikçe devletin dini ve kamusal yaşamın işleyiş mantığı kılamazsa, dindar bir siyasi parti de Allah’ın hukukunca bu devletin vatandaşlarının tamamı fikren, vicdanen, ve irfanen hür bir şekilde İslam’ı benimsemedikçe bu ülkeye şeriat düzeni getiremez. Getirirse Allah’ın koparmayın dediği bir bağı kopardığı için fasık, sözleşmeyi kullanarak sözleşmenin tüzel kişiliğine ihanet ettiği için münafık, hiçbir hikmet-i hükümet uğruna feda edilemeyecek bireysel bir hakkı tanımadığı için zalim, ve bu sözlerimi okuduktan ve İslam’ın iki kere iki dört eder katiyetinde ispatladığım bu hususu çürütemediği halde kendi şahsi içtihadında inat ettiği için kafir olur. Hodri meydan!

Bir siyasi parti, kendisine suç isnat edilmemiş ve toplumsal sözleşmeye taraf olan tüm vatandaşları vehim altında bırakacak şekilde, anayasal makamları siyasi bir ithama maruz bırakırsa yine sözleşmeye ihanet etmiş sayılır. Bir kişi hakkında ithamda bulunmanın hukuki yolları bellidir ve bu yollar bir gayeye araç edilemez, edilirse sadece akli hukuk tecelli eder fakat vicdanlar mutmain olmaz. Herkesin kendi konumunun zorunlu kıldığı vazifeyi samimiyetle yerine getirmesi sonucu ancak hem akli hukuk hem vicdani adalet yerine gelir. Ve eğer vicdanlarda bir boşluk kalmışsa, bu boşluk anayasal yollardan ve anayasanın ruhuna uygun tarzda değiştirilmesiyle giderilir.

Eğer AKP şeriatçıysa mertçe söylemelidir. Eğer DTP bölücüyse mertçe söylemelidir. Kişilerin vicdani kanaatlerine hukuk müdahale edemez fakat bir siyasi partinin temsilcilerinin bir siyasi parti adına söyledikleri her söz ve gerçekleştirdikleri her eylem, hele ki vatandaşların vicdanında bu siyasi partiler hakkında belli haklı ve anayasal sözleşmeye zararlı vehimler barındırıyorsa, bir savcının bu siyasi partiyi daha kurulduğu günden dikkatle takip etmesi değil hukukun adaletin ta kendisidir.

Eğer AKP, devletin laikliğini bizatihi vicdanlarındaki dini inanışlarının zorunlu akli sonucu olarak benimsemişlerse, ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının keyfiyeten ve dahi bir teki dahi kemiyeten feda edilemeyecek bir parçası tarafından haklı olarak zan altındaysa değil sadece hukuk, adalet gereği de kendilerini aklamak ve içlerinde müfsidler varsa siyaseten onları bu cüz’e sırf adalet yerini bulsun diye teşhir etmelidirler. Aksi zulümdür.

Eğer DTP bizatihi Kürt kökenli vatandaşlarımızın maslahatı namına kayıtsız ve şartsız olarak bölücülüğü reddediyorlarsa, kamu vicdanını rahatlatmalı ve içlerinde fitneciler varsa sırf adalet yerini bulsun diye onları siyaseten teşhir etmelidirler. Ve eğer iddianameye esas olan mevzularda, kendileri kamusal şeriatçı ve kamusal bölücü olmadıkları halde, bir ihtilaf sözkonusu ise her iki siyasi parti bu itirazlarını açık seçik, hiç lafı eğip bükmeden itirazlarını dile getirmelidirler ki, biz sıradan vatandaşlar da aklımızda zerre kadar şüphe kalmadan bölücülük tam olarak nedir, gericilik tam olarak nedir, yüzde yüz katiyette öğrenelim. Ve her birimiz ayrı ayrı karar verelim: Biz gericiliğin ve bölücülüğün böylesi tanımlandığı bir ülkede yaşamak istiyor muyuz? İsteyenlerimiz de istemeyenlerimiz de samimi (ki samimiyetsizlik karinesiz sorgulanamaz) akli gerekçelerimizle kamusal yaşamımızda yeni ve bizi en az yüz sene mutlu edecek bir anayasa hazırlayalım.

Ve bu sırada devlet tüzel kişiliğini temsil eden insanlar da devlet erkini kullanarak nice hukuki cinayetler işlemiş vatan hainleri varsa bunları hukuken ve samimiyetle cezalandırması çabasına girsin ki, bizim de içimizde bu devleti çeteler ele geçirmiş diye vicdani bir şekk kalmasın. Zira bugünkü ufak bir şekk, yarın nice ihtilaflar doğurur. Ali ile Aişe’nin bahsine bakın.

Ve bu arada bölücülüğü ve gericiliği seçmiş, ve fakat bunda devletin ihmali veya kasdı olan insanların gönlünü de, zulmü hangi kurum işlediyse onun mümessili alsın ki geleceğimiz için bir fitne kalmasın.

Unutmayın: yalan bir temel üzerine yükselen bir dünyayı Allah temelinden çökertir. Dürüstlük olmadan barış olmaz. Barışın olmadığı yerde İslam yaşanmaz.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

tamamen kişiyi hedef almış

bir yorum yazayım bu akşam...Sayın yazarımız, enteresan yani ilginç bir yazı yollamışsınız yazıları muhatab kabuleylediğimiz yerimize ancak az daha kafatasımdan fırlayayazacaktı ve yerini kaybedecekti o şey neyse yazıyı ve düşünceyi algılayıp yorumlayıp mukayese edip birsonuca varabilen yerimiz!..

Siz tamamen kişisel düşüncelerinizin ürünü olan, uzunluğundan da beli olacağı gibi epey uğraşverdiğiniz bir yazı yollamışsınız emek sarfederek ama üzülerek söylüyorumki ben bunu kişisel (hem kendimsel hemde sensel ) bakımından eleştireceğim; sadece anladığım kadarıyla ve tamda senin yaptığın gibi yaparak yani sloganla.

Yazınızın bir mantığı var belli ama o kadar belli ki bu belirginliği nasıl anlatayım neyle ifade edeyim bilmiyorum son derece aleni ortada apaçık yani.

Kurgu gücünüz ve ilişkilendirme sanatınız şahane ve mantığınızdan ayrılamaz bir bütünlük arzediyor.

En ilginci de cemaatte pek çok enteresan yazıyla karşılaşmış biri olarak bunu tüm zamanların en objektif yazılarının başına koyuyorum.

Ya şaka yapıyor olmalısın benim zekama yahut derin bir ironi var canın sıklıdı böyle ifadelendireyim dedin ben göremedim zokayı yuttum ama aklımı aldın tebrikler.

İfade özgürlüğüne saygılıyım ama ifade edilenin içinde kulanılan kelimelerin anlamını bilmemeye karşıyım bunu da sıdk bahsinin bi yerine koyalım kardeşim; kelimenin kelimelerin haklarını verelim onların tanımlı belirgin belirsizliğe açık olmayan stabil hadlendirilmiş sınırları çizilmiş kelimenin hakkı diyebileceğimiz kısaca bir tanımları var buna da sıdk lütfen.

Bi fikrin var! oluşmuş hernasılsa oraya takılmıyorum bu eğitim modelinin pek uzağına düşmemiş ama bu fikrin yani baştan sonuca ulaşıp sondan başa doğru sonucunu doğrulamak için kurguladığın bu metnin içinde hak meselesi hiçte sıdk temelli oturmamış ne hakikatine ne varılan sonuca ne de varılmak için uyulmuş usule...ki avkatlar bilir mecellede ne diyor usul esastan önce gelir yoksam usulsüzlük olur yani adam suçlu ise de önce yargılmak ve deliller icabı asmak lazım gelir; önce asar sonra delil uydurursak usulsüzlük olur ama tabii ' yaptım oldumu ?' nun cevabı her vakit yapılmış olmasından dolayı 'oldu ' biçimindedir ve buna usulsüz oldu diyoruz.

Bu kişisel bir eleştiri benim tarafımdan sana, olguya ve olaya dair değil tamamen dedikodu düzeyinde en alt katagoride yani; ki halk dilinde 'abi nasıl yazdın bu yazıyı ya! ' biçide bir tepkisellik içeriyor.

Bu yazı çok eleştiri alabilir tutarsızlıkları bakımından ama ben orya da takılmadan sadece bu tip dinsel içerikle siyasileştirilmiş yazıların popülaritesinde bir artış var olduğunu sanmaya karşıyım aynı zamanda belki sonra da karşı olmaya devam edebilirim fikrim kaçmamışsa yahut fikir saatim geldiğinde yenisiyle deniştirmediysem eskisini ki söz konusu eski yeni yenilikçi çatışması değil...

Ayrıca sıdk bakımından içtenlik istiyosunuz ya: işte ben tebliğine çağrına kulak verip şöyle demek istiyorum Erdem bey: yazıyı eleştiriyorum, hatta tam bunu yazarken aklıma geldi, usulsüzce ve gerekçesizce eleştiriyorum tamda sizin yazınızı kurgularken kullandığınız usül gibi olduğunu düşündüğüm biçimde.

İşte çağrınıza bir yankı Erdem bey! buyurun : iyimi?

Selamünaleyküm

Elbette ki yazım ironi

Elbette ki yazım ironi doludur, fakat en samimi düşüncelerimi ifade ettim.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Günah çıkarmak mı? Günah mı?Günahsa kimin ki?

Yazının içeriği,bu içeriğin işlenişi,çıkarılan sonuçlar vs. tamamına yakını, ilgili ilgisiz her yerden birbirine tutunmaya çalışmış gibi duruyor. Sayın Yargıcı'nın bu yazıdaki bakışında klasik bir "harici" yaklaşımı görüyorum. Yanlış anlaşılmasın. Hariciler Hz Ali'yi Kur'an'a aykırı davrandığını düşündükleri için şehit etmişlerdi. Klasik ve düz mantıkla ulaştıkları sonuçlar onları lanetli bir işe sürüklemişti. Haricilerin 'saf'lıkları onları birer vahşiye çevirmiştir. Yazı da İslamî literatür kullanılarak bazı hukuki sonuçlar elde edilirken de aynen bu 'harici'tavır konmuştur ortaya. Bu tavrı çok tehlikeli buluyorum. Nihayetinde sıdka yüklenen şey nedir?...Alenen ve sarih birşekilde kalkıp, bu ülkenin başına belalar saranları karşısına alıp senle savaşıyorum mu demeyi öneriyor yazı? Eğer önerdiği buysa,yazının muhataplarının karşısındakiler kadar(bu açık düşmanlık tavrını gösterenler kadar) güçlü olması gerekmez mi? Ya da başka bir deyişle;sana hileyle gelene,sıdk ile gitmen ahmaklık değil midir? Yani, sen herşeyinle arınmış olsan,fitneden uzak kalacağına mı inanıyorsun? O halde bu elçiler boşuna gönderildiler?.Boşuna mücadele ettiler? Bu yazının haklı bir içeriği yoktur dostlarım. Eğer parti programları sözleşmeyse,edilen yeminler sözleşmeyse, bu iki şeyin ihlal edildiğini kanıtlayıp ondan sonra sıdkı sorgulamanız gerekir.
AyrıcaHerhangi birini de kafir,münafık ilan edebilme edepsizliği de kimseye hak değildir. Peygamberin, Abdullah İbn-i Sebe ile ilgili yaklaşımlarını öğrenin önce. O peygamberken, diğeri de münafıkken ikisi de aynı medinede yaşamaya devam etmişlerdir. Peygamber onun münafıklığını herkese ilan etmemiştir. sonra oturup düşünün ve sıkıysa ahkam kesin. Kusura bakmayın;insanlar bu türden çıkarımlarla hadlerini bilmedikleri için bu kadar çok saçmalık oluyor. Kafanıza vuruyorlar,oturup kendinizi suçluyorsunuz.
Selam ve sevgiyle

Seçkin Deniz

İspatın böylesi!

