renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Uzak İklimler

uzak“Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar”
Turgut Uyar / Geyikli Gece

Nuri Bilge Ceylan, dördüncü uzun metrajlı filmiyle karşımızda. En son “Uzak” filmi ile Cannes Film Festivalinde en iyi film ödülünü almıştı. İklimler filmi de, bu sene Zeki Demirkubuz’un Kader filmi ile Cannes’a giden iki filmden biriydi. Kader yarışma bölümüne seçilmemesine rağmen, Ceylan’ın filmi yarışma bölümüne seçildi ve FIPRESCI ödülü ile döndü. Bu seneki Altın Portakal Film Festival’inde “en iyi yönetmen”, “en iyi kurgu”(Ayhan Ergürsel), “en iyi ses”(İsmail Karadaş) ve “en iyi yardımcı kadın oyuncu”(Nazan Kırılmış) ödüllerine layık görüldü. Ayrıca Altın Palmiye Film Festivali’nde ise “en iyi yönetmen” ödülüne aday gösterildi. Yani toplamda beş ödül ve bir adaylık ile şimdilik fena olmayan bir performans sergilediğini düşünebiliriz filmin. Ama İklimler’in almış olduğu bu ödülleri bir yana koyarsak, ben filmin o kadar da iyi olmadığını düşünenlerdenim. Ve hatta bu filmi, Nuri Bilge Ceylan’ın düşüşünün başlangıcı olarak nitelemekten geri durmayacağım.

Nuri Bilge Ceylan’ın sinematografisindeki maraz, sinema dilinin fotografik estetiğe yenik düşmesidir. Ceylan’ın yönetmenlikten evvel iyi bir fotoğrafçı olduğunu biliyoruz. Sinema kariyerine özgün bir start verdiği “kasaba” adlı uzun metrajlı filminde, bu sinema dilinin noksanlığını fotoğraf bilgisiyle kompanse edebilmişti. Sonrasında “Mayıs Sıkıntısı” ve “Uzak” filmleri de aynı sinema dilinden noksandı ve fakat bu defa, fotografik biçeme ilhak olan bir kamera kullanma hüneri de mevcuttu. İklimler filminde Ceylan’ın kamera ile ahbaplığının ileri bir safhaya geldiğini ayırt edebiliyoruz. Işığı kullanmakla ilgili hüneri fotoğrafçılıktan kalma ise de, hareketli çekimlerde ortaya koyduğu performans, bu hünerin kameraya da sirayet ettiği yönündedir. Lakin sadece Ceylan’ın değil, Türk sinemasının da sıkıntısını çektiği “sinema dili”nden, son filminde de zerre kadar nasiplenmemiş. Türk sineması, Nuri Bilge Ceylan’dan önce bu açığı hep kuvvetli hikâyelerle ile kompanse etmişti. Ceylan çok kuvvetli olmayan hikâyelerine fotografik estetiği de ekleyerek kendinden öncekilerin üstüne çıkmayı becerebilmişti. İklimler filminde ise, hikâyenin ihmal edilecek ölçüde çekinik bir tavır aldığına şahit oluyoruz. Bu durum, İklimler filmini; “Mayıs Sıkıntısı” ve “Uzak” filmlerinin altına koymamıza sebebiyet veriyor. Hal böyle olunca İklimler’in Nuri Bilge Ceylan sineması için düşüşün başlangıcı olduğu fikrimiz de pekişmiş bulunuyor.

Ceylan, benim için her daim umut verici bir yönetmendir. Zira sinema tekniğiyle onlarca akrabalık barındıran bir başka sanattan, fotoğrafçılıktan geliyor. Onunla ilgili ilk heyecanım “Mayıs Sıkıntısı” filmindeki “yumurta” hikâyesinde domurmuştu. 10 yaşlarındaki bir çocuğa 40 gün boyunca yanında taşıması ve kırmaması için bir yumurta emanet edilmiş ve 40 günün sonunda edineceği sorumluluk bilincine binaen bir saat alınacağı ödülü konulmuştu. Geleneğimizle bu denli ilgili, buram buram toprak kokan bu hikâyeyi Ceylan’da görmek, ne yalan söyleyeyim, beni biraz şaşırtmıştı. Daha sonra bu hikâyenin “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filminin yönetmeni ve senaristi Ahmet Uluçay’dan ödünç alındığını öğrendim. Tabi bu bilginin doğruluğu kesin olmayabilir de. Lakin Nuri Bilge Ceylan sinemasının göstergeleri bu bilginin doğru olduğu yönünde. Zaten beni şaşırtıyor olmasında da bu göstergelerin payı var. Elbette bunu “Mayıs Sıkıntısı” için menfi olarak yorumlamıyorum. Bu hikâyeden istifade etmesi ve onu filmine enstale etmesi de, bir bakıma aynı kıymetin ve değerin farkında olduğuna delalet. Benim üzüldüğüm nokta, bu tip hikâyelerin devamının gelemeyeceği olmasındandı. Zira gerek “Uzak” filmi, gerek “İklimler” filmi bu üzüntümü doğrulayıcı nitelikte idi.

Aslına bakacak olursanız “Uzak” filmi beni çok etkilemişti. Hikâye, Modern zaman imgelerini fevkalade kullanıyordu çünkü. Nuri Bilge Ceylan “Yabancılaşma” öğesini edilgen bir biçimde ele alırken, zannediyorum bilmeden “Yabancılaştırma” ile ilgili etkin bir görev üstlendi. Cannes’dan ödül alması da tam olarak bundan. Cannes film festivali, sinematografik olarak ele aldığı en iyi filmler arasından, tıpkı Nobel edebiyat ödülüne benzer bir biçimde, “en iyi” diye adlandıracağı filme muhakkak siyasi bir kefen biçer. Sistemin oldukça işine gelecek olan “Yabancılaştırma” efektlerinin “Uzak” filminde ziyadesiyle bulunmasıyla ilgili olarak, ödül Ceylan’a gitti. Köy kent uçurumunu hayata konu olacak bir biçimde işleyen yönetmen, bilerek ya da (bence) bilmeyerek, “sonumuz bundan ibarettir” gibi bir cümlenin altına imzasını attı. Yani yabancılaştırmanın enikonu hayatımızdaki geleneksel öğelerin de içine sızmak kaydı ile bizi birbirimizden uzaklaştırdığını, uzaklaştıracağını söylemiş bulundu. Bu da kapitalizmin birer birey olarak hiç dayanışmasız ele almak istediği toplumumuza intibak etmesi için fevkalade bir vesile idi. Konunun iyi işlenmesi, mekânların Ceylan’ın bahtına da binaen iyi konuşlanması ve oyunculuğun güzel tesis edilmiş olması “Uzak”ı diğer en iyilerin arasına sokmaya yeterdi. Lakin dediğim gibi, ödül için bir başka şart daha vardı ve maalesef “Uzak” bunu da barındırır biçimde inşa edilmişti.

İklimler filmi ise yine aynı fotografik estetiğin devamı olarak, hikâyenin iyiden iyiye düşmesi ile kendine bir yer edinemez sanıyordum. Ama sistemin korucuları Ceylan için başka umutlar besliyor olmalılar ki, onu bir defada harcamak istemediler anlaşılan. Bütün samimiyetimle ifade ederim ki, köy kent yabancılaşmasına benzer bir biçimde, İklimler filmi de ilişkiler hususunda çok mizaçlı bir yabancılaşmayı konu ediniyor. İklimleri izleyip dünyadaki boşanma oranlarının neden bu denli yüksek olduğunu anlayabilmek mümkün mesela. Bencilliğimizin ulaştığı noktayı da gayet iyi tespit edebiliriz. Peki niçin “Uzak” gibi müthiş bir tepki alamadı diye soracak olursanız eğer, bu yabancılaşma tesirinin başka Avrupa filmlerinde defalarca kullanılmış olduğunu söylerim size. Basit bir Avrupa filmi çekmiş Ceylan. Bunu 10 sene evvel çekseydi de aynıydı. Ama buradaki “Avrupa Filmi” meselesini tırnak içerisine almak gerekiyor. Zira Türk yönetmenleri arasında, Avrupa menşeililer dışında, içerisinde yedinci sanat insiyakını barındıran yönetmenlerin sayısı pek az. Onun için Nuri Bilge Ceylan’ı hep şu şekil tariflerim ben: “Doğru bir insiyakla yanlış filmler çeken yönetmen!”.

Nuri Bilge Ceylan çoktan tesis ettiği sinematografik yapının üzerine, sağlam hikâyeler koymalı. Bu hikâyeler, Avrupalı yönetmenlerin savrulduğu boşlukları imlememeli. Bizim hayatımız sürekli olarak bir inançlar sisteminin neticesi olarak kendini gösterir. Ceylan da bu toprağın bir evladı olarak bundan nasiplenebilmeli. Dikkatinizi çekerseniz, Nuri Bilge Ceylan bizim ülkemizde rağbet görmeyen yönetmenlerimizdendir. Söz gelimi “Uzak” filmi, Fransa’da Türkiye’den daha fazla izlendi. Uzak filminin çekilmesinin ardından Paris’e yaptığım bir gezide, tevafuktur, sinema gazeteciliği yapan biri ile birkaç saat sinema konuşma fırsatını bulmuştum. Bütün dünya sineması üzerine fikirlerimizi dilediğimiz gibi ifade ediyor bir haldeyken, “Uzak”tan bahsetmiş ve senenin en iyi filmi olduğunu söylemişti. Oldukça gururlandığımı söylemeliyim. Lakin daha sonra meseleyi derinlemesine ele aldığımda Ceylan’ın Türk toplumu için aitlik bildiren öğelerden (yani gelenekten) yoksun olduğunu fark edip, durumu olumsuzlamıştım. Çünkü filmi dünya sineması içre kıymetli kılan, sistemle ilgili genel geçer bir menfiliği ele alıyorken, Türklüğü hiç kullanmamasıydı belki de. Mesela Nuri bilge Ceylan Fransız bir yönetmen olsaydı da bu filmi çekerdi demek istiyorum.

