renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Televizyon

Çağımızın acı bir tarafı şu. Hiçler sultanları alt ediyor. Yeni yetmeler bin yıllıkları savuruyor. Ufak esintiler çınarları yerlerinden söküyor. Bu hiçlerden biri televizyon... En büyük inkılâplardan birini o meydana getirdi. Hayatımıza kendi rengini verdi. Milat oldu. Gecelerimizi esir aldı. Günlerimizi ve saatlerimizi… Layık olsaydı, hak etseydi "helal olsun, hakkıdır" der geçerdik. Ama kesinlikle oturduğu tahta layık değil. Zaten sorunlarımızdan bir büyüğü de bu. Hak etmeyenlerin tahta oturmaları… Buna sebep ne. Hevesin ipleri eline alması mı?

Günlerimizin şöyle bir farkı var. Eskiden de hevesi tatmin eden, onlara hitap edenler vardı yalnız onlar tamamen gayr-ı meşruydular. Mesela kumar. Tamamen günah ve kötülük… Veya içki. O da öyle. Ama günümüzde karışık sıfatlı oyunlar ve eğlencelikler çıkmış. TV bunlardan. Mutlak kötü değil. Hatta ona yenilmesek iyi bir şey. Yalnız yenilmemek de çok zor. Hakeza internet. İyilik için kullanılsa; emsalsiz. Ama kötülük için de.

Şu kesin. Sorun bizde bitiyor. Kendimize hâkim olsak, olumsuz sıfatlılar olumlu olabiliyor. Olmazsak o sıfatları belirginleşip etkinleşiyor.

TV’de diziler son zamanlarda popülerler. Kaliteleri var mı? Hayır. O zaman bu popülariteleri nerden geliyor. Zaaflarımızı kendilerine basamak etmelerinden mi?

Taha Kıvanç buna farklı bir yorum getirmişti. Ona göre diziler, bizim başka ailelerin mahremini öğrenme isteğimizi tatmin ettiklerinden bu denli ilgi çekiyorlar. Bu bir gerçeği içinde barındırıyor yalnız sebep tamamen buna indirgenemez. Cehaletimizin de bu popülaritede etkisi var. Tembelliğimizin de.

Okuduğumuz oranda TV’den uzaklaşırız. Okuduğumuz vakitte seyredemediğimizden değil. Hayır. Okuya okuya onun saçmalığını örten perdemiz kalktığından. Okuduğumuz oranda TV’nin aslını görürüz ve aslı hiç de albenili değil.

Zaman yazarı Melih Arat uzun zamandır TV seyretmediğini belirtmişti bir yazısında. Aynı şeyi Hürriyet yazarı Tufan Türenç de yazmıştı.

Okuyanların TV ile araları iyi değil. TV onlar için eğlenceden ziyade sıkıntı sebebi. Başkaları onunla zamanı unuturken, onlar zamanı en kötü şekilde hissediyorlar.

TV’de başka ne var. Haberler. İsimleri öyle yalnız onlarda doğru dürüst haber bulmak zor. Daha çok yönlendirme, abartma ve asparagas var. Bir de spikerler insanlara küfürvari sıfatlar yapıştırmakta adeta yarışıyorlar. Bu mu ilgi çekiyor. Başka şeyler de ilgi çekiyor. Niye onlar yapılmıyor.

Ruhların basitliği ekranlara yansıyor.

TV’nin en belirgin vasfı boşluk ve hiçlik… Hiç bir şey yok hakikatte o kocaman ve devasa âlemde. Bir kanal da olsa, bin kanal da olsa aynı; o kutu boş. Bu da başlı başına bir ilginçlik. O kadar masrafa, elemana, teknolojiye, her şeye rağmen nasıl böyle ortaya bir "hiç" çıkıyor, anlayabilmek mesele.

Milyon dolarların hiçleşmesi… Bütün o çabaların, imkânların; gerçekten de garip.

TV’nizin kanalları azsa, seyredecek bir şey bulamamanızın sebebi bu azlık değil. Bin kanal da olsa aynı. O kutuda doluluk aramak beyhude. Uyduya bağlı bin kanallı bir TV’nin karşısına geçin, nadiren karşınıza iyi bir seyirlik çıkar. Bu kadar kalitesizlik nasıl sağlanabiliyor anlam verebilmek güç.