Ben kendimi hırçın bir insan bilir ve bu halimden dolayı dertlenirdim.Ama bu yazıyı okuyunca epey rahatladım.Benden daha hırçın insanlarda varmış.Ancak ben bu yazıya akseden hırçınlığın nedenini anlamadım.Mesala yazıda şöyle bir ibare var:"bu sözlerimi okuduktan ve İslam’ın iki kere iki dört eder katiyetinde ispatladığım bu hususu çürütemediği halde kendi şahsi içtihadında inat ettiği için kafir olur"
Birinsanın hırçın olmasını kendi kişiliğimden dolayı anlayabilirim.Ama bu yazıdaki ve özellikle şu ifadedeki hırçınlığı anlayamıyorum.Sizi bu kadar kızdıran ve insanları kafir olarak nitelendirmeye iten nedir?Sanırım,AKPARTİ'yi demokrasi konusunda samimi bulmuyorsunuz?Onun samimiyetsizliğinden dolayı kapatılmasından dolayı zarar görmekten endişe ediyorsunuz.Hırçınlığınızın başka bir makul sebebi olamaz.Öncelikle unutmayın ki,dünya imtihan yeridir.İmtihan ise mihnet kökünden gelir.Birilerine imtihan ağırlaşmasına sebeb oldukları için bu denli kinlenmeyi bir müslümana yakıştıramıyorum.
İkinci olarak hiç bir şeyi ispatlamış değilsiniz!"Bir kişi bile şeriat istemiyorsa orada şeriat uygulanamaz." diyorsunuz.Peygamberimiz şeriatı %100'ü dindar müslüman bir toplumda mı uyguladı?O toplumda Hristiyan,musevi hatta münafık yok muydu?Tabii ki vardı!Demek ki şeriat uygulamak için herkesin rızası gerekmiyor.Zaten eserlerini okuduğunuz anlaşılan "Bediüzzaman'da %70 dindar olmalı" diyor.Sizin mantığınıza göre peygamberimiz hata mı yapmış oluyor?
Salt akla dayanan dini esaslara uymayan tuhaf bir akıl yürütme yapıyorsunuz.O yüzden sizi Harici mantık kullanmakla eleştiren arkadaşa katılıyorum.
Son derece tepkisel bir mantıkla AKPARTİ'nin her şeyi berbat ettiğini düşünüyorsunuz.Bu yüzden de bu şekilde bir yazı kaleme almışsınız.Yazınızın temelini oluşturan cümleyi asla ve kat'a "iki kere iki dört eder" kat'iyetinde ispat edemezsiniz.Bu cümleyi inkar etmekle kimse kafir falan da olmaz.Ama dikkat edin,ithamınız dönüp sizi vurmasın.
AKPARTİ'nin takiyye yapıp yapmadığı,bunun islamiliği meselesine ise girmiyorum.Çünkü ortada fikirden öte duygusal bir patlama hali var.O yüzden işin en vahim yönüne değinmekle yetinmiş olalım,sadece.

http://www.karakalem.net

O içtihadımda musırrım.

O içtihadımda musırrım. %70 meselesine ve şeriat ilan etmeye gelince, Medine Vesikasının hukuki ve dini mahiyetine bakılsın.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Yanlış anlama olmasın

Küfre koşul koyuyorum: 'çürütemediği halde' diyorum...
O iddiamın sonuna kadar arkasındayım. Kapalı kalmış ve anlaşılmayan mevzu olursa da anlatmaya çalışırım. Fakat eğer gayrimüslimle müslim arasında bir sözleşme varsa, o sözleşmede Şeriat'ın hükümleri uygulanmaz. Müslimin de gayrimüslimin de ortak olacağı bir temelde bir çeşit 'Medeni Hukuk'a dayanarak sözleşme imzalanır. Ve bu sözleşmeye uymak bir vecibedir.

Türkiye Cumhuriyeti bir 'hükmi şahsiyet'tir. Ve Bu hükmi şahsiyetle müslümanlar bir sözleşme imzalamıştır. Bu sözleşmenin din-i hakka kesin münafi unsurları varsa bunlar değiştirilir. Fakat bu la-dini hükmi şahsiyetle yapılan sözleşmeye ihanet edilmez. Rasulullah'ın hayatında da böylesi bir durum vaki değildir.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Ben kendim, 'sapkın' bir

Ben kendim, 'sapkın' bir şeriatçı olarak herkesin eteğindeki taşlar dökülmeden bu ülkede huzur yüzü görebileceğimize ve dahi İslam'ı ve Şeriat-ı Garra'yı hakkıyla tebliğ edebileceğimize inanmıyorum. Her zaman art niyetle suçlayacaklar.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Hodri meydan!

Sn. Yargıcı, çok iddialı bir yazı yazmışsınız lakin yazdığınızın iddiası sadece kelimelerde kalmış. Yazdıklarınızı destekleyecek yeterli açıklama yok. Münafık, fasık, zalim, benzetmeleri ise akla ziyan! Biz hepimiz Allah’ın memurlarıyız. Üzerimize düşeni yapmakla mükellefiz. Zikrettiğiniz kelimelerin kişilere isnat edilmesi sadece Allah’ın tasarrufundadır. Ayrıca fazla cesur bir tavırla “hodri meydan” demişsiniz. Bence siz bu yazdığınızı anlamak noktasında, kendinize hodri meydan deyiniz. Bakalım meydana destek için gelecek mantık bulabilecek misiniz?

Münafık, fasık ve zalim

Münafık, fasık ve zalim ifadelerini bir benzetme amacıyla değil, Kuranî anlamlarını gözeterek ciddiyetle verdim.

'Hodri Meydan!' sözünü de anlık bir grandiose ile değil, ciddi bir mantıki muhakemenin ürünü olarak söyledim.

Ve elbette ki laik bir devlette şeriat istemek benim en temel hakkımdır. şiddete bulaşmadığım sürece hiç kimsenin bana karışmaya hakkı yoktur.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Meşruiyet

Google' ye girip, "meşruiyet" yazınca "sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=mesruiyet" ve Yrd. Doç. Dr. Ender Ethem ATAY'ın bir makalesi çıkar karşınıza.

İlk'i, bir sözlükte terim anlamına ilişkin verilebilecek kısa ve içinden çıkılması zor, konuya ait söylenegelmişin alta alta yazılmış biçimidir.

İkincisi ise, akademik dediğimiz, bu işi kimler kotarıyorsa(erk-iktidar-egemen falan filan ) onların bakışını genel olarak orataya koymuş, tabiki daha ayrıntılı biçimde.

Bir insandan, bir şeyi okumasını (İKRA) talep etmek, taş taşımasını talep etmekten daha zordur.İsmet Özel'in bir mısrasında dediği gibi : 'rabbim bana taşınacak suyu göster, bileyim hangi suyun sakasıyım...' mealinde bir dizeydi ve yorgunluğu ifade ediyordu kanımca zihinsel bir yorgunluğu, kafa kemiklerini eriten bir zorluğu; karanlıktan çıkamayan bir adamın çaresizliğini, bilemeyişini bulamayışını ve fakat bulması gerektiğine dair kuvvetli bir inanç içinden biryerlerden onu zora koşan sorumlu tutan. Ahlakını-hilkatini-yaradılışını pas geçemeyen ve 'vicdan' olarak tanıya geldiğimiz yerinin baskısından kurtulamayan bir adamın çaresiz haykırışıdır: 'bana yapacağım, kesinbilişle iman edip içimdeki yere oturan hah işte bu oldu dedirten eylemi söyleyin yapayım bileyim karar sahibi olayım ( irade ortaya koymuş olmaklığımız ki adil şahit olma zorunluluğumuz.) mutmain olayım...' Biz bunu kitabımızdan kısaca asr suresi olarak biliyoruz. Vicdanla yani ahlakımızla ki takvamız-sorumluluk bilincimiz oradan gelir işte onunla uyumlu bir bilgiye iman ederek, o bilginin bizi sorumlu kıldığı ıslah edici ameli yerine getirerek ki bu en genel ifadesi ile HAK onun için göstereceğimiz mücadeledeki sabır-sebat.

Vahiyle bizlere gelen kesin bilgi HAKKIN bilgisidir, HUKUKUN bilgisidir, dayanağı yani meşruiyeti Allahtır yeri göğü ve bunlar arasında bulunan herşeyi yaradan ve yarattıklarının yaradılışına uygun olanı emr eden Allah-hak-adalet...

Şunu söylemek istiyorum kısaca ve anladığımca: Hak-adalet ve meşruiyet birbirlerinden bağları koparılmış biçimde ele alınıyorsa eğer, kimki bunu yapıyor laikliği başlatıp 'kavramın içini keyfimce ben dolduracağım çünkü benim bunu yapabilecek gücüm var ve buna itaat edecek kullarım var!' diyor ve ekliyor: ' Allah, göklerin rabbi olabilir ama bu kavramların ve kullarının içini ben doldurduğum müddetçe yerin rabbi de ilahı da benim ' diyor.

Tevhid: hak-adalet-meşruiyet ve ahlakın dolayısıyla iman ile amelin, gökler ile yerin, akıl ile kalbin, ruh ile bedenin ayrılamaz parçalanamaz bölünemez bir bütün oluşudur. Bir şeyin yaradılışına uygunluğu o şeyin selameti emniyeti ve huzurudur, barıştır islamdır yani. Aksi ise sürekli bir çatışma ve uygunsuzluktan kaynaklanan bir savaştır ister içinde yaşansın bunalım olarak ister dışında yaşansın ekonomik veya sosyal bunalım olarak ister eşyanın tabiatındaki bozulma fesad küresel felaketler olarak...

Ama tevhid: Yaradanla yaradılmışın birliği asla değildir.Allah, münezzehtir, tüm yaratılmışlardan ötedir, beridir, uzaktır, kulhüvallahü ehaddır...

Parçalanmış zihinlerimizi, hangi parça bilgiler inşa ediyor ise paramparça ediyor hem kendimizi hem bizden dolayı başkalarını hem çevremizde kullanageldiğimiz eşyayı.
Dünyayı parçalara ayırıyoruz, kendimizi, ailemizi, dostlarımızı, komşularımızı... ve tasniflemek istiyoruz bunca talanı ve parayla ödeşmek istiyoruz ve aşağıdan yukarı sınıflamya başlıyoruz ve daha çok güç istiyoruz piramidimizin inşası için ve hiç beklemediğimiz bir anda süre doluyor, biz henüz ne yapmak istediğimizi bilememişken ve yapılacak daha çok şeyi ötemizde bırakmışken..