İklimler bayağı bir hikâyenin güzel çekimlerle süslenip önümüze konulmuş hali. Bu hikâyeye onlarca şiirde, romanda ve filmde şahit olduk. Yani İklimler, bizim için yeni bir şey koymadı ortaya. Aslında İklimler bizim için hiçbir şey koymadı ortaya. Avrupa arenasına, Türkiye’deki ilişkilerin giderek Avrupa’daki ilişkilere benzediğine dair bir mesaj iletti, o kadar! Oyunculuk derseniz, onda da bir numara yok. Film, vasat ve de monoton bir oyunculukla karşımızda. Bir tek Nazan Kırılmış’ın oyunculuğunu beğendiğimi söyleyebilirim. Mekânlar, renkler ise, daha öncekiler gibi gayet iyi. Ama Ceylan’ın şunu fark etmesi lazım, iyi kadrajın kötü sinemaya karşılık geldiği bir döneme giriyoruz. Artık iyi kadraj, fazlaca tüketilmiş olduğundan, sanat adına kar eden bir uzuv değil. Ya bir an evvel sağlam hikâyelerle bu fotografik estetiği anlamlandırmalı, ya da sinema dili adını verdiğim özerk sahadan zekâsı ve yüreğiyle istifade edebilmeli.

İklimler, dediğim gibi, Nuri Bilge Ceylan’ın düşüşünün başlangıcı. Fikrimce senenin kötü filmlerinden biri. Görülmeye değer tek şey; Nuri Bilge Ceylan’ın kamera çekimlerinde kat ettiği mesafe! Ki bu aşamadan sonra kendini tekrar etmemesi için hakikatini iyice bir yoklamalı Ceylan. Eğer böyle devam edecek olursa, buradan görünen, kargatulumba sinema arenasından çekileceğidir. Umarım “Masumiyet” filminden sonraki Demirkubuz’a benzemez. Avrupa seyircisine oynamak, fikrimce Türk sineması adına büyük bir gaflete delalettir.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Ceylan'ın sinema dili...

güzel bir yazıydı; faydalandım.
teşekkürler alper bey...

"iklimler"i izleyemedim.
zaten vizyondaki ömrü kısaydı.
e , sinema salonu sahipleri tamamen duygusal (!) olduklarından fazla tutmadılar vizyonda galiba.
artık cd'si ile yetineceğim.

Ceylan'ın Cannes'te ödül alışı elbette çok mânâlı bir kurdeladır.
nobel de demişsiniz;
aslında Ceylan aynı zamanda Orhan Pamuk hayranıdır.
galiba yaşadığı topluma eleştirel gözle bakmak'ta birleşiyorlar.
ve Fransa da ödüllendiriyor mu demeli ?
bilmiyorum...

evet fotoğrafçıdır.
ve fotoğraf sanatıyla uğraşan birisinin yönetmen olarak sinemaya katkısının bir nebze daha fazla olduğunu düşünüyorum.
fotoğraf'ın gelişmiş hâlidir sinema.
negatifler filan...
ama kadrajın hükmünün kalkacağına dair yorumunuza katılmıyorum.
dayanağınız nedir, onu da belirtmemişsiniz.
ve bana inandırıcı gelmedi.
iyi kadraj sinemanın olmazsa olmazıdır.
ancak,
sadece kadraj ile sinemanın taka'sı yürümez, denebilir.
aslında görselliği ön plana çıkardığını düşünmüyorum.
böyle bir eleştiri yapılacaksa ne bileyim,
"sınav" filmine yapılmalı mesela...
ya da kastınız başka bir şeydi de ben mi kaçırdım...

sinema tekniği de ilginçtir Ceylan'ın...
misal "uzak" filminde o iki kahramanın aynı anda konuştuğu,
ve diğerinin "abi sen söyle..." dediği, günlük konuşma dilini tercih etti Ceylan.
Doğal olmayı seçti.
"kasaba"yı sevmemiştim...
çok yavan ve kaplumbağa hızıyla ilerleyen bir filmdi.
gereksiz boşluklar vardı filan.
yani Ceylan'ın sinema dili fazla doğal.
ya da şöyle diyeyim.
ben olsaydım cümleye aynı anda başlayan iki kahramana "kes ! yeniden çekiyoruz..." derdim.
doğallığın izi böyle kısa yoldan sürülmemeli.

tabi, yorumum işin bana göre'si...

bağımsız sinema

kıymetli emre şimsek,

yazdıklarınıza teşekkür ederim.
iyi kadraj meselesini "derunen" kayvarayabilmek için bol miktarda
bağımsız film izlemenizi ve bunu yaparken de bir yandan bağımsız
film yönetmenlerinin manifestolarından yararlanmanızı salık veririm.
Sinema tarihine konu olabilmiş filmlerden ziyadesiyle faydalanan
kişiler, kadrajların tekerrür ettiğini ve bir öncekinin taklidi olarak
bu filmlerin kendi kendini tahkir ettiğini görecektir. Böyle bir döneme
geçiyor olduğumuza kaniyim. Meseleyi "sinema dili" çerçevesinde
ele alabilmiş yetkin yönetmenler içinse, kadrajın iyi yahut tekrar
niteliği taşıması pek mühim değil. Sinema dili meselesi için blogumdaki
"Sinemada Dil ve Anlam" yazıma bakabilirsiniz.

Çok kolay gelsin.

Alper Gencer! Heyhat!

Alper'in "taş" gibi sinema eleştrilerini görmek çok güzel. Dergide "sinema yazılarını" kime emanet edeceğimiz meselesi netleşmiş oluyor böylece.

Nuri Bilge Ceylan, "yerelden evrensele" meselesini yanlış anlıyor. Zaten "yerelden evrensele" meselesi de kafadan yanlış bir mesele; ancak mesela Demirkubuz'un bu meseleyi Ceylan'dan daha iyi yorumladığını düşünüyorum. Bunun içindir ki İklimler senenin en kötü filmlerinden biriyken Kader de en baba filmlerinden biri olarak karşımızda. En baba, ama gene de meseleyi yanlış anlamış. Burasını da belki uzun uzun konuşmak lazım. Ama şimdi değil. Çay içerken.

Baki selam.

çay

İsmail Abi,

seni seviyorum. :)
hem konuşalım, hem çay içelim tabi.
benim için büyük bir mutluluk olacağından emin olabilirsin.
Allah'a emanet...

Bakla

İsmail Kılıçarslan, açık konuş, çıkart ağzındaki baklayı. Ne dergisi bakayım o sözünü ettiğin?

Öyle eski reklamcı ayakları yapma lütfen bu teaserlarınla. İşte cemaat, işte İsmail Kılıçarslan. Açıkla da tüm âlem öğrensin.

AGU

teasera devam

Sayın Userin.

Bu meseleyi, sanırım bu hafta sonu; benim sponsorluğumda düzenlenecek bir kahvaltıda; cemaatin kelli felli adamlarıyla konuşmuş oluruz. Bununçün, az sabır...

Selam, dua.

Alper Gencer

yeri midir bilmiyorum ama söylemeden edemeyeceğim: alper gencer sadece sinema yazıları yazsın, şiir yazmasın.
tepki çekecek biliyorum lakin nacizâne düşüncem budur.

Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim.

Edip Ozan Karaoğlu

Kardeşim Edip Ozan Karaoğlu,

Sen de sadece sinema yazılarımı okursun, şiirlerimi okumazsın; olur biter.
Hem bak, aksini isteyenler de olduğuna göre bazıları da şiirimizi tercih
ediyor kıymetli rabıtalar için.

Dua ile...

Şair

şair; şiirini sevmeyen herkese karşı sert bir tutum içerisinde olmaması gereken kişidir kanımca. şiiri geliştirecek olan "ah ne güzel olmuş yorumları" değil eksikliği beyan eden yorumlar olacaktır. bir şairin bunu iyi bilmesi gerekir. cahit zarifoğlu'nun, ismet özel'in bazı şiirlerinden haz etmediğini beyan eden bir şairin çok daha iyi bilmesi gerekir.

bilmiyorum alper gencer poetikasını ortaya koyduğu bir yazı kaleme almış mıdır. varsa okumak isterim. yoksa da yazmasını rica edeceğim. böylece şiiri üzerinde konuşmak kolaylaşacaktır.
selametle.

Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim.

alper gencer, cahit koytak, mike tyson

Sayın Karaoğlu!

Cahit Koytak, bu güne dek, bir kez bile poetikasını "yazılı bir metin" olarak ortaya koymamıştır. Aynı şey, rahmetli Zarifoğlu için de söylenebilir. Bütünlüklü bir "poetika metni" yoktur onun da. Gerçi, Alper, bu iki isimden de çok yazmıştır "şiir" üzerine. Orası da ayrı.

Diyeceğim şudur: Şair, poetikasını yazmak zorunda olan adam değildir; şiirini yazan adamdır.