TV’lerin belgesel gibi bir sorunları var. TV'ler belgesel yayınlamıyor. Veya herkesin uyuduğu zamanlarda yayınlıyorlar. Veya RTÜK’ten ceza alan bir programın yerine o zahmete katlanıyorlar. Sebep basit: Reyting almıyormuş belgeseller. Gerçekten öyle mi.

Bir söz var: İyi pekmeze sinek Bağdat’tan gelir. Kalitenin alıcısız kalması mümkün değil. Diğer programlar kadar belgesellere de masraf yapılsa ve ortaya kaliteli yapımlar çıkarılsa, gerçeğin başka olduğu fark edilecek. Eminim ki belgeselleri de ailecek toplu olarak ve zevkle izleyen insanlarımız vardır. Ama işe yaramaz, özensiz hazırlanmış belgeselleri kimsenin izlemesi de beklenmemeli.

Televizyondan zevki çocuklar alıyor. Bir çizgi film izlemek onlar için dünyaya bedel. Veya konuşan köpekli veya sihirli dizileri izlemek…

TV’nin aslı mantığa aykırı... Ve aldanmaya dayanıyor. Kurgu gerçek gibi görülüyor. Kurgu gibi görülse zevki kalmadığı gibi sıkıntı sebebi olur. Program kaliteliyse bu handikap bir nebze aşılabiliyor ama değilse ona katlanabilmek zor.

Yapımın kalitesi yükseldiği oranda bu gerçek göz ardı ediliyor lakin tamamen görülmezden gelinemiyor. En müthiş yapımdan sonra dahi zihnimizin bir yerindeki "ama gerçek değildi" cümlesini yok edemiyoruz. Ve sanki aldandığımızdan biraz sıkıntılı ve öfkeli oluruz.

TV olmasaydı hayatımız daha güzel olur muydu? Belki ama o zaman kesinlikle daha çok okurduk. Daha çok sohbet ederdik. Bu teknoloji çağında televizyonsuzluk sahiden ilginç ve farklı olurdu.

TV, internet v.s'lerin popüler olmalarında en büyük etken galiba insanın yalnızlık, zamanı değerlendirememe ve sıkıntıyla baş edebilme ihtiyaçlarını gidermelerinde yardımcı olmaları. Nerdeyse bütün insanlar yalnızlıktan müştekiler. Bu acı hepsinin gönüllerinin bir yerinde ince bir sızı. Asosyali de bundan muzdarip, çok sosyali de. İşte bu sihirli kutu popülaritesinin çoğunu bu dertten insanı kurtardığından alıyor.

Şikâyetsiz bir yarene sahip olmak, sorgulamaksızın tercih ediliyor. Bizden aldıkları ve çaldıkları... Bunu görmüyoruz. Bu bizim kronik bir hastalığımız. Daha çok aldıklarımız davranışlarımızı belirliyor. Yitirdiklerimizi umursamıyoruz.

Meselemiz hayatı değerlendirmekten ziyade onu harcamak. Zamanla bir yere varmaktan ziyade onu tüketmeye çalışıyoruz. Böyle olunca TV bizim için biçilmiş kaftan.

Zaman'la yarışanlar arasında o sihirli ve boş kutuyu seven çıkmaz. Hedefleri olanlar amaçları için onu kullanırlar.

Dünyada en çok TV'yi seyredenler Amerikalılardı son zamanlara kadar ama biz onları geçtik. Günde yaklaşık üç buçuk saatimiz anlamsız gözlerle boşlukları seyretmekle geçiyor. Üç buçuk saat; az bir zaman değil. .
O kadar zamana neye ayırılsa çok müspet bir verim alınacağı şüphe götürmez.

Bizde bir kesimin hayatı TV olmuş. Bütün her şeyleri o. Gündüzlerini kadın programları'na ayırıyorlar, gecelerini dizilere. Veya magazin programlarına. İşin kötüsü sohbetlerinde de bunlardan söz ediyorlar.

