renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Üç İplik Hikayesi

BİRİNCİ HİKAYE
RİŞTE-İ MERYEM yahut MERYEM’İN İPİ

Geçmez mi felek atlasını sûzen-i Îsâ
Çarha dolanır rişte-i Meryem bükülünce...
(Neş'et)

Îsâ'nın iğnesi felek atlasını delip geçmez mi?
Meryem'in ipliği bükülünce dünyaya dolanır.

Derler ki ‘rişte-i Meryem’ Hz. Meryem'in ipidir ve yine derler ki; Hazreti Meryem’in yünlerden eğirdiği bu ip o kadar incedir ki kat kat olmadıkça ne görünür, ne dokunur.
İşte bu hikaye yüreğini ipe dolayan Meryem’in, sözleri iğneye benzer İsa’ya nasıl gebe kaldığı hakkındadır… Cümleye duyurula…

Gözleri doldu İmran kızı Meryem’in, çekti içini, yıldız yüklü göğe baktı, usulca sokuldu ateşin kenarına. Zekeriya titrek adımlarla çıktı dehlizden, kumları okşayan adımlarıyla yaklaştı Meryem’in yanına. Kaderini seyre daldı bu sırada Meryem, yutkunur gibi oldu, konuşurken ağlamaklıydı sesi; “Demek annemle babam, uzun süre çocukları olmayınca beni bu mabede vaat etmişler dayıcığım.”
Ses etmedi dayısı Zekeriya. Niçin ses etsindi ki? Başını öne düşürdü ilkin. Görmedi Meryem. Sırtı dayısına, yüzü ateşe dönüktü. Sonra kaldırdı kömür gözlerini beyaz sakallı adam. Mabedin ucundaki hilali seyre dalıp ancak kendisinin duyabileceği tonda mırıldandı; “yemeğin yine hazır.”
Geceye karışan çakal seslerine kulak verdiler uzunca bir süre. Konuşmadılar, konuşamadılar. Birinde peygamberliğin, diğerinde anneliğin gizemi vardı zira. Mabedin ilk dehlizini geçtiklerinde fısıldadı İmran kızı; “Yarın gece uzun olacak dayıcığım” Ridasını düzelterek araya girdi Zekeriya; “ne?” Duymadı sanki, bitirdi cümlesini; “içime doğdu” Tuhaf kızdı. Biliyordu, üstelemedi. Odasına doğru uğurlarken dudakları büzülü olduğu halde minnet dolu gözlerle izin istedi. Mabedin okuma salonuna girdi. Genişti salon. İki yanı tahtadan sedirlerle çevriliydi. Tavanında uzun ama sarkık kandil, ön tarafında yontulmuş taştan tabletler, tabletlerin önünde sırça kavanoz, kavanozların berisinde gri kamışlar vardı. İçlerinden birini gelişigüzel çekip aldı. Bir şeyler yazacak gibi oldu, vazgeçti, kalemi özenle yerine bırakıp dua bölmesine geçti.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı Meryem, yüzü gözü kan-ter içindeydi. Doğruca pencereye koştu, araladı pencereyi; açık, apaçık havayı seyretti. Dayısının yanına koştu sonra. Konuşurken çatlayacak gibiydi nefesi; “Dayıcığım, bu gece…” Sustu, ardını getiremedi. Kızardı esmer yanaklarıyla kulakları. Kamışı, hokkasına vird havası içinde yerleştiren dayısı yeğeninin bu garip haline bakıp güven verici bir sesle onu cesaretlendirmek istedi; “Ne Meryem, uzun olacak olan ney?”