Alper'in "şair"liğini inceden tartışma konusu yapmaya çalışıyorsun. Ama olmaz. Bu tartışmadan bir şey çıkmaz. Zira, insaf sahibi herkes şunu teslim edecektir ki Alper, genç kuşağın en diri şairlerinden biridir. Şiirin ne olduğunu bilir. Nasıl yazıldığını bilir. Ve en nihayet, oturup yazar. Alper'in şiirlerini yayınlayan dergilerin çeşitliliği bile, onun şair olduğunun ispatıdır.

Alper'in şiirini sevmemek, size "keşke Alper şiir yazmasa" deme hakkını da vermez kanımca. Zira bu "nefes alma" demeye benzediği için faşizanlık olur hem; hem de Sunay Akın''dan bilmem kime bir sürü herifin/kadının "şairim" diyerek sürttüğü bu piyasada Sayın Gencer'e yapılabilecek en büyük haksızlık...

Belki Sayın Gencer'le "kişisel" bir meseleniz vardır. Belki de "kliksel" bir derdiniz. Olabilir. Tamamen atıyorum, Alper sizin yazdığınız dergide yazmayı istememiştir; sizin şiirlerinizi eleştirmiştir; hatta daha da vahim şeyler yapmıştır. Ama bana kalırsa, tartışmaya açtığınız şey, son derece yanlıştır.

Şimdi bütün bunları gene ve ısrarla "Kılıçarslan gene bir tartışma başlattı" kolaycılığı ile okumamanızı rica edeceğim. Değil çok sevdiğim Alper'e, halihazırda kızgın olduğum Emre Şimşek'e bile çekilse benzer bir klark; aynı cümleleri yazardım.

Kimsenin kimseye cemaatte ya da başka bir toplulukta "şiir yazma" deme hakkı yoktur. "Keşke şiir yazmasa" deme hakkı yoktur. Arkadaş sohbetlerinde, bire bir muhabbetlerde "dedikodu, şaka, muhabbet" benzeri alanların konusu olabilecek bu klarkı sayın Karaoğlu değil, hiç kimse burada çekemez.

Hak vardır, hukuk vardır zira.

İsmail Kılıçarslan

Sevgili Kılıçarslan yorumun muhatabı siz değilsiniz. Ve lakin..
Hiçbir şair poetikasını ortaya koymak zorunda değil evet. Ama poetikasını ortaya koyması demek şiir anlayışının daha kolay algılanması demek. Alper Gencer poetikasını ortaya koyan bir yazı kaleme alırsa okuruz, almazsa "yazacaksın!" diyecek değiliz.
Benim ilk yorumda yaptığım sadece bir temenniyi dile getirmekti. Eğer şiirlerini yayınlıyorsa bir insan, yani bana, yani okura ulaştırıyorsa okurun da o şiir hakkında yorum yapma hakkı vardır. Alper Gencer'in şiirleri yayınlanmasın ya da yazması yasaklansın gibi bir tavır içinde olsa idim faşizan bulabilirdiniz fikrimi beyan etme şeklimi. Ben bizzat Alper Gencer'e şiir yazmamanızı temenni ediyorum dedim o kadar. Keşke İsmail Kılıçarslan Portakal Turta Bir De Kirpi'de olduğu gibi şiir yazsa temennisini dile getirdiğim gibi.
Sunay Akın'a şair deniyor olması bizim kötü şiiri benimsememizi gerektirmez kanısındayım.
Alper Gencer'i tanımam. Şiirlerinden başka hiçbir şeyini bilmem. Hiçbir platformda karşı karşıya gelmiş değiliz. Herhangi bir dergide ya da gazetede çakışmışlığımız da yoktur. Bir yorumun arkasında bu tür komplo teorileri aramak gereksizdir kanımca.
İkinci yorum da dile getirdiğim şey ise şair'in olumsuz bir eleştiri karşısında sert bir tutum takınmamasını gerekliliğidir. Arkadaşınız hakkında yapılmış bir yorumda sizin de takındığınız tavır gibi olmamalı bir şairin tepkisi.
Sayın Alper Gencer dilerse yazdıklarımı görmezden gelebilir. Böyle bir hakkı vardır. Dilerse poetikasını ortaya koyup şiirini tartışmaya açabilir. Herkesin her şeye hakkı vardır. Tıpkı benim düşüncemi dillendirme hakkım olduğu gibi.
Yazdıklarımdan hakarete varan ya da aşağılayıcı bir tavır anlaşıldı ise helallik dilerim. Kastım bu değildir.
Selametle.

Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim.

Poetika Mevzuu

Sayın Karaoğlu,

İsterseniz buyrun şu poetika mevzuunu konuşalım, açalım biraz. Poetikasını yazmış kaç tane seksenler, doksanlar şairi vardır, bakalım bir.

Konuyu, Alper Gencer örneğiyle daraltmaktan kurtarmış oluruz hem böylece. Konunun daha geniş bir bağlamda ele alınması herkes için daha yararlı olacaktır.

Bugünün şairinin poetika karşısındaki duruşu nedir, nasıl olmalıdır?

Cevdet Karal ve Ahmet Güntan gibi örnekler geliyor ilk elde aklıma.

AGU

şiiri okumak

selamdan sonra,

bir şairin şiir zevkini dile getirmesi ya da şiir estetiğinin oluşmasında rol oynayan amilleri ortaya koyması illa ki faydalı olacaktır. ancak bu noktada ismail beye hak veriyorum: her şairden bunu yapmasını beklemek doğru olmaz...

ya da şair kimliği ile öne çıkan bir birinin yazar kimlilği ile işine devam etmesini istemek de haksızlık olur.
ismet özel şairliğinin yanında nitelikli kitaplara, yazılara da imza atabilmeyi başaran ender şairlerdendir bu bağlamda... bir de hilmi yavuz sayılabilir tabii ki...

poetika demişken: gülten akın'ın "şiir üzerine notlar"ı, özel'in çenebazlık ve şiir okuma kılavuzu da sayılabilir diye düşünüyorum...

orta yolu bulalım hadi: hem şiir yazsın hem de sinema yazısı okuruz vesselam:)
____________________________________________
Hoşca bak zatına kim zübde-yi alemsin sen
Merdum-u dide-yi ekvan olan ademsin sen

Hilmi Yavuz Tutkusu

Sevgili Fethi Serhat,

Nedendir bilemiyorum ama sende gereksiz bir Hilmi Yavuz tutkusu var. Yerli yersiz anıyorsun Yavuz'un adını. Anılacak yer var, anılmayacak yer var. Mesela sözünü ettiğin duruma (şairliğinin yanı sıra başka türlerde de iyi ürünlere imza atmış olmak) verilebilecek Ahmet Hamdi, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu vb örnekleri atlayıp Hilmi Yavuz diyorsun ilk elde. Lütfen. Hilmi Yavuz'un daha vakti var böyle şeyler için. Aceleye gerek yok.

Belki kızacaksın ama, kim olursa olsun, bir şaire tutkuyla sarılmak ve olur olmaz her yerde onu zikretmek bir sorundur bence.

AGU

tutku yoook!

selamdan sonra,

abicim tutkudan değil!!! sadece özel-yavuz isimlerini bir tepki olsun diye sürekli yan yana kullanıyorum...
yani olabilir... evet doğrudur, s.karakoç2u anmamam ekskit kabul.. lakin ben yaşayanlar cihetinden örnekler verdim...
baki selam ile...
____________________________________________
Hoşca bak zatına kim zübde-yi alemsin sen
Merdum-u dide-yi ekvan olan ademsin sen

Peki.

Sen öyle diyorsan öyle olsun bakalım bu seferlik. Günümde değilim senle didişemeyeceğim şimdi :)...

AGU

?

Sezai Karakoç öldü mü yoksa?

!

Ali Bayram,

S
a
ç
m
a
l
a
m
a

l
ü
t
f
e
n

!

AGU

mesele anlaşılmıştır

Sayın Karaoğlu.

Sanırım mesele anlaşılmıştır. "Herkesin her şeye hakkı vardır" cümlesini kurabildiğinize göre; liberalsiniz. Bir liberalle meseleyi uzatmak anlamsız olacaktır.

Kastım kimseyi kırmak, üzmek değildir. Lakin, doğru bildiğimi de söylemekten geri kalacak değilim.

Selam ve dua.

Mesele Anlaşılmıyor

Neden inatla bir kategorizasyona tabi tutulduğumu çözmeye çalışıyorum. bir şairin şiirini beğenmediğimi dillendirdim ve bunu üzerine önce garez sahibi sonra liberal oldum. hayır kafanızın içinden geçen hiçbir kategoriye dahil değilim belirteyim. Şiir hakkında yapılmış bir yorumun ardından dilllendirilenlerden hoşnut olmadığımdan hareketle bu mevzuyu burda sona erdirmeyi teklif ediyorum.
Aksi halde sadece bir kez görüşüp çokca sevdiğim Kılıçarslan hakkındaki hislerimde yaralanma meydana gelecek.
Selametle.

Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim.

Kuşlar uçuyor komutanım

Sayın Karaoğlu!
Beni tanıyorsan, niçin böyle bir uslupla yazdığımı; bu uslubun beni ben yapan en önemli şeylerden biri olduğunu, hatta belki de en önemlisi olduğunu da bilmen gerekir. Güzel kardeşim. Bana karşı muhabbetin, tam tersine, bu yazdıklarımdan sonra artmalı bence.

Niçin? Şundan: "Herkesin her şeye hakkı vardır" cümlesi; kusura bakma ama; iğrenç liberallere mahsus "aşağılık" bir cümledir. Bu cümleye katılıyorsan liberalsindir. Dolayısıyla kızmana gerek yok. Yok katılmıyorsan, işte sana, bu cümlenin kullanılmaması gerektiğini söyleyen, işaret eden, gösteren biri var. Dolayısıyla, gene kızmaman gerekir.