Bunun sonu nereye varır? TV gibi hiçliğe mi. Hiçe harcanan zamanın ona varması çok mu sürpriz olur.
Bu durumu bizim halimiz mi oluşturdu. Bizim gibi programlar mı karşımıza çıkıyor. Veya programlar mı bizi şekillendiriyor. Galiba iki yönlü bir etkileşim söz konusu. Bize hitap eden programlar karşımıza çıkıyor. Onlarla menfiyatlarımız artıyor. Sonra karşılıklı etkileşimle menfiyatlar fazlalaşıyor. Elele kendimize darbeler vuruyoruz. Bir fasit daire oluşuyor. Gitgide sanki esaretimiz çoğalıyor.

Çözüm ne? Bilinçli toplum. Bu ise ütopya. Toplum hiçbir zaman istenildiği kadar bilinçlenmez. Her zaman hayatlarını heder edenler, hatta ondan zevk alanlar olur. Bilinçli toplum yeryüzünün gerçeğini görmediği rüya.
Diğer çözüm: Sorumlu yayıncılar. Bu da ikinci bir ütopya. Aradan elbet mesuliyet hisleri olanlar çıkar lakin çoğu ondan uzaktır.

Yayıncılığın ticarileşmesi de onun katillerinden biri. Ticarileşen ne kendini bayağılıktan koruyabilmiş ki yayıncılık kendini muhafaz edebilsin.

TV'yi seviyoruz. Bizi harcayanları seviyoruz. Kendimizi harcamayı ve harcanmayı seviyoruz.

İdeal galiba bu dünyaya yabancı.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Hadi Atın Tv'lerinizi Çöpe!...

İki buçuk senedir televizyonsuz bir evde yaşıyorum. Çok da memnunum hayatımdan. İnternet, haberleri okuyup seyretmek için yetip de artıyor bile.
Bikaç dizi seyrediyorum netten o kadar. Fakat şuna eminim ki evde tv olsaydı bu kararlılığı gösteremezdim. Çünkü o meret düğmesine basılıncaya kadar sizin köleniz oluyor, bastıktan sonra ise siz onun. Ya ben seyretmeyeceğim de, şöyle bi bakıp çıkacağım diye bassanız bile o sihirli düğmeye en az yarım saatinizi alıyor.
Meseleyi çocuklarımız açısından ele alırsak tablo daha vahim bir hale dönüşüyor. Ben şimdiden endişeliyim oğlum hususunda. Evde olmadığı için gittiğimiz yerlerde dikkatini çekmiyor pek şimdilik. Ama büyüdüğünde, hele ki okula başlayıp da sıra arkadaşının önceki akşamki cadılı diziyi ballandıra ballandıra anlattığını gelip bana söylediğinde ona nasıl bir cevap vereceğimi düşünüyorum. İşin içinden çıkamıyorum...
Biz çocukken evinde televizyonu olmayan arkadaşlarım gidip komşularında seyrederlerdi ve tam bir tv manyağı olup çıkmışlardı. Çocuğumun böyle bir ikileme düşmesini de istemiyorum. Bebek forumlarında televizyonun çocuk gelişimini olumlu yönde etkilediğini iddia eden uzmanlar var. Neymiş beybi tividen başbaş yapmayı öğrenmiş. Ordaki şarkılara bayılıyormuş, o olmadan yemek bile yemiyormuş. Bu mu olumlu gelişim? Bebekler aydan aya gelişirken nesneleri dokunma duyusuyla algılamak istiyorlar. Belki de gerçekliğini kendilerine ispatlamak için. Ben şimdi 7 aylık oğluma tv'de gördüğü ördeklere, insanlara dokunamayacağını, onların o kutunun içinde olmadığını nasıl anlatırım? Bu ne kadar olumlu bir gelişimdir sayın uzman...
Bir de ben küçükken ona deccal derlerdi. O zaman da çocuk aklımla onun canavar gibi bişey olacağını düşünürdüm. Haklıymışım.
O bir canavar: Bizi bizden, vaktimizi bizden, çocukluğumuzu bizden en önemlisi ahlakımızı bizden alıp götüren bir canavar televizyon.

........