Çözümü uzaklarda aramayı bırakamıyoruz; çünkü, arzularımızla ahlakımız uzaklaştıkça sorumlu olduğumuz yerimizi kaybettikçe, kör kuyumuzdan bizi hayallerimiz kurtaracak sanmaya başlıyoruz yeniliyoruz, karanlık ümitsizlikten başkasını üretemez çünkü ve teslim oluyoruz bizi teslim alana ki bence bizi teslim alan korkumuz,korku ise belirsizlikte yetişiyor ve öyle bir paradoks ki korktukça belirsizlik artıyor, belirsizlik arttıkça korkumuz....

Korkularımızı hakka yöneltmedikçe ve hakka yöneldikçe artan aydınlığımızda belirsizlikler kaybolmaya yüz tutup ayırdediciliğin furkanın ortaya çıktığı yerde hakkı bilip adaleti tanımadıkça çok bocalayacağız ama vazgeçmezsek ki bu umuttur elbet karanlığımızı aydınlıkla boğacağız.

Belirsizliğin sınırı-haddi yoktur. Gayya kuyusu denen dipsiz bir karanlıktır. Orada ne doğru bilinir, nede yanlış. Kurdun puslu havasıdır orası. Şöyle tarif edebilirim orayı: rüştü, doğumuyla beraber, bir duvarla çevrilidir bu duvar onun yaradılışıyla beraber sınırlarını haddini belirler, orası rüştünün 'kimlik' alanıdır. asla o duvarın dışına çıkamaz ontolojik varoluşsal yaradılışsal alanıdır orası onun ve gerçeklik alanıdır yani hakkıdır verili olarak. İşe buranın ne olduğu ile başlar, baba anne bu ne diye sormaya başlar çünkü o şeylere ilişkin soruları daima içindeki 'ben kimim' sorusunun karşılığını aramaya dair ahlakından gelen vicdani bir zorunluluktur. Ancak, burada ciddi bir sorunla karşılaşır. Bu duvarla çevrili alanı ona kim veya kimler hangi bilgi ile tanımlıyor iseler,işte rüştü'de kimliğini vicdanına uyar-uymaz o bilgiyle tanımlamaya kendim denen şeyi inşa etmeye başlar.

rüştü'ye varoluş çemberi içine sunulan her 'doğru bilgi' vicdanındaki ahlaki kodla buluşur ve dışa dönük tüm iradi eylemlerine o bilgi yön verir. Çemberinin içine sunulan her yanlış bilgi: ' onu sınırlayan duvarlara çizilmiş bir kapıyı gösterir, hayaller dünyasına açılan ve hevadan beslenen.' İşte o kapı belirsizliğin başladığı yerdir. Çünkü o kapı, gaybın bilgisini getireceğini vaad eder ama yazıkki duvara çizilmiş süslü bir resimdir hayallerden başkasını geçirmeyen ve rüştü artık sınanmaya başlamıştır hakikat ile rüyalar arasında gelir gider.Her, duvara çizilmiş süslü kapıdan geçme girişimi burnunu tosladığı bir acı olarak ona döner ve o da kapıyı çizene döner, çizer rüştüye yeni bir süslü kapı daha çizer duvarda ve eline yeni hayaller tutuşturur taki vura kıra kafa gözü yara yara yol arar durur rüştü; kimi zaman bir tinerci, kimi zaman bir bürokrat, kimi zaman bir bilmem ne ama illaki duvara resmedenin kulu olarak yıllar yılı bir çıkış arar çıkış için kendine bahşedilmiş enerjisini ressamına bağışlamak suretiyle bu kısır döngüde asla kendi denen şeyin kim olduğunu ve ne işe yaradığını öğrenemeksizin ressamının yüklediği rolünü oynar. Bu rolde, vicdanı onu rahat bırakmaz ve bir gün kırılma noktasına yaklaştığını hissettiği anda ressam yeniden ortaya çıkar ve rüştüye bugüne değin çizdiklerinin en güzeli olan bir kapı daha çizer ki bir farkı vardır bu kapının adını KADER koyar ve bu kapı geçilmeye çalışılmayacaktır en fazla öylece hayallenilip kabul edilecektir, neydiyse ogüne değin olan biten(duvardaki resimler,nostaljiler,eski sıkı günler...) aynen devam edecektir. Sorun çıktıkça ressama danışılacak o da bu yeni kapıdan hayaller getirecektir ütopyalar dinler ideolojiler çözümler vertigolar nostaljiler...rüştü artık huzurludur çünkü bu kapı en önemli işlevi yerine getirmeyi başarmıştır; rüştüyü geçirmesede öte yana öte yandan hayaller taşıyabilmektedir beriye; ve her getirdiği, bir işe hizmet eder olmuştur, en önemli işe: 'vicdan örtüsünü' bulmuştur rüştü!

rüştü bir kuldur! doğası ve yaratılışı gereği ve bunca toslama sonucu o da bir sonuca varmayı başarabilmiştir kul olduğu bilincini içselleştirip vicdanını örtmeyi başaraberi; sadece küçük bir sorunu vardır istemese dahi hala örtülerinin altından bir ses rüştü ye kim olduğunu sormaya devam etmektedir ara ara...hoş, onun da çözümü yok değildir, ressama döner ya bir hayal satın alır yahut yeni bir kapı ki artık kapılarıda çok sever olmuştur her yeni kapı heyecanlandırır onu kalbinin ritmiyle oynar ve huşu denen şeyide öğretmiştir ressam ona, kısaca: mutmain olmaya karşılık gelen serapla avunabilme yetisi kazanma diyebiliriz buna cansıkıntısı denen gerçekleşmemiş arzunun boğuculuğu esnasında vicdanına dönmeyi engelleyen, ressamın duvarını boyama süresi kadar süren ve seraba kavuşunca huşuya dönen şey...ressam aynı zamanda farkedebileceğiniz gibi bir gurudur, din adamıdır, bir siyasetçidir, karizmatik(karizmasını kapıların ardından getirir gaybdan, zaten ondan dolayı karizmadır biraz yada sır kapısı...)bir insanı kamildir; yalnız bir kapı daha var onu unuttum 'düşman kapısı' ki en önemlilerden biridir çünkü dışarıdan içeriye en geçirgen kapıdır azıcık of puf edip vicdanına dönecek olsa rüştü bu kapı açılıp tehdit korku ve teröre başlar, rüştü de kendini suçlayıp saçını başını yolmaya başlar taki ressam gelip rüştünün rüştüne erip uslu durcağına kani olunca 'tehlike geçti' kapısını açar ve rüştü duvarlarına çizili bunca kapısına kavuşmanın ve onları kaybetmek istememesine sarılıp gurusuna binlerce şükürler sunar, bunun için yapılmış özel bir kapısı vardır çünkü:'şimdi ibadet zamanı kapısı'...

...

Birgün kendisine İbrahim peygamber diye öğretilmiş, aslında Hz. Muhammedin dedesi olmaktan başka ve ateşe atılma hikayesinden başkaca bir bilgiye sahip olmadığı bu değerli insanın gerçek hikayesi ulaşır, duvarları hernasıl aşabilmişse. Yıldızların, ayın, güneşin... kendisinin rabbi olamayacağına dair düşünüyor bulmuştur onu. Çok şaşırtıcı gelmiştir bu durum rüştüye. Bir insan neden yıldızların yada güneşin rabbi olacağını düşünmüş olsun ki?

Eski insanlar öyleymiş demekki deyip geçilecek cinsten bir şeye benzemiyor bu durum bu soru önemli bir soru olmalı ve ben bu soruyu kime sordum ne cevap aldım? Devamında ressamla konuşur buldum ibrahim'i, ressamın resimlerini sorgular buldum: ölüm resmini ve yaşam resmini beğenmedim deyince ressam ona yeni bir resim çiziyor hemen; ya güneşi doğurup batırma resmi deyiverince apışıp kalıyor ve ibrahimin duvarlarında resimler birer birer dökülüyor evet doğru bu resimler benimde rabbim olamaz ve bana kim olduğumu asla söyleyemez...Sonra Hz. Muhammedi hirada buluyorum, sanıyorum o'da duvarlarından resimleri ve ressamı silmeye çabalıyor ki gelen yanıtı okumaya çalışınca, bu cevabın hangi sorunun cevabı olduğunu bende biliyorum.....

Ben kimim Rabbim? Kim olduğumu bilmiyorum, çünkü kendimi yaratmadım ve beni kimin yaptığını bilmiyorum, öylece verili buldum kendimi ve kendime kimliğime ait her sorunun cevabının ancak beni varedence verilebileceğini bildim yani kendi KİM? liğime ait her soru, beni yaradanın kim olduğuna dönüp duruyor; ben kimimden çok daha önemli olan benim kim olduğumu bilen beni yaradan ne için yarattığını bilen KİM? yıldızlarmı, güneşmi...bu resimler benim rabbim olamaz, bu resimleri bana çizen hiç olamaz! Ben kimim sorusunun aslı Rabbim kim? Kim tanımlayacak beni, benim meşruiyetim ne, haklarım neler, neresi benim sınırım haddim ne? Bu insanlar kim, bu eşyanın hakikati ne, hayat ne, varolmak ne?... n tane 'ne' .... El-cevap:

OKU yaratan Rabbin adına,

insanı bir yumurta hücresinden yaratan!

Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir,

[insana] kalemi kullanmayı öğretendir,

insana bilmediğini belleten!

Bu ilk ayetler, ben kimim rabbim kim sorusu sorulduğunda verilen ilk cevaplardır ve kanımca rasullerin kimlik inşası, insana bilmediğini belleten rabbe yani ondan gelen sahih arı duru bir bilgiye teslim olmakla başlıyor; bu bilgi belirsizliği karanlığı aydınlatıp, insanın sınırlarına çizip özgürlüğü hayallere binerek aradığı ve kendini serabına tutsak ettiği resimleri ve ressamları silerek, Hak-adalet-meşruiyet-ahlak-özgürlük(kula kul olmamak) nedir bildiriyor ve bu adamlar her kimseler(rasullerin dışında onları izleyenler demek istiyorum; ben de öyle olmak istiyorum) kesin bilişle iman edip ıslah etmeye koyuluyorlar hayatı(hayatı da ayırmıyorlar kanımca; yani, hem kendilerini hem sevdiklerini hem komşularını hem aborjinleri hem çingeneleri hem zencileri ki bir kanımca olan şey daha varki o da:bir çingene yavrusuyla bu adamların kendi yavruları arasında sevgi bakımından bir fark yok,yetimlere gösterdikleri tavırlarından anladım bunu, özellikle rasuller)ve amaçlarını buluyorlar, kendilerini buluyorlar, rabbleri olan Allah'ı buluyorlar....

Şimdi, hak-adalet-meşruiyet-ahlak her kul içinse, müslümanlar bunları bilenler olarak bu bilgiyi kimliklenip hayata taşıyan adil şahitlerse; yani doğruysa bu kurgu bu algılama bu çıkarsama ben derim ki sn yargıcı aşağıdakiler ne demek ola?