Saniyen; güzel kardeşim, birinin şiirini beğenmemek başkadır; birine "keşke şiiri bıraksa" demek başkadır. İkisinin arasında dağlar kadar fark vardır. Yok mudur? Alper'in şairliğini bir cümleyle harcayabileceğini sanıyorsan, unutma ki burada "Türkçe" bilen birileri var.

Sanılıyor ki, "İsmail Kılıçarslan, elinde sopa, önüne gelene dalıyor!" Hayır. Öyle değil işte. Sadece, "haddi aşanlara" karşı sukunetimi kaybediyorum. Nedir haddi aşmak? İşte, senin yaptığındır. Alper'e "şiir yazma" demektir. "Poetika moetika soslu, ince alay"dır. Geriye doğru açsın baksın insanlar. Tashihte gözümden kaçan cümleleri işaret eden metah çakko kardeşime teşekkür etmişimdir. Başka pek çok eleştiriye "eyvallah" demişimdir. Ama hadsizliğe asla müsamaha etmemişimdir.

Adam, üzerine yazdığı filmin Türkiye'de gösterime girip girmediğini bilmiyor, ben bunu hatırlatınca da "niye kızıyorsun" diyor. Ne bu abi şimdi?

Edip Kardeş. Güzel kardeş. Bir de şurasından bakmayı denesene: "Yazdıklarım gerçekten iyi niyetli bile olsa haddi aşmak olmuş. Keşke yazmasaymışım." Ama sen burdan bakmak yerine "yorumun muhatabı sen değilsin" hamlığından "herkesin her şeyi yapmaya hakkı vardır" liberalliğine bir dizi performans sergiliyorsun. "Herkesin her şeyi yapmaya hakkı varsa; çocuk pornosu sitesi kuran o lanet herif" niçin içerde?

Edip Kardeş. Güzel Kardeş. Adımız bir kere "herkese çatan" adama çıkmış. Bu imajı değiştirmek için hiç bir şey yapmayacağım. Tam tersine, doğru bildiğimi, inandığımı, hep savunmaya devam edeceğim. Çünkü böyle yapmak, doğrusunu yapmaktır.

Yeniden ve ısrarla: Selam ve dua.

İlahi

İlahi İsmail Kılıçarslan, sen kılıç kuşandıkça ben seni daha çok seviyorum.

Zaten farkındaysan bugün tam bir sevgi kelebeği oldum. Öğlene doğru polyannaya rastgeldim bir ara, tuttum onu da öptüm.

Neyse, geyik bir yana yazışmaları keyifle takip ettiğimi itiraf ediyorum.

AGU

Sağlam Tespit, Sağlam Yazı

Evvela Alper Gencer kardeşime teşekkür ediyorum bu yazı için.

Son yıllar Türk sinemasının iki esas oğlanından biri olan Ceylan'a dair çok önemli bir tespite ilk kez bu yazıda rastlıyorum. Bu konu, Ceylan'a ve sinemasına dair konuşulurken hep bir avantaj gibi gösterilen bir konuydu. Oysa ilk kez bir dezavantaj olarak tespit ediliyor. Gencer'in "sinema dilinin fotografik estetiğe yenik düşmesi"ne dikkat çektiği cümle yazının şah dediği cümledir.

İklimler'i henüz izlemedim ama Uzak'ta -ve yer yer de Mayıs Sıkıntısı'nda- baskın olan görsellik bir yerden sonra bir şey söylemeyen ama sadece bir manzara göstermekle, atmosfer oluşturmakla yetinen bir duruma yol açıyordu. Bu sorundan rahatsız olmuş ama tam olarak tespit ve ifade edememiş bir izleyici olarak bu yazının ikinci paragrafının ilk cümlesini saygıyla selamlıyorum.

AGU

kasaba

Sevgili Ali Görkem Userin,

Kasaba filmi, Nuri Bilge Ceylan'ın ilk filmi olarak güzeldir.
Zaten bahsettiğim "fotografik estetiği" o filmde bütünüyle
tükettiğidir. Sürükleyicilik hususunda sana katılıyorum,
lakin ben de yavaş filmleri -nedendir bilinmez- daha çok
seviyorum.

Baki selam.

Alper Gencer; Milli Gazete ve Dergah

Alper Gencer'in, Milli Gazete ve Dergah'taki; yazılarını da, şiirlerini da severek okuyorum. Şiirleri de en az sinema yazıları kadar iyi.
Bir süre Milli Gazete'deki yazılarına ara vermişti ama tekrar başlamış olmasını görmek güzel.
Umarım bu son ara olur.

teşekkür

kardeşim İkbal,

ruhlarımızın aynı denizlerde yıkanıyor olması ne güzel!
inşallah devam edeceğim şiirlere ve yazılara.
lakin önümde aşmam gereken zorlu bir sınav var.
bu yüzden arada bir ihmal ediyorum. yılbaşından sonra
daha bir düzene gireceğini sanıyorum herşeyin.
Teşekkür...

Bir şiirimiz var zaten

Şiir okumak istediğimi hatta burada okumak istediğimi belirtmek için yazıyorum.Aslında yorulu/yorum menetme fasıllarında. Sinema benim işim değil. Ayrıntılara fena takılıyorum beğenemiyorum.
Şiir istiyorum n/acizane. Bunu daha da duygusal hale getirmek için burundan tınıklı bir ses tonuyla" ben yaşlı ve hasta bir kadınım yavrum"diye bitirirsem sizi yeşilçamın o eşsiz atmosferine götürebilirim belki.
Allah sınavınızda yardımcınız olsun. Bize zor gelen Allah'a kolay gelir. Dilerse bizim işlerimizi kolaylaştırır.Zorlukları ekarte eder, rastgetirir. O, sizlerin yar ve yardımcısı olsun.

başüstüne

Başüstüne kardeşim. En yakın zamanda burada bir şiirimi göreceksin.
Son şiirimin ardından, canımı sıkan bir bazı yorumlara istinaden, buraya
şiir göndermek hususunda düşünceli bir hal almıştım. Ama sırf tek sen
istiyorsun diye, yani bir tek kişi için olsa bile, sanatçı görevini yerine
getirmelidir öyle değil mi?

Baki selam. Muhabbet ile...

Harika eleştri.

Hokkabaz ile başlayan ve Nuri Bilge ile devam eden bu sinema yazıları oldukça muhim, objektif, bilirkişi imzalı ve hoş. Sinema eleştirmek, beğenilen filmi eleştrisiz ayyuka çıkarmak değilmiş gördük ki. Ortada derin bir objektiflik, objektif olabilmeyi sağlayacak kadar sinemadan anlama ve anladığını naif bir dille anlatabilme yeteneği var. Edebi yönün bu kısmı da hallolmuş maaşallah...

Devamını bekliyoruz.

steamroller and violin

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

objektiflik

sevgili Şule,

umarım dediğin kadar objektifimdir.
aslında Hakan Albayrak ile geçtiğimiz ay, İstanbul'da muhabbet
halinde iken bana yanındakileri gösterip şöyle demesini sevmiştim:
"Bu adamın nesini seviyorum biliyor musunuz? Adam belli bir cenahtan
ses veriyor. Tuttuğu bir taraf var!". Dolayısı ile objektivizmin aslında
mümkün olmadığını düşünenlerdenim. Şöyle ki; yazdıklarım, düşündüklerim
hep inanç sistemlerimin bir neticesi olarak vaki oluyor. Tarafsızlığı aramıyorum,
bilhassa kardeşlerimin de inançlarını, değer yargılarını yanıma alarak bir şeyler
söylemek isteğindeyim. Ortaya konulan eserleri "biz"e ait kılmak dirayetiyle...

Yazımda görmüş olduğunuz güzellikler sizin saklı inceliğinizi ve güzelliğinizi
muayyen kılmış. Teşekkür ederim. Çok kolay gelsin...

objektiflik 2

Objektiflikten kastım, duruşun olduğu yerdi, bakışın değil. Yoksa malumdur çoğumuzun pergelinin durduğu nokta inançtır ve bu net bir taraftır, taraflı olmaktır. Bu tarafla film izleriz, bu tarafla rublev'in ikonlarını saatlerce,eş zamanlı bekleriz. Bu tarafla takva'yı beğenir, beğenmez, marcello, angelopoulos filmlerinde gezinirken, biz eleni karaindrou ezgisiyle, Resulullah'ın yanı başında olduğumuzu hayal ederiz.

İnanç her yere sırayet eder ve her Mumin dünyaya bakışına, bu zaviyeyi ekler...Bu noktada da objektiflik bulunabilir, bir dinsizin trilogyası bizi büyüleyebilir.

selametle

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

Değil Karıştırmak, Ayırt Edebilmek

Bu yazı altındaki yorumları okurken bir nokta dikkatimi çekti. Farklı birkaç alanda kalem oynatan imzalar için de rastlanılan bir sorundur bu. Şimdi de Alper Gencer'e dair konuşulurken düşülmüş aynı yanlışa.

Şiir mi yazsın, sinema eleştirileri mi? sorusu sorulmuş da sanki, birilerinin yanıtı hazır bakıyorum. Şiir yazmasınmış da sinema eleştirileri yazsınmış falan filan... "Şiirleri de en az sinema yazıları kadar iyi." diyen arkadaşla "alper gencer sadece sinema yazıları yazsın, şiir yazmasın." arasında hiçbir fark yok. İkisi de aynı hataya düşüyor.