Bu konu hakkanda çok şey söylenmiş bu sitede. Ama şu aşikar birşey insan kendi nefsinin şeytanlığına gem vuramayıp onu dizginleyemiyorsa yaşamasın daha iyi! Çünkü nasıl olsa nefsine gem vuramayan bir insan insanlıktan da çıkmış demektir! (bu benim düşünce tarzıma göredir. Yani görecelidir. İzafidir...) Ayşegül Genç'in yazısı vardı bir ara msn ile ilgili orda çok güzel yorumlar okudum. Bir çok yorum, şiir, makale ve yazısını sanal, yazılı dergilerden hayranlıkla takip ettiğim şu sitede bir kaç insandan biri olan bu yorumcu ve yazar beyefendinin orada "yeni" ile "eski" düşünce tarzı üzerine harika bir sentez yaparak açıklama yaptığına şahit olmuştum. Orda anlatılanlar halen not aldığım şeylerdir. Bilemiyorum Tv olayı ile msn olayı da özde bir olaydır. İkisi de teknolojinin getirdiği bir yeniliktir. Yeni birşeye sen ayak uydurursan onun kölesi olursun! Ama o sana ayak uydurursa o senin kölen olur! Süleyman'ın (as) istediği tahtı bir dakikada getiren cin gibi de iş görmüş olur! Şu sitede halen teknolojiyi kaldırın çöpe atın, bilgisayarlarınızın fişini çekin çöpe atın, aman bu Volvo marka arababaya binip İsraile yardım etmeyin diyen insanların olmuş olması çok üzücüdür. Bu söylenen sözler dar kafanın ve önünü güneşlik bir ortamda mum ışığı ile aydınlatarak yol almaya çalışan kör insanların durumu ile izdüşümdür. Bu bakış bu pencere bu kafa bence artık bu dünyada yaşamamalı. Bu sözlerim öyle düşünen insanlara bu dünyayı dar gördüğüm anlamına getirmemeli ama öyledir yani. Burası türkiye ise bu düşünce tarzı ancak 3. dünya ülkelerinde yaşayan insanların düşünce tarzı ile benzerlik gösterir. Yani suçlamak için söylemiyorum bu sözlerimi bana göre öyledir. Çoğu teknolojik nesneleri haramlılık ve helallik bağlamında kötüleyen zihniyetlere bir türlü ısınamıyorum. Düşünün ki şuan genetik bilimi çok gelişmiş. Mesala öyle bir noktaya gelmişki çıkartılan bilinen gen haritası ile insanın çıkması muhtamel hastalıklarına bile müdahale ediliyor. Böyle bir çağda tutun atın, yakın, kırın, dökün, uçurun filan sözleri malayanidir. Bu tamaman yanlış bir düşünce tarzıdır. İnanın insanın kendisi şeytanlık yapıyor. Yoksa alette ve edavatta bir yanlışlık yok! O alet ve edavat Allah'ın istediği gibi emrettiği gibi hareket ediyor veya yaşıyor. Yani insanın geninde de bu vardır. Herşeyiyle mükemmel bir varlıktır. Hiç kötü bir kod yazılmamıştır insana. İnanın alim olmak için ciltler dolusu kitap okumaya gerek yok. Yıllarca okuyoruzda ne oluyor ki? İnsan ibret numa bir hadise görmek istiyorsa çok uzağa değil gece gündüz sır kapılarına değil kalp gözüne değil vücudundaki minicik bir kıla baksın! Hiç bir zaman verilen şeylerin değirini ve kıymetini bilmedik bizler. Bilemiyoruzda sanıyorum.
"Insanlik her seyini Hz. Muhammed'e (s.a.v.) borcludur ..."

Sayın Gül...

Yorumumda en ufak bir teknoloji karşıtlığı bile göremiyorum. Böyle bir düşünce yapısına sahip olsam bu yorumu gönderecek bilgisayarım olmazdı şimdi önümde. Hatta buzdolabım, çamaşır makinem de olmazdı evimde. Mum ışığında okur yazardım, gazeteye abone olmazdım vesaire.
Alette ve edevatta yanlışlık yoksa doğruluk da yoktur. Yüzlerce kanalın kaç tanesi adam gibi yayın yapıyor? Kaçından fayda görüyorsunuz zarardan çok? Kaçı sizden, benliğinizden birşeyler alıp götürmüyor? Ben açıkça söyledim evde olsa seyretmekten alıkoyamam kendimi diye. Bi nevi kölelik işte. Siz başarıyorsanız ancak tebrik edebilirim.
Haramlık helallik bahsine hiç giremem şimdi ağzım çok yandı ondan, çok başım ağrıdı. Malayanilik olsun yada slogan olsun diye atmadım o başlığı, samimiyetle rica ettim.
Evet, yineleyerek söylüyorum: "Atın o televizyonları çöpe!" hatta bağırıyorum bilmem duyuyor musunuz oradan?...