''Bir kişi dindar da olsa bir gayrimüslimle ilişkisinde, nasıl ki şeriat hukukunu asla ve kat’a dayatamazsa, kendi şeriatının tüm insanlığa hizmet ettiğine inandığı düsturlarını nasıl sadece ve sadece ikna ve ispat yoluyla teklif edebilirse, aynen öyle de, kendi vicdanında ve sözleşmesini imzaladığı anayasal düzen kısıtlarında bireysel ve toplumsal yaşamında uygulayabildiği inancını, bu laik anayasal sözleşmeye taraf olan bir kişi dahi “ben şeriat düzeni istemiyorum” dedikçe devletin dini ve kamusal yaşamın işleyiş mantığı kılamazsa, dindar bir siyasi parti de Allah’ın hukukunca bu devletin vatandaşlarının tamamı fikren, vicdanen, ve irfanen hür bir şekilde İslam’ı benimsemedikçe bu ülkeye şeriat düzeni getiremez.''

Yani, meşruiyet ve hukuk düzeninde anlaşamıyorlarsa, gayrımeşruluk üzerinden güçlü olanın keyfiyetine hak(!) adını verip buna itaat etmeye de adalet desinler daha da yani, sultan adil de olsa zalim de itaat et, duvara çizilmişi var senmisin hak isteyen....

''gayrımüslim ile müslim arasında bir sözleşme varsa, o sözleşmede meşru olan uygulanmaz, ortak temelde adına medeni hukuk diyebileceğimiz duvardan alınmış bir resme dayanarak sözleşmeymiş gibi duran kapının içinden geçilmeye çalışılır, konu geçiştirilmeye müsait çünkü, mümkünse ressam çağırılıp 'dayanak-meşruiyet' meselesinde sorun çıkarsa Kader kapısından karizmatik bir sabih kanadoğlu yetişebilir imdada.'' (bunu ancak picasso çizmiş olabilir,kimbilir?)

''Türkiye cumhuriyeti hükmi şahsiyet''(?) sır kapısından alıntı olabilirmi?

''Bu la-dini hükmi şahsiyetle (bu resim salvador dali üslubunda kanımca, enteresan bir tanım yani)yapılan sözleşmeye ihanet edilemez''

Sn yargıcı, bence duvarlarına çizilmiş resimler hakikati izaha yetmediği gibi aşırı zorlama olmuş(yani düpedüz suluboya ile çizilmiş o süslü kapı baksana); ironisi mironisi kalmamış.

Size insanca bir tavsiyede bulunmak istiyorum!

1- 'islami' ile başlayan cümleler, aynı zamanda 'insani' olanı da kapsar

2- 'haklar' tüm insanlar içindir, tüm insanlar Allah'ın kuludur, bir cematin zümrenin sınıfın malı değildir; dolayısıyla onlara malmışlar gibi davranmaya kimsenin hakkı yok

3- 'adalet' ne ise, asla ve katiyen 'meşru' ve 'hak' kavramlarından bağımsız izah edilemez; la-dini diye bir kavramsallaştırma içine girerken anlatmak istediğiniz aslında 'gayrı-meşru'dur; bir şeyin doğru tanımlanmış kendisi varken çok fazla zorlarsak bizi duvara götürür

4- Geleneğimizden bize miras kalan 'resmedilmiş din' in içinde uygulamada en azından oligrşisiz, imtiyazlı sınıfsız bir yapılanmaya şahit olamamışız; sultanlardan pek fırsat kalmamış yazık ki, haliyle Hak, adalet ve meşru la-dini olmadığını sandığımız dini hayatımızı pek kuşatamamış besbelli ki...yani, modern laiklere kızmadan önce bu topraklara geleneksel kadim laikliği kim getirmiş ona bakmak lazım; çünkü, bakmayınca aramızdaki farksızlığı göremeyip, takke-fes-şapka-don-pantolon düzeysizliğinden öte geçemiyor iktidar mücadelelerimizin görünen kılıfı, altında derinlik varmı sorusunun cevabı: var abi çetecilik, ergenekonmu istersin, kuyucu murat paşa mı?

5- En türkçesi bu olsun ve son olsun; belki buraya bile varmamışsındır ( zan ama hüsnü değilse bile, bir mecburiyetinin olmadığını belirtmek için. nedenmi belirttim: ressamın olmak arzusuyla etmedim bunca lafı, ama hiç değilse ressamına dön bir bak istiyorum)

Hadi kavramları yanlış kullanıyorsun, bilmediğine sayalım ama senin bu yazıyı okuyan ortalam bir insan kim olduğunu merak ettiği gibi kime hizmet ettiğini de merak eder doğrusu. Yani, amiral gemisi kaptanı bile bu üslupla yazmıyor akpartiye eleştirilerini, 'kin kusmak' deyimine cuk oturuyor. Daha açık konuşayım, ergenekonun dinci kanadı varsa eğer ancak bu kadar şanlı düşünür bunca resimle. samimiyet senin için önemli besbelli, ama merak etme çevrende gördüğün herkes sonderece samimi yaptıklarında dolayısıyla benim nezdimde sende.samimiyet yetmiyor kardeşim, hep samimi insanlr çiziyorlar resimleri, bilgi lazım sahih bilgi, kitap gibi meşru bilgi...

Eğer bir yazıyı toplumla paylaşıyorsan, nasıl algılandığını da merak edersin, bir şey anlatmaya çalışmışsın nitekim değilmi? Benimki de benim algılamamın sunumuydu, sen de ''kendimi aşırı yetkin ve haklı'' bulduğumu düşünebilirsin eyvallah ama yinede umuyorum ki sana yardımcı olabilmişimdir, enaz senin beni bunları düşünüp yazmaya teşvik ettiğin kadar...

Selamünaleyküm

Rüştü (Ağbi) biraz

Rüştü (Ağbi)
biraz sakinleşince inşallah eleştirine cevap yazacağım. Şu anda beynim herşeyle o kadar meşgul ki metnini oksam da anlamam mümkün değil. Sen merak etme. O yazı sonuna kadar samimi bir yazıdır. Ve eğer vicdanım seni haklı görürse hiç merak etme görüşümden dönerim. Niye döndüğümü de gerekçeleriyle açıklarım.
Ama önce bir kendime geleyim. Kabul edersin ki zor bir dönemden geçiyoruz ve her olan bitenden fazlasıyla etkileniyorum.
Selamlar...

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Sorunlu Mantık!

Peygamberimiz "Şeriat düzeni uygulamadı,Medine Vesikası uyguladı" diyorsunuz.Şeriat düzeni olarak nitelenebilecek bir düzende zaten gayrimüslimlere islam hukuku uygulanmaz!Dolayısı ile Medine vesikası ile şeriat arasında herhangi bir zıtlık yok.Sizinde insanları kafir olarak ilan etmenizin bir alemi yok.
Korkarım,ithamınız döner de sizi vurur!Çünkü bu güne kadar hiç bir islam alimi şu bahsettiğiniz şartları ileri sürmemiştir.
Hiçbir islam devleti de topraklarında yaşayan gayrimüslimlerden dolayı İslam hukukundan vazgeçmemiştir.Hepsi de gayrimüslimlere hukuki açıdan özerklik tanımıştır.Gelgör ki,sizin tanımlamanıza göre tüm o devletlerin yöneticileri küfre girmiş oluyor.
Demokratik bir toplumda yaşama iradenizi islami açıdan meşrulaştırmak için çok tuhaf bir mantık yürütüyorsunuz.İnsanların kendi yaşamlarını meşrulaştırmak için birilerini suçlamak yerine yaşadıkları hayatın Allah indindeki değerini sorgulamaları dürüst bir davranış olsa gerek!

http://www.karakalem.net

Hayır. Ben sadece laik bir

Hayır.

Ben sadece laik bir anayasal sözleşmenin İslam'a uygun olduğunu, bu laik sözleşmeyi zahir beyanlarıyla kabul edenlerin bu laik sözleşmeye ihanet etmeye hakları bulunmadığını, ve dahi bu laik sözleşmenin şeriatçılığı suç sayamayacağını, ve kendini tüm günahlarıyla benim gibi İslam'a adanmış iddialarında olan insanlar varsa gizli değil açıktan şeriatçılık yapmaları gerektiğini söylüyorum.
Bediüzzaman açıktan şeriatçıydı, ve bu devlet ona tek bir ceza veremedi.
Fakat şunu da unutmayın: Bugün R.T.Erdoğan ve ekibi 'laikliği benimsiyoruz' diyorlar da, alttan alta bu sözleşmenin verdiği olanakları kullanarak bu sözleşmeyi yok etmeye çalışıyorlarsa dürüstlük kuralına ihanet ediyorlar demektir. Rasulullah asla ve kat'a Medine Vesikasını bozmak için herhangi bir hamle yapmadı.

Şimdi biri çıkar der de 'Senin dediğine göre İran tümden kafir.' 'Hayır' derim. 'Zira başından beri Şah'a açıkça direnmişler. İslam istiyoruz demişler. Devrim yapmışlar. Ve (1905'i saymazsak) ilk gerçek anayasalarını da İslam'a göre hazırlamışlar.' Ama onlarla da İslam'ın nasıl bie devlet talep ettiğine yönelik ciddi bir tartışma içine girmek zoruna kalırım. 'Velayet-i Fakih var mıdır?' sorusunu sorarak başlar bu tartışma.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