Bir kere, kim olursa olsun, bir kişi, ne yazacağına bırakalım kendisi karar versin. İkincisi sanki şiir ile sinema eleştirisi yakın türlermiş gibi bir kıyas yapılıyor; ki bu da oldukça anlamsız.

Bırakalım Gencer ne istiyorsa onu yapsın, onu yazsın. Ama ne yazarsa yazsın, ne yaparsa yapsın, belli bir düzeyi korusun. Okur olarak bize düşen, önyargılı olmadan onun bu ayrı alanlardaki çabalarını anlamaya çalışmak ve izlemektir. Karıştırmak ya da kıyaslamak değil ayrı ayrı değerlendirmek, değer vermektir.

AGU

alper gencere haksızlık etmiyelim

Alper beyin bu sitede yayınladığı son şiirle ilgili can sıkıcı yorumlardan birisini yapan biri olarak, Alper Gencer şiir yazmasın şunu yazsın bunu yazsın denmesine( kibar bir dille de olsa ) şiddetle karşıyım. Evet, yetenekli bir şair olmadığını düşünüyorum,vasatın altı şiirlerle enterasan bir şekilde adından çokca söz edildiğini görüyor, bunu iyi bir insan olup sevilmesine bağlıyorum. Yani şiirden çok arkadaşlık dostluk ilişkileri falan..., bu işler böyle. Ama Kılıçarslanın dediği gibi o kadar kötü ötesi isimlere şair deniliyor ki, Alper Gencer onların yanında şair oğlu şair kalıyor. Şiir geliştirilen bir şey, eminin zamanla Alper beyde şiirde mesafe alıp, hepimizi sevindirecektir. Anladığım kadarıyla kendisi çok yönlü bir birikime sahip, bunlardan bize düşecek hisselerden faydalanmalıyız. Poetika mevzuna gelirsek, benim poetikam şudur alın okuyun diye bir şey yok, bunu şairin şiir ve nesirleri uzun bir sürecin ardından ortaya koyar.

ya da, kim bu delikanlılar???

sevgili Alper, ben hayli gerisinde yahut kıyısında yer tutmuşum biliyorum da, sen sanırım tanırsın bu zevatları, söyler misin bana da, kim bunlar yahu. bu hayli güzel(!) kardeşler bütün yol ağızlarını tutmuşlar, ve gayet bilmekteler bir güzel herbirşeyi. şiirden anladıkları yetmiyor gibi, poetikalara da müktesebatları yerinde mi yerinde. bu ülkede şiire dair zevk ve beğenileri sağlam eşhas senin şiirine layıkı veçhile yanaşırken, n’oluyor ki bu delikanlılara. kimdir burada otorite veya hangi mahfilin sözcülüğü yapılmaktadır. tamamen subjektif yargılar genelin tutumunu mu belirleyecek? Biri çıkar ifrada düşer, diğeri de tefrittedir, yani ölçüsüzlük yapmaktadır.

Benim elan yaşadığım Anadolu şehrinde bunu yapanlara tek kelime ‘ densiz’ derler, densizlikle suçlanırlar yani. sen zaten defaatle dileyenlerin yazdıklarını okumalarını tevazu ile tebliğ ettiğin halde, birileri çıkacak ve de şiirini mesnetsizce vasatın altında bulacak, yetmedi, şiir yazmayı bıraksa diyebilecek. daha da kötüsü şairin nasıl bir tepki vermesine de karışılacak, yani susmak tek tercih olacak. bir tokat yedin ise diğer yanağını da döneceksin ha! hayır efendim, en fazla sükut ile karşılarsın ki, heyhat! sükuta aşina olmayan bir nesle mi çattın şair, ne? ( Alper Gencer bu memlekette saygın bir şiir ödülüne layık görülmüşken nedense hiç bahsi edilip, hatırda tutulmuyor bu)

tüm bunları sağlıklı bulmadığımı bildirmek bir yana, hadlerini aşanlarla hangi zeminde duralamak gerektiğine dair şüpheler birikiyor kanımca ‘cemat’te.( sayın editörün dikkatine) zira haddi bilmek, hizaya çekilmektir, hangi hizada olduğuna herkes bir göz atmalı… dedim ya, belki sen tanıyorsundur bu kişileri , fakat onların kimseyi tanımaya niyetli olmadıkları ortada, tanınmaya ne kadar değerli oldukları ise irileştirdikleri egolarından ötürü başkalarının varlığını göremez hale gelmeleriyle ilintili olsa gerek… amiyane tabirle söylüyorum, başkasının eserine saldırma gözüpekliğini keşke kendi eserlerini ortaya koymak suretiyle gösterebilselerdi. Ki o vakit, amiyane tabir olan saldırmak dediğim şey bu cümleden olmak üzere halden düşer, sakıt olurdu mezkur amiyanelikten. Kaldı ki, sana zarar vermek bir yana, seni daha güzel kılacaktır yerinde ve kadirşinaslıkla yapılan eleştiriler. Demek ki, bu manada eleştiriler göremediğimden müdahil olma lüzumu duydum.

Rabbim yar ve yardımcın olsun… ‘delikanlılar’ ıda selamlıyorum Allah’ın selamı ile; bu selama icabet edeceklerini bildiğim için…

aziz kardeşim

Aziz Kardeşim,

Dün Mustafa Kutlu ile bir telefon konuşması yaptım. Aldırış etmememi söyledi olan bitene. Mesele sadece bunlarla bitse iyi. İbrahim Tenekeci'nin dediği çıktı galiba: "Bir adım daha öne çık, gör bak nasıl topa tutacaklar seni!" demişti. Haklı. Milletin ağzının çuval olmadığı açık. Hoş olsa da büzme inisyatifimi kullanır mıydım, orası da meçhul. Adamakıllı(yani mesnetli) bir şeyler yazana cevap veriyorum. Çirkinlikle, nefretle, muhterisçe yazana evvela bir güzellik gösteriyorum, senin de çok iyi bildiğin bir terbiyeye binaen... Laftan anlamayanlara ise yapacak bir şey yok, dua ediyorum. Ortalıkta o kadar çok kifayetsiz muhteris var ki, onlarla başa çıkmak kuvvetini kendimde bulduğumu söylersem, yalan söylemiş olurum. Birileri varlıklarını ispata yeltenmek için kardeşlik ahtini bozmak niyetindeler. Allah yarcımcıları olsun! En basitinden burada bile, kimin kardeş olduğunu anlayabildiğime seviniyorum. Gönlümüz çok şükür herkese açık. İsteyen misafir olur, isteyen olmaz. Kıymetli hocam ve dara düştüğüm her konuda başvurduğum Hüsrev Hatemi'nin bir tavsiyesi vardı yıllar evvelden: "Bir kere hak tanı. Ne olursa olsunlar, bir kere hak tanı. Sonra baktın ki bu hak onlar tarafından suiistimal ediliyor, mimle!". Şu sıralar hiç olmadığı kadar kişiyi mimliyorum. Bazılarına cevap dahi yazmadığımı fark ediyorsundur. Sen de benimle birlikte mimleye başlayabilirsin bu isimleri. Bunların esasında kim olduklarını gayet iyi biliyoruz, öyle değil mi sevgili kardeşim!? Sağlıcakla kal, dua ve muhabbet ile...

AlperGe...

Alper Gencer!

sen ne güzel insansın...

.

bol keseden konuşan şahsı muhteremler
yazsınlar bakalım bir "cevapsız", görelim.

sanırım yine en iyi cevabı sen vermişsin
cevap verirken bile yüreğin burkulurken belki:

"anlatmak ahvalime-nasıl denilir?-
anlamak bir türlü uyruk olmamış
onla gelen sorular nasiptir bize
kardeşim, cevaplar nazil olmamış!"

.

bâki selâm...

bilmukabele

O senin kendi güzelliğin Fatih kardeşim, o senin kendi güzelliğin!
Allah cümlemizin yar ve yardımcısı olsun. Bu fetret günlerinde duaya
ihtiyacım var, haberin olsun! :) Allah'a emanet...

Necip Fazıl'a da söylediler.

"O ve ben" kitabında vardır . Şu an aklıma gelen ...Şiirlerine laf söylediler. Neticeye bir bak...
Gülüver geç git. Bir de duvara "Bu da geçer ya Hu" levhası as. Hayra karşı gitmeli...

Alper Gencer; şiir ve bilumum güzellikler..

Nefsimi elimde tutana yemin ederim ki,
Alper Gencer'i ve şiirini seviyorum. :)

Ne gerek var ki uzatmaya..
İşte şimdi bir Alper Gencer şiiri okumanın tam zamanı..
Buyurmaz mıydınız..? :)

peşrev

sabahları sabahlardan kıskanırım durmadan
korkar cünüp ölmekten köprü kuran mimarlar
tayı büyüten bahçe anne atı da besler
gün iner yıldızlardan yağmurluk bulutlara
gece döner geriye, sabahı kıskanırım
yıldızlar ki ölmüştür, ölümü kıskanırım
başlarım ömrümün her sabah yenisine
eskiyen gövdemi yanıma alırım da
her sabah tazelenen gövdemi bırakırım

nerenden ölürsen öl, omuzlarından ölme
bin şu ata sür uzağa, atından ölme sakın
merdivenler dayadın madem kısraktı canın
ihtiyar bir sakaysa olmayı arzuladığın
su testisi suyolunda kırılır deme sakın

ömrümce yük taşıdım birçoğunun ismi dert
o yükler iki omza bindikçe gebe kaldım
iki omuz bir yürek doğurunca anladım
anladım denildikçe ömre dönüşen sahra
önüme susuzluklar, karanlıklar önüme
anladım, anladım, anladım deme sakın

vesselam..