Tv ve zaman

Dün misafirlikteydik. Tv`de bir yarışma programı vardı ve odadakilerin bir kısmı kendilerini kaptırmış, "ah"layıp, "vah"layarak büyük bir heyecanla programı izliyorlardı. Ben müdavimi olduğum iki program dışında tv izleyen biri olmadığım için yarışma hakkında bir fikrim yoktu. Bu sebeple de izlerken gösterdikleri tepkilere bir anlam veremiyordum. Kısaca bana yarışmanın mantığını anlattılar. İlgimi çekmediğinden olsa gerek pek bir şey anlamadım, üstüne de düşmedim.

Yarışmayı izlemelerine ilişkin geçerli olduğunu düşündükleri bir iki sebep söylediler: Dizi izlemek yerine daha iyi bir tercih olduğunu savundular. Ama onlara göre aslolan vakit geçirmekti ve yarışma programı da 3-4 saat sürüyordu. Malum kış aylarındayız ya hani, güya akşamlar bir türlü bitmek bilmiyordu.

Güler misin, ağlar mısın. O kadar üzücü bir durum ki... Ne söyleyebilirim bu insanlara acaba dedim. Ama yaşı belli bir seviyeyi aşmış ve kendi doğruları dışında başka bir şeyi kolay kabul etmeyen bir insan karşınızdaysa, kelam etmeye pek cesaretiniz olmuyor.

Çaresizce sehpanın üzerinde duran dergiye uzandım. Açtığım sayfada karşıma çıkan cümle şu oldu:
"İnsanların değerini yeterince takdir edemediği iki şey vardır: Sağlık ve boş vakit." (Hadis-i Şerif)

Televizyon Konusunda Tüm İnananların Okuması Gereken Bir Kitap..

Kişisel Erişim Serisinin ilk kitabı Hizmetkar Kim?den sonra, serinin ikinci kitabı olan "KARA KUTU OPERASYONU" çıktı.
Biraz bilim kurgu, biraz tarih, biraz tasavvuf... Yani yine ancak okunarak anlaşılacak bir kitap.

Evlerimizde bulunan, televizyon adındaki "Kara Kutu"yu konu almış. Bazı elektromanyetik dalgalara maruz kalarak televizyon dünyasının içine girip oraya hapsolan insanları kurtarma mücadelesine giren kahramanlarımız, bilim kurgunun tüm incelikleriyle baş etmeye çalışırken, diğer taraftan "Büyük İskender"in hayatına kadar uzanan bir tapınaktaki sırrın peşine düşüyorlar.

İblis ve ordusu Ceyşül-Şer'in evlerimizdeki televizyon aracılığı ile kurdukları tuzakları, ekran karşısından değil de ekranın içinden size yaşatan bu kitap, aynı zamanda üzerinize doğrultulmuş namlunun arkasından bakma fırsatını da veriyor.

Bütün Hollywood filmlerinde geçen "911" numarası, Yeşilçam'ın çiğ köfte tadındaki filmlerinin tarifi, Büyük İskender'i Hindistan'a kadar peşinden sürükleyen Pindaros'un Kitabı...

Dediğim gibi anlatılması güç, okunması bir soluk olan bu kitabı, her inananın okuması gerektiğini düşünüyorum. Belki bu vesileyle İblis'in senaryosunu bile bozarız... Neden olmasın?

Kitap Kapağı

www.hizmetkar.org

Kitap İsteme Adresi : http://www.hizmetkar.org/Kitap-Talep-Formu.Asp adresindeki kitap talep formunu doldurarak Hizmetkar Yayınları ile iletişime geçebilirler..