bir izahat

selam ve dua ile;
"Bediüzzaman açıktan şeriatçıydı, ve bu devlet ona tek bir ceza veremedi.
Fakat şunu da unutmayın: Bugün R.T.Erdoğan ve ekibi 'laikliği benimsiyoruz' diyorlar da, alttan alta bu sözleşmenin verdiği olanakları kullanarak bu sözleşmeyi yok etmeye çalışıyorlarsa dürüstlük kuralına ihanet ediyorlar demektir."
diye buyurmuşsunuz.. ben ilkokulu bile zar zor ikmal etmiş biriyim.. hem uzak hem yakın tarihten yana da oldukça fakirim.. Saidi Nursi için -Cemil Meriç öyle diyor- ömrü hapisle sürgünle geçmiş biri, derler. ben mi yanlış duymuşum, bu sözü söyleyen mi abartmış, yoksa Saidi Nursi başka suçlardan ötürü mü mahkum olmuş ve sürgün edilmiştir? sanırım ısparta'nın barla'sını çok sevdiği için ve dahi laik düzenin savunucuları ve uygulayıcıları koruma olsun diye de jandarma vermiş olmalılar.. ya da sürgün ceza değil sanırım.. sürgünlüğün ceza olduğunu da nereden çıkardıysam.. sahi naaşı'nı da yine bir şekilde ortadan kaldıranlar Saidi Nursi'ye ceza olsun için yapmamışlardır herhalde.. yoksa açıktan şeriatçilik yapanlara kim ne diye ceza versin bu memlekette.. laicuslar "takiyye" yapanların peşinde.. ancak "takiyye" yapmakla suçlananlar yemin billah ediyorlar ki bizim şeri düzen getirmek gibi bir niyetimiz yok.. biz değiştik, diye bağırıp duruyorlar, laicus seçkinleri de "yo siz değişemezsiniz.. bir kere öyle idiniz, dönemezsiniz.. madem döndük diyorsunuz hadi bakalım bizimle beraber kadehleri parlatın da inanalım.. eşleriniz de başlarını açsınlar vals yapın.. öyle kuru kuruya değiştim olmaz!" "yahu bu bireyseldir!" çıkışına da "ıhh!" diyorlar.. tabi bu islamcı gelenekten gelenlere laicusların söylediği.. bir de böyle olmayanlara da kızıyorlar.. örneğin soyadı Altan olanlara, Çandar olanlara, Barlas olanlara, Alpay olanlara.. listeyi uzatmaya gerek yok..bu kişilerle aynı düşünceleri paylaşanlar da cezalandırılmışlar mıdır? sanki bazı bozguncular, bu güzide devlet tarafından hemen her muhalifin -sistemin aslına değil, sistemin partisine muhalif olanların- sesinin kısıldığını cezalandırıldığını söylerler.. neyse biz bize dönelim.. laicusların açıktan şeriatçilik yapanlara ceza vermedikleri savının gerçekten bir anlamı var mı? laicus olmayan herşeyle kavgalıların sözlerini herhangi bir partinin "ikiyüzlü" davrandığına delil saymanın, -hani buyurmuşsunuz ya "bu sözleşmenin verdiği olanakları kullanarak bu sözleşmeyi yok etmeye çalışıyorlarsa"- akli ya da nakli ölçütleri nelerdir?
bu arada mevcut laicus zihniyetinin -ki chp'de temeyyüz etmiştir ve güçlü bir bürokrasi tarafından yürütülmektedir bu zihniyet ve gerçek iktidar o dur- 1950'den beri hangi parti olursa olsun karşı devrim olarak değerlendirmesinin anlamına içkin bir izahat ta benim için faydalı olacaktır.. hürmetler..
c.ç

Eğer AKP, devletin

1. "Eğer AKP, devletin laikliğini bizatihi vicdanlarındaki dini inanışlarının zorunlu akli sonucu olarak benimsemişlerse"

AKP'nin zihniyeti bu. Ve bu da kanaatimce çok doğru bir tutum.

2. Ömrünün sonuna kadar şeriatçılığını aşikar kılan Bediüzzaman'ın Türk hukuk tarihine geçmiş hiçbir suçu yoktur. Çünkü bu ülkede şeriat istemek suç değildir. Eğer birşey yaparlarsa zulmen yaparlar.

3. Ben kendim Kuran'a göre bir dünya idaresi istiyorum. Bunun okumasını tartışmasını yapıyorum. Ve Kemalist dostlarımın yanında da diyorum 'şeriatçıyım' diye. Yani şeriatçıysanız niye gizleme ihtiyacı duyuyorsunuz ben onu anlamıyorum. Yani şeriat'ın yoluna baş koymak diye bir dert varsa, bu şeriatçılığımızı gizleyerek 'yok efendim öyle değiliz' diyerek mi olacak?

4. Ben sadece dürüstlük üzerinde duruyorum. 'Evet Allah'ın egemen olduğu bir dünya istiyorum. Ama bunun nasıl birşey olacağı hakkında tam bir fikrim yok. Yolunu yordamını da bilmiyorum.' Bunu diyen adam, birçoklarının gözünde ve muhtemelen Allah'ın gözünde 'Yok ben şeriatçı değilim' diyen iki yüzlü adamdan çok daha onurludur.

5. Konuyla alakasız: Bediüzzaman Mustafa Kemal'e Deccal diyecek bir risale de kaleme aldı. Ondan bile ceza yemedi. Ondan bile... Eğer Bediüzzaman'ın Divan-ı Harbi Örfi dahil bütün savunmalarını dikkatle okursanız orada nasıl bir hukuk ve adalet savaşı verdiğini gözlerinizle görürsünüz. Ne yazık ki Nurcular da, benim en yakın kardeşlerim de takiyyeci oldukları için, o müdafaaların kıymetini takdir edemiyorlar.

6. Sizi sadece vicdanınınızla, ve kendinize karşı dürüstlüğünüzle başbaşa bırakayım.
Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Eğer laiksen sen de bu ithamlarda pay sahibisin!!!

"Ben sadece laik bir anayasal sözleşmenin İslam'a uygun olduğunu, bu laik sözleşmeyi zahir beyanlarıyla kabul edenlerin bu laik sözleşmeye ihanet etmeye hakları bulunmadığını, ve dahi bu laik sözleşmenin şeriatçılığı suç sayamayacağını, ve kendini tüm günahlarıyla benim gibi İslam'a adanmış iddialarında olan insanlar varsa gizli değil açıktan şeriatçılık yapmaları gerektiğini söylüyorum.
Bediüzzaman açıktan şeriatçıydı, ve bu devlet ona tek bir ceza veremedi.
Fakat şunu da unutmayın: Bugün R.T.Erdoğan ve ekibi 'laikliği benimsiyoruz' diyorlar da, alttan alta bu sözleşmenin verdiği olanakları kullanarak bu sözleşmeyi yok etmeye çalışıyorlarsa dürüstlük kuralına ihanet ediyorlar demektir. Rasulullah asla ve kat'a Medine Vesikasını bozmak için herhangi bir hamle yapmadı."demişsiniz.

Şimdi laikliğin ne olduğunu tarif edin. Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, din adamlarının yahut kanunlarının -Avrupa'da çıkışı doğrultusunda- hayata, devlete, yönetime, topluma karışmamasıdır. Şimdi siz bana söyler misiniz. LA İLAHEİLLALLAH diyen bir kimsenin bu tür bir kavramı, yaşam biçimini kabul etmesi mümkün olabilir mi? yahut bunu kabul edenin LAİLAHEİLLLALLAH dairesinde kalması mümkün müdür?

Laik düzende din ve dindar,

Laik düzende din ve dindar, devlete ve topluma karışır. Fakat düzeni teşkil ederken kendini 'Allah diyor ki' cümlesiyle formüle etmez. Şeriatın hakk bulduğu hususu aslında inanan inanmayan herkesin kamusal aklının makul bulacağı inancıyla ortak bir akla referans verir bir surette formüle eder. Bunu yaparken de dinden ve vahiyden aldığı ilhamı gizlemez.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Bu nasıl bir çorbadır, böyle?

"Laik düzende din ve dindar, devlete ve topluma karışır. Fakat düzeni teşkil ederken kendini 'Allah diyor ki' cümlesiyle formüle etmez."

Bir müslüman Allah böyle emretti diye yapmazsa yahut demezse Allah cc. ondan razı olmaz. Bu senin dediğinden sadece Laikler razı olur. Ya da sen laikleri razı etmek için uğraşıyorsundur. Yahut da İslamın razı olduğunu ve emrettiğini ifade etmeyip rejime uygun din tanımı yapmaya çalışıyorsun ki bu tür komplekslere (demokrasiyi veya laikliği İslam'a yamama ve İslam'dan gösterme çalışmaları)müslümanlar kapıldı kağılalı ferasetleri ve basiretleri kapanmıştır. Ve önünü göremez hale gelmişlerdir. Şu an bu müslümanların durumu denizden yeni çıkmışp balığın durumu gibidir ki bir o yana bir bu yana ne yapacağını bilemeden çırpınır durur. Allah bu tür durumlardan muhafaza buyursun.

Bir müslüman devletin

Bir müslüman devletin anayasasına 'Allah diyor ki' diye bir kanun koyarsa kendi İslam anlayışını, kendi içtihadını diğer tüm içtihadları butlan ile itham edecek derecede mutlaklaştırmış olur.
sivil toplumda 'Allah diyor ki' diye başlarsan başkası da 'Allah öyle demiyor ki' diye sana cevap verir. Ortada problem kalmaz.
Ama anayasa yapmak, eğer bir zaruretse, orada hukuki referansın her hangi bir din olamaz. Bütün ilhamını vahiyden alsan bile...

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Rüştü (Ağbi) ben sana

Rüştü (Ağbi) ben sana kendi ressamımla ilgili hikayemi anlatmayacağım. Ama şunu bil ki, senin de benim de ve herkes ve herşeyin de tek gerçek Ressam'ı var: Allah. Ve bu dünyada sona ermeyen hayatlarımızı muhteşem birer senaryo gibi örüyor. Bizler de hür irademizle bu senaryoda yerimizi alıyoruz.

Bana ve bugün haklı suizanlarla İslam'dan korkanlara İslam'ın insaniyeti kuşattığını anlatma. Bana ve bu insanlara İslam'ın insaniyeti kuşattığını ve dahi aştığını şek ve şüpheye mahal kalmayacak derecede göster.

Bana ve bugün haklı suizanlarla İslam'dan korkan insanlara Allah'ın egemenliğinin tek adil egemenlik olduğunu anlatma. Bize Allah'ın egemenliğinin tek adil egemenlik olduğunu şek ve şüpheye mahal kalmayacak derecede göster.

İbrahim'i örnek alıyorsun. O halde bugünkü TC sözleşmesinin, sözleşme olarak kalmadığını, bir hükmi şahsiyet olarak tanrılaştırıldığını İbrahimvari göster. Arkanda olacağım.

Ve şunu bil: bugünkü laik devlet sen bunları yaptığında, sen açıkça 'şeriatçılığını' ortaya koyduğunda sana karşı meşru olarak yapabileceği hiçbir şey yok, sen şiddete bulaşmadıktan sonra... ki İslam'ın şiddetle tebliğ edilememesi zaten İslami bir ilkedir.

Ben Esat Arslan. 1976 Ankara doğumlu, TC no: 27709562356. Ben şeriatçıyım. Ben değil türkiye'nin tüm dünyanın Şeriatla yönetilmesi gerektiğine inanıyorum. Yıllardır elimden geldiğince, kafam anladığınca bunun için çalışıyorum.

Ne yapacaklarsa yapsınlar. Hiçbirşeyden de korkmuyorum. Çünkü ne yapacaklarsa yapsınlar, Allah'ın benim senaryoma yazdığından başkası başıma gelmeyecek.

Bediüzzaman'ın dediği gibi: "Yaşasın Şeriat-ı Garra!"

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

bunu görmemişim özür

selam ve dua ile;
"Ve şunu bil: bugünkü laik devlet sen bunları yaptığında, sen açıkça 'şeriatçılığını' ortaya koyduğunda sana karşı meşru olarak yapabileceği hiçbir şey yok, sen şiddete bulaşmadıktan sonra..." buyurmuşsun..
demek ki;
İskilipli Atıf'tan başlayarak
Süleyman Efendi,
Saidi Nursi (1934 yılında tutuklandı,Eskişehir Ağır Ceza mahkemesi tarafından suçu; rejime karşı çıkmak, cumhuriyetin temel ölçülerini yıkmaya davranmaktan suçlu bulundu)
Süleyman Efendi
Abdulhakim Arvasi
Necip Fazıl vb.lerinin şiddet'e baş vurduğunu duymamışım.. özür..
c.ç

O saydığın mübarek

O saydığın mübarek isimleri sayabilmenin tek sebebi, onların bugün yaşamasının tek sebebi, şeriatçılıklarını bizler gibi saklamamalarıydı.