Yeminlenn Bozuşuruzzzzz:))

Adam güzel yazıyor; sinema kritiği ya da şiir! Okuyoruz yazdıklarını ve tebrik ediyoruz, tamam! Anladık! da: O yemin de neyin nesi oluyor??
Alper abi kusuruma bakmazsın inş. Arkadaşına burada tepki göstereceğim!

Alper'e show yapmana lüzum yok sayın AyşeEyyüpkoca! Hani seninki kadar büyük bir yemin edemeyeceğim ama Alper abiyi severim! Pek bi sönük kaldı değil mi bu ifade!

Şimdi bu yorumu neden yazdın, asıl sen show yapıyorsun diyen olabilir. Bu yeminin büyüklüğü rahatsız etti beni, sonundaki gülümseme de hafifletemedi...

Alper Gencer'i seviyoruz, güzel şiirler yazdığı sürece alkışlamaya devam edeceğiz, kötü yazarsa da yine seveceğiz, yalnızca: kötü yazmışsın diyeceğiz...

tuhaf, çirkin, marazlı..

şov mu? :)
nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, maraz var sizin kalplerinizde!
çirkin, usülsüz, ayıp!

yoruldum.

Sevgili Mahpeyker,

Yazdıklarına teşekkür ederim. Lakin Ayşe'ye haksızlık yapmış olmayasın? Beni savunduğu yahut benim tarafımdan ses verdiği için değil, sadece Alper Gencer şiirinin konuşulduğu bir yerde şiirimi ortaya koyarak: "işte konuşulan şiir bu!" demesini şov yapmak olarak yorumlamasak, kanımca daha kardeşçe bir tavır olur. Yazılanların hepsi tüylerimi bütünüyle ürpertici nitelikte. Yorumlar'da başlık olarak; neyi işaret ediyorsa olsun, adımın önüne "hazret" kelimesinin(ya da ardına k.s. konulmasının) bende yaratabileceği kırgınlığı neden kimsenin hesaba katmadığını bir türlü anlamış değilim.

Ayşe'yi tanırım. Şiirlerimi yakinen takip eden ve dünyayı algılayış biçiminde benimkini de barındıran güzel bir kardeşimiz. Benden özür dilemene gerek yok sevgili kardeşim. Lakin fikrimce bu kırgınlığı daha başka kırgınlıklara dönüştürmenin de anlamı yok. Ayşe kardeşim yemininde kendi anlamlarını açığa çıkarmakla beni haricinde bir ayna olarak tespit etmiş ve tutmuşsa (ki herkes için böyle biri ya da birileri vardır), bunda da mübalağa edilecek bir şey yok. Benim evliyalığa soyunduğum yahut metinler düzmekten gayrı başka bir şey yaptığım da yok. Benim hakkında yazılanları okudukça (tam bu noktada herkesin benle empati kurması gerekiyor ve bunu bir tehdit olarak algılamak bütünüyle yanlış olacaktır), Cemaatle herhangi bir paylaşımda bulunmam da zorlaşıyor. Zira nifağın bulunduğu yerde muhabbet, gazabın bulunduğu yerde hikmet bulunmaz. Hikmetin belini kıracak bir nefstir. Onun da üstesinden gelen AŞK! Burada, bu yazılanlara bakınca hangimiz Aşktan bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Hangimiz Aşk'ı konuşuyoruz Allah aşkına!? Bu modern algılayışla, aklımızı yüreğimizin önüne koyarak "neye hakkımız" olduğunu başkalarına ispat etmekle neyi idame ettiriyoruz ki? Bir mümin, kardeşinin Cehennem'de cayır cayır yanmasını isteyecek kadar ona niye nefret duyor, onu Ahiretle ne diye tehdit ediyor, anlayamıyor musunuz!?

Yoruldum. Bazı güzel kardeşlerim olmazsa burada bulunmamın hiçbir anlamı olmadığını aleni bir şekilde görüyorum. Yoruldum. Çok yoruldum kardeşlerim. Birileri çekip gitmeli. Dedim ya, gazap muhabbeti paramparça ederken, gazabın üstesinden gelecek hikmet için burada yer kalmamış.

"vahlul ukdeten min lisani ve yefkahu kavli" (taha)
"Allahım dilimi çöz de anlaşılayım!"

Dua, dua, dua ile...

Bu Son Olsun

İnatla söylediğim her şeyi bir başka tarafa çekmek üstüne üstlük bunu başkasına cevap olarak yazılmış bir yazıda yapmak bilmiyorum nereye sığıyor. Şahsıma söylenmiş onca "arkadaş" lafını bir kenara koyup biraz "empati" demek de ne oluyor?
Mümin kardeşlerimin(!) iftira edip, küçük düşürücü laflar söylemelerine nedense ne Alper Gencer'den ne de bir başkasından bir itiraz yükselmiyor.
Benim de yazdığım yazıya amiyane yorumlar gelmiş idi ve lakin sayın haksızlık karşısında cengaver kesilen editör bunun hakkında hiçbir yorum yapma ihtiyacı hissetmedi.
Sitenin "editörü" karşısındaki insanı alaya alacak laflar ettiğinde, iftira ettiğinde, haddini aştığında destur diyen olmuyor.

Mümin kişiyi ahiretle korkutmayacağım da neyle korkutacağım!
Olur da ben ne yapıyorum diyerek kendine gelen olur mu bakalım diye yazılmış bir cümle idi o. Ve lakin Allah korkusu iş hakaret etmeye, alaya almaya gelince insan kalbinden uçuyormuş. Mesele buraya gelmeden helallik istemiş idik biz. Yine isteriz.

Hiç merak etmeyesin Alper Gencer ne olur gitme diyen yorumlar hemen gelecektir.
Eh bize de evine dön dendiğine göre. Birbirlerini çokca seven ve çokca kıymet veren bir topluluk olarak siz kalabilirsiniz burada.
Allah ıslah etsin.

Bu da cemaat.com'a yazdığım son yazı olsun.
Eyvallah.
Evelallah.
Selametle.

Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim.

yanarım yanarım

Bütün yapman gereken, bozuk Türkçen için insanlardan özür dilemekti oysa.

Yahu arkadaş. Bu kadar mı zor Türkçe anlaşmak ya. "Evine dön" derken, sana "git" mi diyoruz be birader? Gidersen git, uğurlar olsun; ama bari bizi töhmet altında bırakma. Allah Allah yahu.

Hz. Alper Gencer (k.s)*

Bir yazıya yapılan yorumlar "dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" derecesinde, bu kadar alakasız boyutlara nasıl vardırılır görmüş olduk... Alper Gencer bir sinema eleştirisi yazdı. Oradan bir anda şiirine ve poetikasına geçildi Alper Gencer'in. Bu tabii ehven-i şer olanı.

Yorumlarda gelinen nokta tam anlamıyla facia. Alper Gencer için de bir imtihan yazılanlar zannımca.. Alper Gencer'in şiirini beğenenler de olabilir, beğenmeyenler de. Ben de beğenmiyorum genel anlamda - şahsım adına- Alper Gencer'in şiirlerini. Ama bu onu yerden yere vurmamı gerektirmez. Beğenen arkadaşlardan bazılarının da kendisini göklere çıkarmasını gerektirmediği gibi..!! Yapılan eleştirilerde ve özellikle övgülerde akılların başlara devşirilmesi gerekir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), övgüde aşırıya kaçıldığı durumlarda "Kardeşinizin boynunu kırdınız" şeklinde sahabe-i kiram'a ihtarda bulunur, aşırı övgüden kaçınılmasını salıklardı. Bazı dostlar ise Alper Gencer'i biraz daha zorlasaymışlar, evliya makamına yükselteceklermiş.. Alper Gencer, her ne kadar kişiliği oturmuş, aklı başında bir dostumuz/kardeşimiz/abimiz/şairimiz olsa da, onun da bir nefsi var beyler/bayanlar... Haa, övülmesin mi Alper Gencer? Övülsün ama abartılmasın.. Ya da hakkı olduğu ölçüde övülsün. Şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki, abartıda aşırıyıa kaçan dostlar Alper Gencer'e, eleştiride dozajı kaçıranlardan daha fazla zarar veriyorlar.

Eleştiri meselesine gelince. Menfi düşünceler izhar edilirken de, uygun bir dille, kişinin kendini geliştirmesine katkıda bulunacak şekilde düşünceleri izhar etmek ve eksikleri bu çizgi üzerinde ortaya koymak gerekir. İfrat ve tefrit ağına düşmemek gerekir böyle durumlarda...

Son söz olarak, Alper Gencer'e meslek hayatında ve edebiyat çalışmalarında başarılar dilerim..

Selam ve muhabbetle..

* Alper Gencer'den özür dilerim. Başlığı, ismin önüne hz. ve sonuna da (kuddise sirruhu) koyarak -ki bu tabir genelde evliyaullah için kullanılır bilindiği üzere- o şekilde atmamın sebebi, bazı övgülerdeki abartıydı.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,/Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden. Yahya Kemal Beyatlı

Edeb Ya Hu!