Nişanlısı Neccar düştü hatrına birden, eğdi başını Meryem. Uçurumdan yuvarlanan bir toz kümesi gibi düştü sesi; “Bu gece, Neccar’ın yokluğuna rağmen ben…” Nedenini bilmese de kekeleyerek ancak devam edebildi; “beeen… aan…neee..” Tam bu esnada hafifçe sallandı mabet, tavandaki sarkık kandil dayısıyla arasına girdi. Titredi alevi; yandı, söndü; söndü, yandı; ardından tümüyle karardı. Koyu damarlı parmaklarını; etli, kenarları çukur, ortası çizik dudağına götürüp;”sus” diye uyardı dayısı, kendinden emin bir dille; “içindeki her neyse, seninle kalsın” dedikten sonra yeğenini salonda bir başına bıraktı.
Örtüsünü omzuna salıp incecik başını narin ellerinin arasına alarak diz çöktü Meryem. Yüreğini kasıp kavuran muştulu haberle bu gece yarısı yüzleşeceği için kaygılı ama bir o denli heyecanlıydı. Bütün gününü hurma ağaçlarının arasında dualar edip iplik evirerek geçirdi. Dayısı o gün yanına hiç uğramadı. Öylesine garip duygular içindeydi ki, bu tuhaf durumu yadırgamadı Meryem. Akşamın tunç kızıllığı çöktüğünde şaşılası şekilde kurulan sofrasını hatırlayıp aş odasına geçti. Canı hiçbir şey çekmedi, kalktı, ağır adımlarla çekildi odasına. Yatağına uzanırken ansızın hurma ağaçlarının berisinden ağır bir uğultuyla çıktı rüzgar. Kumları önüne katıp yerleri eşeleyerek, mabedin kapılarını dövüp camlarını titreterek içeri giren rüzgara baktı hayret dolu gözleriyle. “Dayı” diye seslendi, korkudan çok umut dolu sesiyle. Cevap alamayınca daha yüksek bir tonda tekrar etti. Dayısının mabette olmadığına hükmetti sonunda. Yalnız, yapayalnız kaldığını anlayınca örtüyü tümüyle çekti üstüne. Titredi yüreği bir an, dudaklarını birbirine geçirip hırıltıyla karışık bir sesle dua etti; “Allah’ım, bana cesaret ver!”
Büyük bir gürültüyle açılıp kapanmaya başladı o sıra kapı. Kandil pes etti hemen. Örtü açıldı Meryem’in üzerinden. Kara, kapkara; uzun, upuzun eteğini ayaklarına kadar çekti. Kömür gözlerini, ılık bir nefesin ruhuna yayıldığını hissedip açmasıyla, karşılaştığı manzaranın dehşetiyle kapatması bir oldu. Rabbine sığındı. Korkudan öte ıstıraptan zangır zangır titreyen ellerini şuursuz bir halde hemen yanı başındaki buhura uzattı. Dikensiz buhuru söküp bileklerine doladı. Alnından başlayıp yanak kanalıyla dudaklarına yayılan, oradan da çene çukurunda yuvalanan tuzlu yaşlara aldırış etmeksizin bağırdı, bağırdı, bağırdı; “Rabbim, sen şahitsin!”
Ardından çıktı düzlüğe, ağardı hava. Hurma ağacının sert liflerinden birini tuttu, baskındı yüreği. Evirdiği kırmızı yünleri taradı, akik iplikten atlası koynuna dolayıp derinden besmele çekerek gözlerini kapadı, utandı, öylesine utandı ki, kızıl şafakla allandı yanakları. Ertesi gün konuşmayacaktı. Zira o kutlu gün; kurşundan ağır, sözden baskın edasıyla örümcek iplerinden daha hasis ve narin, Meryem’i tepeden tırnağa kuşatacaktı...

İKİNCİ HİKAYE
RİŞTE-İ HAYÂL veya ŞEFFAF İP

Serâir-i kalb-i âşık bilinmez
Rişte-i fünûn-i hayâl incedür
Emrah

Âşığın kalbindeki gizemler bilinmez,
(Zira)Hayal ilminin ipi (ip)incedir.