Ve Bediüzzaman'ın o davası sonucu -cezasını çektikten sonra- tümden beraattır.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

dedim ya ilk okul mezunuyum

selam ve dua ile;

"Bediüzzaman açıktan şeriatçıydı, ve bu devlet ona tek bir ceza veremedi."

Ve Bediüzzaman'ın o davası sonucu -cezasını çektikten sonra- tümden beraattır."

evet.. cezasını çektikten sonra beraat güzel bir hüküm olsa gerek.. sahi neyin cezasını çektikten sonra beraat etti.. daha sonra yaşamını geçirmek üzere gönderilmesi ve zorunlu iskan sürgün değildi değil mi?
hakeza necip fazıl da ölürken bile mahkumiyet kararıyla ölmedi değil mi?
gerçekten ben anlamıyorum bağışlayın.. isklipli atıf'ın bir kitap yüzünden darağacına çekilişi bile anımsanmıyor ise.. ve müstebit laicus devlet kendi düşünce kaynaklarından beslenip küçücük farkları olanlara bile tahammül edemeyip sürgünleri mahkumiyetleri bolkepçe dağıtırken "sadece takiyye yapanları ve şiddete başvuranları cezalandırır" hükmünde bulunuşunuzu inanın hiç bir dem anlayamayacağım.. hürmetler..

not:
bu yazı altında son yorumumdur..

c.ç

sadece takiyye yapanları

"sadece takiyye yapanları ve şiddete başvuranları cezalandırır"

eğer bahsettiğin bütün bu davalarda devlet-i aliyye-i Türkiye'nin zalim olduğuna inanmıyorsam ve Şeyh Said dahil ölenlerin şehid olduğuna inanmıyorsam Allah beni kahretsin.

Ben bir ilkeden bahsediyorum. Laik bir devlet düzeninde bir şeriatçının yaşayabileceğinden ve dinini tebliğ edebileceğinden bahsediyorum.

Birbirimizi tanımadığımız için sözlerimin bağlamı eksik kalıyor. Onu da siz haklı olarak yanlış anlıyorsunuz. Bu konuda yapabileceğim birşey yok.

Ama o yazıdaki içtihadımda musırrım. Vuracaksanız o içtihadı yerden yere vurun. İç mantığını çökertin.

Lütfen eleştirecekseniz bir içerik eleştirisi de yapın ki, düşüncelerimin değerlendirildiği inancına sahip olayım.

Ama ne yazık ki, çok değer verdiğim cemaat.com sitesinde şimdiye kadar bir sefer hariç hiçbir yazım için 'ideologiekritik' yapıldığını görmedim. Salt sonuç cümlelerine bakılıyor ve mantıksal süreçler hiç irdelenmeden kişi yerden yere vuruluyor.

Ve bu durum beni bir müslüman sapkın ve amatör düşünür olarak çok üzüyor.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Kuşatma

deyince aklımıza ilk gelen şey, kendimizi saran bir tehlikedir, fiili bir taaruzla varlığımıza kastedileceğini yok olmak denen var olmanın zıddı durumla karşı karşıya olduğumuzu anlarız.

Bu durumda ''KUŞANMA'' zorunluluğu hasıl olur bizde. Bu fiili taarruzu def etme çabasını ortaya koyabilmek için, varlığımızı koruyabilmek için.

Kuşatılan, sadece bedenimiz değildir. Kuşatılan aslında, bizi biz yapan 'kimliğimiz' dediğimiz şeyi oluşturan 'DEĞER' ler bütünüdür.

Kuşatanların direk hedefi, ilk hedefi bedenimiz değildir; yani öncelikli olarak onu fiilen ortadan kaldırma çabası değildir. Bedenimizi teslim alma çabasıdır ki o bedenin üreteceği enerjiyi kullanmak ister yani hakkı olmayan birşeyi:başkasına ait bir enerjiyi emeği sömürmek ister palazlanmak ister, güç ister, güç oluşturmak, sermaye biriktirmek,kapital=emek yığını ister ve bu yüzden HAKKI gasp etmek ister kuşatmacı.

Kuşatmacı bilirki, herhesi yok ederse oluşacak bir kapitalden de, güçten de bahsetmek mümkün değildir, makul değildir, abestir, mantık dışıdır, yoktur. Kuşatmacı, sadece bedenimizi ister, bunun için bedenimizi tehdit eder ama yukarıda dediğim gibi, bedenimize dönük tehtidi aslında blöftür.

Peki, neden kuşatır bizi yada öteki insanları?
DEĞER lerimizden vazgeçip, varlığımızı ona armağan etmemiz için (çocuklarımıza ve bize belletilen ' varlığım türk varlığına armağan olsun!' bu işin beyne nakşedilen sloganıdır). Eğer, değerlerimizle bedenimiz arasında laik bir algı oluşturulup, bedenimizi korumk için değerlerimizin tümünden yahut bir kısmından vazgeçilebilir algısı oluşturabilirse kuşatmacı zihnlerimizde, işte kuşatma başrılı oldu demektir.

İnsan bedeni yaşamak için kaçınılmazdır ancak değerlerinden arındırılıp kimliksileştirilen=değersizleştirilen bir beden sadece köledir, insan olarak tanımlanabilmesi için değerlerini de muhafaza etmelidir.

Ahlaki olan, yaradılışa uygun olan insan bütünlüğünün korunarak, parçlanmdan=hem bedenen hem zihnen hemde ikisinide ayırmadan yaşatılmasıdır ki islamın gayeside budur, islama teslim olan mümin emin şahsiyetin gayesi de...

İnsana, rabbinin bahşettiği değerlerin tümü Hak'tır, meşruiyeti-dayanağı Allahtır. İnsanı, bir bütün olarak inşa eder ve yaşatır insan olarak selamet içinde ve bu durum fiili olark gerçekleştiğinde bunada Adalet denir= haklar üzerine kurulu bir yaşam, dayanağını haklardan=hukuktan alan dolayısıyla Allah'tan alan bir yaşama biçimi= ed-din=haklara, meşruiyete dayalı; ve gerçekleştirildiğinde insanlar tarafından, hayatı adaletin KUŞATTIĞI bir yaşam.

Dikkatedilirse bu dahi bir kuşatma.Farkı ne yukarıdaki kuşatmadan? Yukarıda bahsi geçen kuşatma, bir kişi veya zümrenin insanların emeğini sadece kendi faydalarına imtiyaz oluşturabikmek için aslı GASP=İŞGAL olan bir kuşatma çabasıdır; aşağıda verilen kuşatma tüm insanların hayatı kuşatmasıdır=herkes için adalet, herkes için ögürlük=kula kulluğun olmadığı yer=Adalet.

Esat kardeşim! Sen eğer, hak olan değerleri kuşanırsan ve kendin denen şeyin kimliğini bu değerler ile inşa edersen aynı zamanda hayata zamana mekana ve diğer insanlara bir şahitlik yapmış olursun ki bu aynı zamanda örneklik demektir. Bunun yapılmışı= Adem, Nuh, İbrahim, Musa, Zekeriya, İsa, Muhammed...

Sorun biliyorum ki bunlar gibi olamak istememen değil; bunun nasıl olacağını bilememen pek çoğumuz gibi.

Bunun için yegane meşru kaynak Rasulleri de inşa eden vahiy dir ona yönelmektir.
Bu güne değin bildiğin tüm resimleri bir yana koyup, vahye ilk defa sen muhatap olmuşcasına vahyi yeniden tek sorumlusu senmişçesine bir okumaya taabi tutmadır.

Elbetteki bir tarihselliğin mevcut ama bu kitabın tarihselliği değil bizzat insanın toplumun tarihselliğidir.
İnsan ve toplum, tarihselliğinin dışında hayatı yeni baştan bir okumaya taabi tutmak isterse bunu ancak vahiyle bşarabilir ki yeryüzünde tarihsel olmayan yegane benzersiz tek kaynak KURAN dır.

Tarihselliğimiz bizim sınırlı olmamızdır zaten ama bu tarihselliğin dışına çıkabilip hem kendimize hem hayata bir bakmak istersek eğer bunu ancak ve ancak vahyin yardımıyla başarabiliriz. Elbetteki, bunun dışında da pek çok kaynak vardır ama vahiy değilseler ki değiller onlar da tarihseldir.

Senin işin bugün bu anı değerler ile fıkhetmektir; ki bunu sen istemedikçe sana rağmen kimse başaramaz yani bir işi yapmaya kafayı sen koymamışsan senin adına senin için o işi hiç kimse yapamaz; yapılmışı var diyorsan iyi bak o kişi o işi kendi adına kendi sorumluluğunda yapmıştır vekaleti olmayan bir iş değil elbetteki ama tek vekil bilesinki ALLAH dolayısıyla hak dolayısıyla O değerlerle sen buluşmadıkça benim sana gösterip ıspatlayabileceğim senin istediğin biçimiyle bir yaşama-fıkhetme biçimi bende yok enazından.

Yani, fıkhetmek nasıl bir terminoloji bugün zihnimizde bilmiyorum ama, bildiğim bir şey varsa yaşamakta olan her insn yaşadığı her anda hayatı fıkhetmeye devam ediyor mesele fıkhetmek-etmemek meselesi değil NE ile NE İÇİN fıkhettiğimizdir.

Yani, her ademoğlu bir fakihtir aynı zamanda ama sorun neyle fıkhettiğidir hayatı; adaletle olabilmesi için, kuşanması gereken değerleri hak olan yerden öğrenmelidir yoksa hak adına yapılmış bol resimli bir dünyada yaşamak yazgımız bizim işimiz ise furkan sahibi olabilip bir sarraf gibi neyin değerli neyin değersiz olduğunu bilecek mümeyyiz ve vahiyle inşa edilmiş bir zihne sahip olabilmektir ki ellerimizden-amelimizden hak sadır olsun..

Buna ilişkin küçük bir misal vermek istiyorum.
Hükümet, hem kendi değerleri hemde seçmeninin değerleri bakımından başörtüsü özgürlüğü için bir çab içine girdi. Kendince bir hakkı yerine koyup adaleti gerçekleştirmek istedi ama 'çarşaf,sarık dolayısıyla çarşaflı ve sarıklı müstesna' kaidesiyle, kanunuyla, kuralıyla diyelim. Peki bu hak oldumu şimdi? adil oldumu? Benim önemsediğim değer gerçekleşsin için ötekinin ki ötelenebilir, pazarlık konusu yapılabir vazgeçilebilir öylemi? Neden? Onlar az diye mi?
Hak ve adalet arayanların algısı hak ve adaletle inşa olamayınca adalet ve hak algısıda onların resmine göre oluyor; çingenelerin haklarına sahip çıkmayan hakka sahip çıkmamak için yeterlibir örnek sunmuştur oysa bizim işimiz topyekün bir bütün yrılamaz parçalanamaz bir bütün olarak hakka adalete her insan için olana sahip çıkmaktır.