Alper Gencer'in ne çok ve ne denli "terbiyesiz" seveni varmış gördük
Denlilik size kalmadı efendiler!
Demek ki Alper Gencer'in şiirini sevmemek gibi bir lüksümüz yokmuş cemaat.com'da bunu da öğrendik.
Demek ki "kardeş" olmanın yolu Alper Gencer'e "ah canım nasıl seviyorum seni" demekten geçiyormuş.
Kutsalınıza mı sövdük efendiler? Nedir bu Alper Gencer'in etrafına örmeye çalıştığınız terbiye eksikliğinden yapılma duvar?
Ne densizliğimiz kaldı, ne aşağılık cümlelerimiz, ne liberalliğimiz, ne çekememezliğimiz.
Vallahi sadece bir okur olarak sevmedim Alper Gencer'in şiirini. Ne tanırım kendisini ne de bundan önce herhangi bir platformda bir hukukumuz oldu. Hiç merak etmeyiniz aklınızdan geçen hiçbir güruha ait değilim. Aslına bakarsanız kimi kastettiğiniz konusunda bir fikrim bile yok. Alper Gencer'in şiirini sevmiyorum efendiler o kadar.
Alper Gencer'in şiirinin sevilmemesi neden bu kadar zora gidiyor anlamış değilim. Neden bu denli edeb yoksunu yorumlar yapılıyor anlamış değilim.
Burası cemaat.com efendiler. Bir gün olmazsa ertesi gün Allah'ın kelamı geçiyor sayfalarından. Allah'tan korkun yazarken.
Haksa mesele hakkımı haddini aşan kimseye helal etmiyorum efendiler. Ola ki haddinizin bildirileceği kutlu gün aklınız başınıza gelir!

Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim.

sağ yap gel, topla biraz

Edip Ozan. Bak gene yapıyorsun aynı şeyi be kardeş. "Şiirini sevmiyorum" demedin. "Şiir yazmasın" dedin. "Herkesin her şeyi yapmaya hakkı vardır" dedin, "liberal misin" diye sorduk. Efendi efendi yorum yaptık, haddi aşmaya, çizgiyi geçmeye devam ediyorsun. Belden aşağı çalışma güzel kardeş. Bu uslubun kimseye faydası yok. Şimdi, herkes, bir ucundan bu tartışmaya katılacak ve iş büyüyecek gene.

Edip Ozan. Seni hiç bir gruba falan filan dahil etmiyor kimse. Sadece, evet, yaptığın yakışıksız yoruma tepki gösteriyorlar. Bu tepkiyi de, evet, biraz abartılı gösteriyorlar. Sana düşen, sadece, ama sadece özür dileyip meseleyi kapatmakken, son yorumunla iyice kaşıyorsun durumu.

İnsanları ahiretle korkutmak da nesi?

Edip Ozan.

Güzel Türkçemiz, büyük Türkçemiz, herkes nasipdar olsun diye konuşulan, yazılan bir dildir. Sen Türkçe yazdın, ben ve diğerleri de Türkçe cevap verdi. Ama sen, genelleyip işi büyütmeye çalışıyorsun.

Evine dön. Biz seni seviyoruz. Cemaattekiler, birbirlerini sever zira.

Israrla ve yeniden: Selam ve dua.

İyi öykü yazdığımı

İyi öykü yazdığımı söylüyorlardı, ve iyi şiir yazamadığımı. Şimdi iyi şiir yazdığımı söylüyorlar. Da abi kaç yıldır yazıyoruz, çiziyoruz, daha yeni yeni elimiz pişmeye başladı, bir Allahın kulu da çıkıp "yürü be koçum. Sende cevher var, şu var." demedi. Adlarını zikretmeyeyim, belki ileride akraba oluruz , gönderdiğim bazı dergilerde bir başkalarına dedikleri gibi "şiirleriniz poetikamıza uymuyor (yiyeyim politika pardon poetikalarını) ama güzel" deyip durdular. (Bu yüzden şiir üzerine çok durmadım)

Bir Allahın kulu da çıkıp süpermen gibi teşvik etmedi. Teşviki bırakın, şiir yazdırmamak için yırtabilecekleri neleri varsa yırtanlar oldu. "Sende yenetek var, ama şu yanlış, şu eksik, şu fazla" vs diyen bir insanoğlu peyda olmadı. Varsa yoksa taarruz.

Neden genç potansiyellere hep arka mahallenin çocukları gibi baktı dinazorlar? Kendileri saray bahçesinden mi girmişti edebiyata?

İngiliz edebiyatında bir John Keats olayı var; 26 yaşında kardeşinden kaptığı tiberkülozla öldü. En iyi şiirlerini verdiğinde, öksürürken kan tükürüyordu. Fakirin fakiriydi. Eczacı çırağıydı. Kimse, hiç bir şiir lordu tiye almamıştı, ölümüne kadar o enfes şiirler yazarken. "Sen eczane çıraklığına geri dön; iyi şiir yazamıyorsun!" demişlerdi. Bir kıza sevdalanmışta o yüzden böyle üst-şiirler yazdığını söylediler o öldükten sonra. Sevdiği yavuklusu da tiye almamış Keats'i. Gariban diye. Ölümünden sonra kadın İngiliz edebiyatı tarihine geçti sırf Keats'den dolayı.

Keats asil ve aristokrat bir çevreden gelmediği için dinazorlar burnunu kıvırmış, dudaklarını bükmüş şiirlerine. Fakir bir adamdan, eğitimsiz bir adamdan böyle şiirler beklememişler.

Ölümünden sonra Lord Tennyson ve Shelley şiirlerinin kritiğini yapıyorlarda Keats yavaş yavaş dinazorların gözüne girmeye başlıyor. Öldükten sonra neye yarar? Şairi hakkının verilmesini istemez mi ?

Hala böyle dinazorlar yok mu?

Sonra gençliklerinde iyi yazamayıp, o yaşlarda kendilerinden daha iyi yazanları bulduklarında kıskançlıktan kafayı, orayı , burayı yiyip önlerini tıkamak için ellerinden geleni yapanlara, hele bir de poetika diye kopyaların kopyası vıcık bir şey uydurup bir derginin editörlüğüne gelmiş ve yeni neslin önünü tıkamışsa bu hıyarlara ne demeli? Sonra şiir öldü derler.

Şairler şiir yazmak için halktan izin mi alacak?

"There is no good or bad; its just a thought that makes things good or bad!"
-İyi yada kötü yoktur; şeyleri iyi veya kötü yapan düşüncedir.-
William Shakespeare

diretmek

edebiyat dergilerini ilk karıştırdığım zaman, okuduğum şiirleri yalnızca garipsiyordum. hatta bu şiirleri kendi adıma müptezel kılıyor, onlardan ne yapsam da bir şey anlayamıyordum. yaklaşık 10 sene evveline tekabül eden bu tavrımın, dergi karıştırdıkça ve bu şiirlerin üzerine gittikçe değiştiğini/dönüştüğünü gördüm. ne zaman ki yazdıklarımın bu dergilerdeki şiirler kadar iyi olduğunu düşündüm; o vakit varlık dergisini seçtim şiirimi göndermek için. ve şiirimi gönderir göndermez yayımlandı. bu metamorfoz dönemim tamı tamına 5 senemi aldı sevgili kardeşim. 5 sene evvel de kötü şiirler yazmadığımı ama yazdığım şiirlerin modern şiir içinde yer bulamıyor olmasının onunla rabıtamın zayıf oluşundan kaynaklandığına kandım.

ben diyorum ki sevgili Mustafa, birinin bizim elimizden tutmasını beklemektense, imkanlar doğrultusunda yeteri dirayeti gerçekleştirmemiz lazım. şiirin benim için çok kıymetli bir anlamı olmalıydı ki, çocukluğumdan beri okuduğum halk ve divan edebiyatı ürünlerini geçip çağdaş türk şiiri adını verdiğimiz şiire ilhak olmak için fazlasıyla okudum. yazmak hususunda acele etmeksizin okudum. hal böyle olunca bir karşılık edindim bu dünyadan ve bundan sonrası için de sürekli okumam gerektiğini ve şiirimin her vakit türlü evrilmelere açık olması gerektiğini çok iyi biliyorum.

yazdıkların çok güzel, çok değerli. lakin yaşadığım şu genç ömrümde nerede bir tamamlanmamışlık gördüysem/hissettiysem onu hep kendimden bildim. ve o yarım kalmışlığı tamamlamak için hep tek başımaydım. senin de yazdıklarına gelen cevapların bu anlamda evvela senin hanende değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. mesela, en basitinden elinden tutacak kişiyi bulman için bile ayrı bir miad gerekiyor, öyle değil mi? Ben de senin gibi ingilizce bir alıntıyla bitireyim istersen yazdıklarımı:

"Supreme vice is shallowness! Whatever ise realised; is right!" Oscar Wilde

çalışmalarında başarılar diliyorum. Allah yar ve yardımcın olsun. Muhabbet ile...

Genç insan neden keşfedilmeyi bekliyor ki?

Abilerin elimizden tutmasını beklemek dediniz ya aklıma yaptığım bir söyleşi geldi. Yıllar evvel Ali Bayram ile samimi bir söyleşi yapmıştık Okuntu* dergisi üzerine. Okuntu ismini de Ali Görkem Userin önermiş bunu da o zaman öğrenmiştim. Söyleşiden bir bölüm;

"Genç İnsan Neden Keşfedilmeyi Bekliyor ki?"