Alnı ter içindeydi. Gökteki kızgın güneşe bakmak istedi. Elleriyle gözlerini siper edip ancak ilerleyebildi. Kırık dişli surları geçip girdi şehre. Arastayı sordu karşısına çıkan yaşlı adama. Tarif üzre devam etti yoluna. Terzileri dolandı, kendini tanıttı. Birkaç marifetini hemen oracıkta belli etti. Terzibaşının makamına çıkardılar. Kim olup ne istediğini sordu. Nazikçe cevap verdi esrarengiz adam. Dili gayet hoş, hüneri pek çoktu. Şehre seyahat amacıyla geldiğini, sultana dillere destan bir kaftan dikmek istediğini söyleyince terzibaşı ellerini sıvazlayıp hafifçe güldü ve kendisini sultanın huzuruna çıkarabileceğini söyledi.
Bir zaman sonra sultanın karşısına çıktı esrarengiz terzi. Hoşbeşten sonra meramını sultana da arz etti. Sultan terzinin bu dileğini memnuniyetle kabul edip emir-erlerine gereken tezgahların bir an önce kurulmasını ferman etti.
Kendisine ayrılan özel terzi hanesine geçti gizemli adam, harıl harıl koyuldu işine. Aradan kırk gün geçti, sultan ve maiyetindekiler işlerin nasıl gittiğini bizzat yerinde görmek amacıyla yanına gelip neler dokuduğunu görmek istediler. Adam ayağa kalktı o sırada. Herkesin şaşkın bakışları arasında elini masaya götürüp güya oradan bir kavuk alıp sultanın başına doladı. Maiyetindekiler adamın hareketlerini süzüp birbirlerine baktılar alık alık. Adam bozuntuya vermeyip kendinden gayet emin bir dille; “Sultanım, kavuğunuz pek yakıştı” dedi, ardından maiyetindekilerin şaşkın gözlerine bakarak ekledi; “Fakat bunu p.. olanlar asla göremez.”
Şaşkın sultan; bir başına, bir de kendinden emin duran terziye bakıp bu ağır ithamın altında kalmamak için gülerek cevap verdi; “Kavuk, hakikaten de çok güzel olmuş, eline sağlık!” Sonra maiyetindekilere dönüp; “Öyle değil mi erenler?” diye sordu. Maiyetindeki yalaka zevat da, bu isnattan kurtulabilme pahasına, kavuğu görmedikleri halde bir ağızdan; “Evet sultanım, tam da size göre.” diye seslenip onu teyit ettiler.
Gel zaman git zaman sultanın kaftan giyme töreni yaklaştı. Adam, sultanı çırılçıplak soyup olmayan kaftanı varmış gibi gösterip üstüne doladı. Ardından karşısına geçip; “İşte bir sultan, ancak bu kadar güzel ve şık giyinir.” deyip sultanı daha pek çok sözle pohpohladı. Nefsi kabaran, gururu katlanan sultan, halkın şaşkın bakışları arasında çıktı meydana. Herkesi bir gülüşmedir aldı. Fakat içlerinden hiçbiri cesaret edip de sultana çıplaksın diyemedi. Sadece bir çocuk istisna.
O arada adam, doru kısrağıyla şehirden çıktı, sultanın halini düşünerek bir yandan kahkahalar atarken, bir yandan da atını dört nala dağlara doğru koşturdu…

ÜÇÜNCÜ HİKAYE
RİŞTE-İ TEB ya da SITMA İPİ

Gözyaşımla doladım kollarımı gerdenine
Oldu bu bağlama elhak yeni bir rişte-i teb
Tâhirü’l-Mevlevî

Kollarımı gözyaşımla boynuna doladım,
Bu bağlayış heyhat yeni bir sıtma ipi oldu.