Hak ve adalet algısının göreceleşmesi kişiden kişiye farklılık arzetmesi direk olarak meşruiyet yoksunluğudur.Dolayısıyla modern olsun geleneksel olsun kimki hak-hukuk-meşruiyet-adalet düzleminde yürütmüyorsa çabasını bilerek isteyerek imtiyaz arayışını manipüle etme uğrşındadır hemde bu temel değerleri kullanarak yapıyordur bunu. Adalet bakanı mali gibi. Kelimeyi kullanmak serbest zaten, sınırları kaybolmuş belirsizlikten meşruiyet arar orasıda onun hevasıdır bir nevi emansipasyon=sınırsız özgürlük talebi=yaptığı işin dayanğını hevasının belirsiliğinden taşıyan diyorlar buna.

Müslümanlar bir kelimenin anlamını bilmediklerinde, işkembelerinden ona anlam yükleyip statükonun devamı hesabına çalışmazlar. Şimdilik bilmiyorum deyip onu DEĞER olması bakımından değirene uygun bir emekle arar bulu hayatı onunla fıkheder; aksi durumda hiç uğraşmadan verili duruma defacto durum bakıp statükolarını korumak için ilkeyi yorumlarlar ki tarihsel olarak bunu 'fıkhetmek' denen şeye yükledikleri anlamın içinde ve sabih kanadoğlunun vicdani(!) içtihatlarında da kolayca görebiliriz.

Bugün yaşadığımız süreç bütünüyle bir 'meşruiyet_dayanak' krizidir. Laiklik'te: Allah'ı karıştırmayın bu işe dolayısıyla hakkı dolyısıyla hukuku dolyısıyla hakikati meşruiyeti...adaleti

Ben senin kimliğini sordum ama kafakağıdını değil. Değerlerini sordum nerden buldun onları meşruiyetine bakman bakımından yani...

Selamünaleyküm

Rüştü Ağbi

Rüştü Ağbi,

Şeriatı ve hakikati anlamama ve tebliğ etmeme engel olan düzen adı ne olursa olsun benim düşmanımdır.

Ama şeriatı anlamam ve anlatmam için, orada farklı doktrinlerle eşit olarak tartışabilmem için, hakk olduğumun sarih bir şekilde meydana çıkması için, bana bir zemin gerekir ki, bunun da adı laikliktir.

Bu zemini paylaşan herkes Kuran'ı kanun-u esasi kabul etmeden, kendini Kuran'ın zemininde emin hissetmeden, bu laik zemini yıkmam bir zulümdür, zira satanistin de dinini yaşama ve tartışma hakkı var. Ve bunu şeriatın gölgesinde değil, laik düzende yapmak istediği sürece bu zemini yok edemem. Ama ona bu zeminde çatır çatır dinimi anlatırım, hikmetle, mev'ize-i haseneyle ve cedelle...
Ve şeriatın tüm insanlığa mal ettiğim hakikatlerini de yaşama geçiririm. Zira laik düzen buna karşı çıkamaz, aksine destekler.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Yorulma

sen kardeşim! Bana sormazsın biliyorum ama nedense adıma hitaben yazınca havada kalmasın istedim. İnsanları bozmak alaya almak kolay iştir. Faydası nedir diyecek olursan hiçtir. Hiçle yok arasındaki farkı biliyormusun?

Burada bir yazı yazdın, kime hitaben: burada okuma-yazma,bilgi-fikir alış verişi yapan insanlara hitaben. Yetmiş milyon sesini duymadı(popülerite mekanı değil burası biliyorsundur; üç-beş iyi olma çabası içinde hakkı arayan insanlar topluluğu ) ama bizler seni dinledik seni ciddiye aldık; yani hoşuna gitmeyecek yorumlar yazmış olsakta hatta 'hiç' hoşumuza gitmeyecek şeyler söylemiş olsan dahi sana 'yok' muamelesi yapmadık. Elbetteki bu sana lutfettik manasına gelmez ama ne olursa olsun insani bir incelik gösterdik.

Açıkçası son yorumunu çok kalın buldum. Sen değilmiydin fikri düzeyde eleştiri alamadığından yakınan, neredeyse herkesi sloganla konuşmakla itham eden. Oysa bir kez olsun bile yapılan eleştirilere 'MEŞRU' dayanakları olan bir cevap vermeye tenezzül etmedin. Ama durmadan şeriatçıyım şeriatçıyım diye bağırdın. Tamam, ne istersen o ol ama şununda hakkını ver kardeşim: sen bunca konuşma üstüne 'meşru' nedemek anlamamışsın yaa ne diye meşruyum meşruyum diye bağırıyorsun ki...

Sesi kimin yüksek çıkarsa o mu meşru oluyor? Ben meşruyum demekle olmuyor saidim, iddia edileni ortaya doğru biçimde koymakla oluyor. Şeriatla meşruiyet arasında ki ilişkiyi kelimelerin kökeni itibariyle aynı şey oluşunu algılayamayacak kadar kapalısın dışarıdan gelen bilgiye. Bırak rahat ol, germe kendini bu kadar.Sen, haklı olduğunu ıspat için zemin arıyorsun ama zemin senin zihninde oturmamışki, en basit mantık yanlışlarını önermelerinde iç içe konuşlandırmak suretiyle şaşırtıyorsun muhataplarını. Tezat, çelişki, tenakuz denen kavramlar hayatın içinde var kardeşim, neden onlara yok muamelesi yapalım, sana yapmamışken?
Hoş, ne söylesem boş olduğunu anladım. Sen kimseye kızma, kendine kız; bu zihin kurgun her beşerin kapasitesine uygun değil, bende bazı konularda gelenekselim yani mantık kurgusunda P q ise öncül soncul orta cümle falan...
Bazı insanların IQ ları yüksektir dolayısıyla herkes tarafından kolayca anlaşılamazlar, senin mantık kurgun benim için şimdilik oldukça ileri.
Ama şunuda itiraf etmeliyim: sende, çelakıl düzeyinde bir ileri seviye ve epey üst düzey hatta benim bağlamım dışında öte aşkın fizik ötesi falan bi farklılık gördüm.
Tabiki insan zihni anlayamadığını inkara yatkındır, belki benim tepkim de bu bakımdan ele alınabilir; belki sen çağın yeni bediisisindir, kimbilebilir; çünkü sıradan insanlar için değil bu mevzuular.
Herneyse, ne ben daha ileri gidip kalbini kırayım, nede sen beni daha fazla 'mal' yerine koy; laik bi zemin bul, aşkının ateşi anca o zeminde diner; o duyguyu iyi bilirim anladım işin orasını yani çatışma başka bölgededirde acısını köylü hasandan çıkarırsın... Bu gece erken yatalım yarın erken kalkalım bak millet işi iyice msn muhabeetine vurduk deyi kesin kapatın konuyu deyi fırçabilem atıyor.
Cümleten selamünaleyküm cemaat...

Bırak yorulayım!

1. Ali (ra) benim gibi Haricileri ikna etmeye çalışırdı. Onlara 'yanlış bir içtihada bağlanmış Müslüman kardeşlerimiz' derdi. Onlarla savaşmasının tek sebebi Hariclerin uyguladığı gayrimeşru şiddetti.

2. Diyelim ki, George W. Bush Jr., herkesin gözü önünde deve gibi inleyip ağlayarak müslüman oldu, bir çeşit Vahşi oldu. Eline Kitab'ı Sünnet'i aldı. Sonra ahkam kesmeye başladı. Ona 'sen fıkıh bilmiyorsun, usul bilmiyorsun, zırcahilsin, paranoyaksın' diye kafasına kafasına mı vurmak haktır? Yoksa ona onun anlayacağı dilde ikna ve ispat ederek yanlışını gösterip hakikati bulmayı kendi vicdanına havale etmek mi esastır?

3. Diyelim ki okuyan ve düşünen ve fakat yaşadıkları itibariyle şeytanın avukatı olmak zorunda kalmış bir müslüman, bir entellektüeller cemaatiyle tanıştı. 'İşte' dedi, 'burada en aykırı fikirler bile fikir düzeyinde, önerme düzeyinde çatır çatır tartışılır. Kimse fikrinden dolayı şahsi ithamlara maruz kalmaz.' O da, bu içtihadınca bu gruba en aykırı metinlerini bile gönderdi. Sonra, onu tanımayanlar, bu adamın müslümanlığına bile şüpheyle bakmaya başladılar. Şimdi bu adam mı bu hüsnüzannından dolayı yanlış yapmış, yoksa onun müslümanlığından şüphe duyanlar mı?

4. Bu arada 1982 Anayasası, bir medeni hukuk sözleşmesi olarak, hem ağır hile, hem ağır ikrah, hem de ağır muzayaka hallerinden ötürü GABİN ile malul olup aslında belki de hiçbir hükmü yoktur. Ama yeni sivil bir anayasa yapılır da, müslümanlar buna rıza gösterirse, o anayasaya uymamak gayrimeşrudur. Şeriat zemmeder verilen söze uymamayı...

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Yüzyüze görüşmek istiyorum.

Burada tartıştığım kardeşlerimden ve büyüklerimden bana suizannı olan varsa,

Ankara'da ikamet ediyorum.
Bu haftasonu İstanbul'da olacağım.

Facebook'ta 'Esat Arslan' olarak ararsanız beni bulursunuz.

lütfen yüzyüze görüşmek istiyorum.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

içimdeki hayvan

size yok muamelesi yapmak istiyor; fikirlerinizin farklılığından dolayı değil, ayıbettiğinizden dolayı. Farklı fikirleriniz var diye kimse sizi dışlayıp tecrit etmiyorken, sadece fikirlerinizin dayanaklarına ilişkin yaklaşımlarınızı sorgularken, ki iddia sahibi sizsiniz izah etmesi, iddiasını ıspatlaması gereken sizken '' eeee nolduu baaa, ıspatlayameeesiniz benim bu çürük iddaaalarımın çürük olduunu, noolee size baa? '' tavrınız haliyle muhataplarınızı daha da şaşırtıyor, bende ise size yok muamelesi yaparak 'faşistlikle ve linçle ' suçlamaktan utanmadığınız yorumculara yaptığınız davranışınıza mukabele etme arzusu oluşuyor.Her neyse uzatmamak lazım...

...

hafta sonu istanbul da olsaydım senle paşaçayırına varıp güreşmek isterdim ama malesef seni misafir edemiycem, oarada olmadığım için. Cemal Çalık abimizde istanbulda değil ve öteki arkadaşları tanımıyorum, dolayısıyla herşey bir tarafa suizan burda değil hüsnüden verelim, sıkma canını git gez istanbulu farklı fikirlerini yay oralara bizde varınca bakarız bakalım olmuşmu olmamışmı....
selamünaleyküm

Ahiret hakk olduğuna göre

Ahiret hakk olduğuna göre zaten kesin olarak yüzyüze görüşeceğiz. orada birbirimizi anlayacağız. yine Allah'ın ayetleri ima ediyor ki: 'orada birbirine kin duymuş müminlerin kinleri de izale edilecek, dostluğa tebdil olunacak.' eğer müminsek karşılıklı sedirlerde cennet şarabı içip burada yaptığımız çocukça davranışları da gülerek yad edeceğiz.