"Şöyle söyleyeyim, 7-8 senedir hemen hemen bütün edebiyat dergilerini takip ediyoruz. Ağabeylerimizin lafı döndürüp dolaştırıp “gençlere yol açıyoruz; genç şair, eleştirmen yetiştiriyoruz” masalına getirmesinden gına geldi bize. Yaşıtlarımızın şiirim, yazım yayınlansın diye ceket iliklemesinden, her önüne çıkanın peşine düşmesinden, “genciz, iyi şiir, yazı yazarız” anahtarıyla paslı kilitleri zorlayıp durmasından bıktık. Genç insan, neden keşfedilmeyi bekliyor ki! Bugün, pop star olmak için kılıktan kılığa giren, elemeler için otellerin önünde sabahlayan adamlardan ne farkı var genç edebiyatçının? Merkezdeki dergilerin arka bahçesinde ellerinde şiirleriyle, yazılarıyla oynaşan, “aaa bak ağabeyim bana pencereden el salladı” diye havalara giren bir kuşak. Okuntu’yu bu kof hayranlığa bulaşmamak için çıkardık. Ağabeylerimize “Şaban pabucu yarım, çık dışarı oynayalım” diyebilmek için çıkardık. Bu tavrımızı sürdürmeye çalıştık ama gördük ki İsmet Özel’in dediği gibi Türkiye’de gençler yok, çünkü bu ülkede ihtiyar kalmamış. Gençler zirzopluk da yapamıyor, bunu yapan yaşlılar var çünkü. Anladık ki, “genciz genciz” diye ortalıkta dolaşan insanlar mızmızlanmaktan başka bir şey bilmiyor. Dolayısıyla Okuntu’nun Ali Bayram ve Alişan Demirci’den başka bir varlık gerekçesi yoktu. On sayı boyunca da hep “keşke biraz paramız olsaydı” dedik."

*Ahmet Özalp'in 94-95 yıllarında Yeni Şafak'ta köşesinde kullandığı isimlerden birisidir Okuntu ve Anadolu'da düğün davetiyesi demektir.

Not: Buradan böyle güzel bir söyleşiyi beni kırmadan yaptığı için Ali Bayram'a -geçmiş güzel günleri anarak- yeniden teşekkür ediyorum.

Genç Dediğin Beklemez

Sevgili Fatih,

Okuntu'nun ismi vesilesiyle gönderdiğin selamı aldım kabul ettim. Aleykümselam diyorum sana.

Okuntu oluşumu bir yana, genç yazarın bir şeyleri beklemesi konusunda şunları söylemeliyim: Genç insan beklemez, beklememeli. Beklemek her ne kadar bir fiil ve eylem gibi görünse de, bir aktif olma halinin değil pasifliğin göstergesidir. Ve genç adama pasiflik yakışmaz. Genç adam da pasif olacaksa, kim hareket edecek, devinime geçecek? Ali de yanıtında biraz artistlik yaparak konuyu dağıtmış olsa da, bu pasifliğe karşı çıkmıştır.

AGU

Alper kardeşten özürümdür

Sanırım insan olmak şair olmaktan öncelikli bir durum ki bu tartışmada bunu gördük, A.Gencerin şiirlerini sevmek yada sevmemek bir yerde önemini yitiriyor, insan olarak kendisini bu derece sevdirmiş olması önem kazanıyor. Ben şimdiye kadar kendisi hakkında yazdığım yorumlardan dolayı kırdıysam özür diliyorum. Çünkü görüyorum ki, bazı kardeşlerimiz eleştiriyi hakaret olarak algılamaya müsait, bazıları ise eleştirmeyi can acıtmak için kullanıyor. Ben Gencerin şiiirini beğenmiyorsam, bunu ne şiir bilgime güvenerek yapıyorum ne de bir art niyetle, tamamen şiir den aldığım hazla şairin kimliğine bakmadan yapıyorum, mesela Tenekeci şiirinin ikinci safhasında içim içimi yerdi daha ne kadar methederim bu şiiri diye şimdi ise kalıp halinde seri üretim şiirlerini beğenmiyor, kendimi frenlemeye çalışıyorum. Yani mevzu bahis şair değil şiirdir! İnsanın hayatında hiç görmediği birisine nasıl bir garezi olabilir yahu. Kendisinin üzerine çok gelindiğini görüyor ve bunun bir parçası olmak istemiyorum, hakkını helal etsin. Ben maraşlıyım, şiirin delikanlı muhabbetlerinin merkezi olduğu bir zamanda yetiştim, belki de bu alışanlıkla teklifsiz tekamülsüz konuşuyorum. Kabul ola, af ola....

yavuz kardeşime

sevgili yavuz kardeşim,

daha ilk günden beri şiirimle ilgili yazmış olduğun menfi eleştirilere hiç içerlemediğimi bilmeni isterim. inan bana, şiirimle ilgili "şurası olmamış, bu yüzden" demiş olsaydın sana hemen katılacak yahu poetikam gereği karşı çıkacaktım. ve biz alper gencer şiirini, yani her ikimiz de, tartışmaktan müthiş keyif alacaktık. lakin direk şiirin kötü olduğunu, kötü bir şair olduğumu, vasatın altında şiirler yazdığımı, dergilerde şiir yayımlatmamı ilişkilerime yorunca o bahis kapanıverdi birden. şimdi böyle bir satıhta sana yazabilirim. mesela ilk şiirimi, kafi bir olgunlaşma döneminde, daha hiç kimseyi tanımıyorken Varlık dergisinde yayımlattığımı ve dergilere şiir gönderme hususunda hala deli gibi çekimser olduğumu, etrafta bu kadar şiirimin gözükmesinin dergilerden kaynaklı bir istek doğrultusunda gerçekleştiğini, derkenar ve dergah gibi sağ dergilerin yanında varlık, yasakmeyve, hayal vb. dergilerde de şiir yayımlattığımı ve inan bana sevgili kardeşim bütün bunların hiçbir şekilde hiçbir ilişkiye müteallik yayımlanmadığını bilmeni isterim. bir ilişki minvalinde şiir yayımlatmak istediğim bir vakit oldu. o da "köpeklerle tenyaların buluşması" adlı 7 bölümden oluşan uzun bir şiirime format aramak istediğim zaman gerçekleşti. Mustafa Kutlu, şiiri çok beğendiğini ve 7 ayrı bölümde dergah'ta basacağını söyleyince, ben de 7 bölümü de aynı anda yayımlatmak mümkün olabilir mi diye kitaplık ile temasa geçtim. orası da şiirin 4 bölümünüayrı ayrı yayımlayabileceğini ve geçtiğimiz eylül sayısı itibarı ile yayımlamaya başlayacağını ifade etti. bak işte, eğer bu denli hevesli bir adam olsaydım, kitaplık gibi edebiyat çevrelerince de önemsenen bu derginin teklifini kabul ederdim. lakin Mustafa Kutlu, benim bu alemde en değer verdiğim kişi olduğundan bunda bir ikiliğe dahi düşmedim, şiiri dergaha verdim. yavaş yavaş yayımlanacak. kitaplık'a ise, yayımlamak isterlerse eğer bir başka şiirimi verdim.

lafı uzatmayayım. senin benim şiirimi sevmene gerek yok kardeş olmamız için. ondan hiç haz etmeyebilirsin, bu çok normal. birçok büyük şairin birçok şiirinden ben de haz etmeyebiliyorum mesela. ama bunu ifade etmek hususunda gördüğün gibi şu şairin şu şiiri diye işaret etmeyi yeğlemiyorum. zira bunu söyler söylemez, ardından bu söylemimi kendi adıma mesnetli kılmak bir otomatiğe sahibim. :)

hakkım sana ve buradaki herkese(ne yazarlarsa yazsınlar) helaldir. böyle bir üslubla iletişimimize zail gelmeyeceğini sanıyorum. daha evvel de bir çok yerde yazdığım gibi; ben sabrı kullanmayı, bıçak kullanmaktan daha maharetli bulurum. kardeşlerimle iç içe, kardeş kardeşe yaşamanın bir çıkar yolu olarak görürüm bunu. böylesi güzel bir tavırla, birbirimizden istifade edebilmemiz çok mümkün gözüküyor. sabahın ilk saatlerine senin o güzel yüzünle başlamak beni ne denli mutlu etti, bilemezsin. Allah'a emanet olmanı diliyorum. Dua ve muhabbet ile...

Cılkı Çıkan

Arkadaşlar, kimse kusura bakmasın ama bu yazıya giren yorumların cılkı çıkmış artık. Aslında dünden çıkmıştı. Lâkin yaa sabır çekip görmezden geldik. Ama akşamki yorumların maşallahı var yani. Kaygan ve cıvık bir hal almış her şey. Sonuçta salya sümük ortalık.

Kızılacak bir şey varsa kızılır, takdir edilecek bir şey varsa takdir edilir elbet. Ancak bunun yolu bu cılkı çıkmışlık değildir.

Lütfen bir son verin artık şu muhabbete...

AGU

teşekkür ederim kardeşim

Kardeşim Alper;

Kendimi mahcup hissettiğimi bilmelisin, kişisel ilişkilerden kastım " torpil" mevzu değil, senin sevilen bir insan olmandır, dolayısıyla şiirinin de karakterinin de müdafilerinin bu kadar çok olması beni daha dikkatli düşünmeye itti, keza dergah gibi bir yerde şiir yayınlatmak kişisel ilişkilerden daha fazlasını gerektirir. Olaya benim kadar dışarıdan bakınca işin iç yüzünü bilememek doğaldır, dışarıdan çok sayıda dergide şiir yayımlamak insan başka şeyler düşündürüyor fakat senin güzel izahatin mahcubiyetimi ikiye katladı. İnşallah cemaatte yayınlayacağın başka şiirlerin için daha somut kritikler yapmayı şimdi daha çok istiyorum sıradan bir okur olarak. Emin ol Alper kardeş senin geleceğe kalacak bir şair olman beni tahmin ettiğinden çok daha fazla mutlu eder. Biz hepimiz aynı mahallenin çocuklarıyız, hele ki şiirde karşı mahallenin çocuklarına attığımız her gol çocuk gibi sevindiriyor beni. Anlayışın, hoşgörün ve samimiyetin için teşekkür ederim.