Uğruna onca sıkıntı çektiği eşine bakıp çekti içini, buğulandı gözleri. Kekremsi bir tatla yutkundu. Kalktı yerinden. Eşiğin önünde bağdaş kurup kapıdan sızan ışığa baktı dalgınca. Oysa ne hekimlere göstermiş, nice yerlere gitmişti. Taşı toprağı altın İstanbul’da bile cebinde beş kuruş kalmadığı halde bazen ahbaplarından dilenmek zorunda kalmış, bazen de otel müdürünün insafına sığınarak son birkaç gece hiç uyumadan bütün odaları tek tek temizlemiş, salonu silip süpürmüş, lobideki çini zemini parlatana kadar ne zorluklar çekmişti. Ne parasızlık, ne dilenmek dokunmuştu kanına. Bir tek eşinin onatsız hastalığıydı onu perişan eden.
Hekimler yapacak bir şey yok deyince naçar dönmüştü köyüne. Geleli tam bir hafta olmuştu. Yoktu işte parası, olsaydı Alamanya’ydı son umudu.
Acı içinde yutkundu Recep. Genzini yakan, yüreğini kasıp kavuran bu menem illet, sıtmaya tutulan eşini değil de sanki kendisini yeyip bitirmişti. Eşine baktı kederli gözlerle, dokunsalar ağlayacaktı. Bir deri bir kemik kalmıştı Hacer’i. İki hafta demişti doktorlar, taş çatlasın ayı çıkarmaz.
Ayrık otları edasıyla yakasına yapışıp bir türlü düşmeyen çaresizliğin dipsiz kuyularına sürüklendikçe özkıyımı bile düşündüğü olmuştu Recep’in.
Usulca doğrulup kapıyı sonuna kadar araladı. Dışarı çıktı; geceye, kaderine, yoksulluğuna sövüp saydı. Koştu; damarlarını çatlatasıya, ciğerlerini paralayasıya koştu. Ayağı taşa takıldı, düştü. Eli yüzü çizikler içinde döndü evine. Kanıyordu her yeri ama hiçbiri içindeki kanayan yara koymuyordu ona. Su dolu leğene eğilip elini yüzünü yıkadı. Kanayan leğeni kapıya fırlatıp elleri başının arasında sereserpe uzandı sedire. Bu esnada ha bire sayıklıyordu Hacer’i; “Recep’iiim, yanıyooom Recep’iiim.”
Boşluğa takılı yaşlı ve fakat sabit gözlerle kalktı Recep. Titriyordu adamakıllı. Hacer’inin yanına geldi. Düşkün, zavallı bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlayıp eşinin ateşler içindeki alnını sildi. Kanayan kollarını doladı boynuna. Avucundaki ipe baktı ölgün gözleriyle. Ardından dokunaklı bir sesle fısıldadı eşine; “Affet beni Hacer’im, beni affet!”
Bir zamanların dağ gibi dalyan delikanlısı Recep; şuursuzca kalktı ayağa. Odanın ortasına geldi. Elindeki ipi tavandaki kirişe geçirdi. Tabureyi aldı altına. Boş, bomboş gözlerle süzdü eşinin cansız bedenini. Boşlukta sallanan kürdan bedeninden çıkan son sözlerle çınlıyordu oda;
“Affet beni Hacer’im, beni affet!”

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Okudum...

Ellerinize sağlık, en sevdiğim hikayelerden birini yorumunuzla zenginleştirmişsiniz. Şeffaf ip hikayesinin asıl adını biliyorum. O hikaye müthişti.

ipin ucunu bırakma

"Tuttuğun ipin bir ucunun da benim elimde bulunduğunu bilmek aramızda kurulmuş bir ortaklığa işaret ve yalnız olmadığımıza,bir şeyleri paylaştığımıza delelet ediyor."(Rasim Özdenören "ipin ucu"adlı kitabından)
Sanırım iş ipin ucunu bırakmamakta,hz Meryem ipin ucunu bırakmıyor,lakin modernleştikçe ipin ucunu bırakmama azalıyor son hikayede recepin bıraktığı gibi ,ipin ucunu tutan diğer kişiyi kaybetmemek duasıyla...meryem karagöz