Yazımdaki haddini aşan bir beyanla, 'hodri meydan', ve tartışmadaki kavgacı tutumumla sebep olduğum haklı suizanlarınızın sorumlusu elbette benim.

'sadece fikirlerinizin dayanaklarına ilişkin yaklaşımlarınızı sorgularken'

eğer herhangi bir kişinin yönelttiği eleştiriden bu cümleyi net olarak anlamış olsaydım, tartışma bu nahoş duruma gelmezdi. kimse tezimi sorgulamadı, aksi kanıt getirmedi. Sadece çürük ve batıl olduğunu 'iddia' etti. En azından ben yazılardan böyle anladım.

Ayrıca, 'Kuranı okumanın mantığı' yazısında karşılaştığım acımasız -ki sırf 11. yüzyıl fıkhının öldüğünü söylediğimden ötürü edilmedik laf kalmadı- tutumdan sonra -lütfen bir de oradaki tartışmaları benim duygularım nokta-i nazarından değerlendirin- kimsenin şahsiyetine saldırmadan gelen eleştirilere en sert cevabı vermeye kendimi mecbur hissettim.

O eski yazıdaki tartışmayı artık duygularım daha fazla tahrib olmasın diye bir yerden sonra bırakmıştım. Tartışma sonra da devam etti. Ama ısrarla söyleyeyim: orada asla düşüncelerin eleştirisi yapılmadı, ben bıraktıktan sonra da... herkes birbirinin cemaatine sokuşturmaya uğraştı. Ve bu tutumun İslam'ın ahlakıyla zerre kadar ilgisi yok.
Lütfen tekrar o tartışmaları vicdanınızla başbaşa bir müslüman olarak, tüm müslümanlara karşı sorumluluğu olan bir müslüman olarak tekrar okuyun. Vahameti göreceksiniz. o tartışmalardaki zihniyetten ne vahdet ne medeniyet çıkar.

O tartışmadan sonra ben cemaat.com'a yazmayı da bıraktım. (o sırada gönderdiğim bir yazının yayınlanmaması da o kararımı pekiştirmişti, nasıl olsa yayınlanmaz artık diyordum.) Fakat buranın bir parçasıyım. Ve kendi en haddini bilmez düşüncelerimi cemaat.com'un tartışma ortamına sunmayı istemek hakkım. Tüm müslümanları itham ettiğim yazıların bile burada yayınlanmasını istemek benim hakkım.

tüm samimiyetimle söylüyorum: yargılanmadığım sürece en keskin ve temellerimi çökerten eleştirileri dahi hayli ciddiye alırım. Defalarca en mutlak doğrularımı parçalayıp bambaşka dallara tutundum. ama yargılandığım zaman, iyiniyetim sorgulandığı zaman, eğer 'Kuran'ı okumanın mantığı' yazısındaki duygusal çöküntüyü yaşamak istemiyorsam, mecburen kendimi en sert biçimde savunurum. Ve dikkat edin: Bu yazıdaki savunularımda bile kimsenin şahsiyetini yargılamadım. Sadece tezimi en keskin ve elimden geldiğince vurucu ve tamamen duygu-suz bir biçimde savundum.

Evet benim çok ciddi yanlışlarım oldu bu tartışmada... Ama bu sitede yazmaya devam edeceksem, yazılarım tezleri itibariyle değil argümantasyonu itibariyle değerli bulunarak burada yayınlanacaksa, benim tartışma üslubum bellidir. Benim niyetimi sorgulamayın. Ben de sizinle son derece keyifli, okuyana birşeyler katan entelektüel tartışmalara dalayım. gerekirse tartışmanın sonunda savunduğum tezin tam aksini kabul edeyim.

ama lütfen, ne benim ne başka bir yazarın niyetini asla sorgulamayın. Çok incitici olduğu gibi bu camiaya hiçbir katma değeri de yok.

Kendimi acındıran bir vaaz verdim, çok bilinçli olarak... Tek derdim burada tartıştığım insanların da Benim 'hodri meydan' haddini bilmezliğim gibi, bir had bilmeme durumunda olduklarını hatırlatmak...

Bu son cümlenin muhatabı sen değilsin rüştü ağbi... sen başından beri insaf ehli bir tartışmacı oldun. Bunun farkındayım... Fakat tek muhatabım sen olmayınca sen de arada kaynadın. :)

Maasselameh...

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Hatada ısrar!

Acaba ben çok mu yaşlandım da okuduklarımı anlayamaz ya da hatırlayamaz hale mi geldim?Siz "Bir kişi bile Şeriat istemiyorsa o toplum da şeriat uygulanamaz.Aksini ispatlamayan kafirdir" demediniz mi?Şimdi ise "Şeyh Said şehittir." diyorsunuz?
Şeyh Said tamamı şeriat isteyen bir topluma mı şeriat getirmeye çalıştı.Toplumun tamamı şeriat istiyorsa bu adam kimlere karşı isyan etti.Onu şeriat isteyen birileri mi idam ettiler?
Bu durumda Şeyh said şehid mi yoksa tamamı şeriat istemeyen bir topluma şeriat getirmeye çalıştığı için kafir mi?
Bence meseleyi uzatmak yerine hata yaptığınızı kabul edip istiğfar edin.Çünkü başlangıçta yaptığınız mantık hatası hiçbir tevil ile düzelmez.
AKPARTİ ise şeriat falan getirme niyetine sahip değil.Bu yönde söz ve fiilleri yok.Dolayısıyla niyetleri farklı denemez.Hukuk niyetleri yargılayamaz.Yargılamaya kalkarsa pozitif hukuk olmaktan çıkar.Bize düşende birilerini pozitif hukuk ilkelerine uymaya çağırmak olsa gerek.

http://www.karakalem.net

Şeyh Sait hilafetle meşru

Şeyh Sait hilafetle meşru biçimde yönetilen bir ülkeden hilafet kaldırıldığı için hakkını korumak üzere isyan etti.

Bizse laik bir düzende doğduk. Fark bu...

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Laiklik mi?

ekrem sadi bey belli ki Türkiye tarihini 2. meclis itibariyle okumuş. ondan öncesini ve yapılan dönüşümlerin tarihini okumamış, okumuşsa da anlamamış. Türkiye'de laik düzen ve toplum yok ki. Herşeyi Laik düzen adıyla isimlendiriyorsunuz. hangi Laiklik, hangi demokrasi.

Eklektik anlayışla Medine Sözleşmesiyle ilişkilendirilecek bir durum da yok. Türkiye 300 yıldır kendine yer ve yön tayin etmeye çalışıyor. Yaşanan sıkıntılarda bu arayışın ürünüdür. kendi kimlik tanımalamasını henüz yapabilmiş de değildir. ne ideoloji, ne ırk anlamında. Dün Taraf Gazetesinde Ahmet Çiğdem Türk milleti adıyla bir millet olmadığını iddia ederken pek de haksız sayılmaz.

Türkiye'de yaşayan her kesimi kucaklayacak algılayışlar çıkarmamız gerekiyor. İslamcı- solcu- laik- milliyetçi- liberal- sağ- sol. bu kavramları referans alarak yapılan tüm yorumlamalar beyhudedir, boştur, lafazanlıktır. hiç bir anlam ve değeri yoktur. Türkiye'ye en büyük zararı vermekten işe de yaramaz. Türkiye'ye doğru anlamaktan- algılamaktan uzaklaştırır.

'Türkiye'de yaşayan her

'Türkiye'de yaşayan her kesimi kucaklayacak algılayışlar çıkarmamız gerekiyor.'

O zaman ya şeriat'ın her kesimi kucakladığını ve laik bir devlet düzenine gerek bırakmadığını ayan beyan göstermemiz ya da Türkiye'de her kesimi devletin birinci sınıf öznesi haline getiren laikliği benimsememiz gerekiyor.

Ve ayrıca bir kişi ki müslümandır ve laik devlet düzenini benimsediğini söylemiştir (AKP eliti), sözüne sadakatla mükelleftir. Ki zaten bu elit de gördüğüm kadarıyla sözüne sadıktır.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

Bu konuyu kitleyin!

Yazıyı ve yorumları dikkatle takip ediyorum. Esat Arslan samimi bir müslüman ise (ki öyle olduğuna inanmak istiyorum) kesinlikle "akıl ve ferasetten" yoksun ifadelerle, kimlerin işine yarayacağı çok açık provakatif bir tavır sergiliyor!

İddiaları, en iyimser ifade ile, İslam fıkhı açısından bilgi eksikliğine dayanan mesnetsiz yorumlardır!

Yaptığı "değerlendirmeler" tarihi gerçeklerle örtüşmeyen / doğrulanmayan, yine bilgi eksikliği ve muhakeme yetersizliğinden kaynaklanan yanlış değerlendirmelerdir! Yazarın "amacı!" ne olursa olsun konunun istikameti bellidir!

Ayrıntılara girerek kuşku duyduğum "amaç" a hizmet edecek değilim. Bendeniz, yazarın doğduğu 1976 yılında Kartal/Maltepe Askeri cezaevinde "misafir" ediliyordum! "Kimseden korkum yok!" hamaseti mi? Burada... bize mi? Oohoo!

Cemaat.com yönetimi! Sizin sorumluluğunuz yok mu?

Provoke etmek istediğim

Provoke etmek istediğim tek kesim Sayın bir Numara'da tecessüm etmiş çetedir.

müslüman kardeşlerime yönelik böyle bir amacım yok.

Ama hala o kifayetsiz ve ferasetsiz içtihadımın çürüklüğünü göstermeye çalışan çıkmadı. Bu çok üzücü.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

İbret

İbretlik adamlarsınız. İlgiyi hakediyorsunuz ey cemaat üyeleri.

Sen kimin adına konuşuyorsun?

Siz hangi sözleşmeden bahisle Medine vesikasına atıfta bulunuyorsunuz? Siz hangi armutla hangi gergedanı kıyaslıyorsunuz? Dipçikli ikna yöntemleriyle "kabul" ettirilen darbe anayasalarını, taraflar arasında bir sözleşme olarak niteleyen hangi hukuk felsefesi, hangi sosyoloji mantığıdır?

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları (gayri müslim azınlık) ile, laik devlet arasında yapılan bir tek sözleşme vardır: LOZAN ANTLAŞMASI!

Silah zoruyla tehditle imzaladıkları "senetleri" mi tahsil edeceksiniz bu toplumdan? Sen kimin adına konuşuyorsun?

Tam da toplum, toplumsal sözleşme niteliği olabilecek bir sivil anayasa için çabalarken! Tam da toplum, vesayet rejimi ile hesaplaşmaya hazırlanırken! Tam da toplum, iradesi üzerinde ki ipoteklere karşı ahlaki ve hukuki bir mücadeleye başlamışken! Sen kimin adına konuşuyorsun?

İki ucu açık provakasyon yaptığın! Bir ucunda KIŞKIRTMA! Bir ucunda SİNDİRME var! Niyetini Allah bilir de...yer miyiz dersin?

Baykal'ın meclis grubunda söylediklerini burada "islam" ambalajıyla sunuyorsan zahmet etme!
Baykal da aynı "ambalaj"ı kullanıyor. Senden çok daha yetenekli danışmanları da var!