
Asma bahçeleri varmış dedemin. Sakalları uzunmuş ve köstekli saatine yarım saatte bir bakar dururmuş, zamana verdiği kıymet nispetinde bereket bulurmuş.
Annem anlatamayacak kadar ağlamaklı, babam delirecek kadar öfkeli oluyor söz dedeme değince. Dedemin suçunu bilmiyorum ama annemin sükutuna aşinayım, babamın öfkesine. Babam kadar öfkelisini az gördü gözlerim. Annemin saçlarını hiç örmediginden mi yoksa sürmeli gözlerini hiç görmediğinden mi bilinmez, yabancıyım babama. Armut dibini biraz şaşmış sanırım. Üstelik hayallerime ambargolar koyarken dedemden söz ettirmeyerek, yakın bile sayılırım.
Babam yokken evde ve annem o tanıdık elleriyle alüminyum tepsilerde pirinç ayıklarken soruyorum cesaretimin düğmelerini ilikleyip:
-dedemin asma bahçelerini anlatsana anne.
Söz dedeme gelince bir tuhaf oluyor annemin gözleri. İki çukura gömülmüş mavi bir dolunayken bulutlanıyor, gece ağrısına dönüyor ve pirinçler suya değmeden anneme değiyor.
Yol tükenmiyor, cama dayayamadığım başım annemin asma anlatısı içine ve iki mavi dolunayın bulutlanmış şehrine doğru düşüyor.
Geçen yıl vefat eden anneannemden sonra iyice çökmüs dedem. Baş edemiyormuş artık üzüm bağlarıyla, satacakmış. Tıngır mıngır ilerliyor yol. Olmaz diyorum, satılır mı asma bağları hiç. Bir kez bile koşamamışken bir ucundan diğerine, tanelerini avucumdan taşıra taşıra olukta yıkayamamışken, üstelik sakallarına makas attığım için “edepsiz seni” diye tatlı sert azar işitmemişken henüz, olacak şey değil diye direniyorum. Hiçbir yolcuyu rahatsız etmiyor düşüncelerim. Kalemimde pişip kokusu da dağılmayınca etrafa, muavin gelip “şu üzüm pekmezi kokan düşünceyi keser misiniz lütfen” diye uyarmıyor.
Babam öfkesinden zakkumlar ekmiştir annemin gökyüzüne şimdi. Ama gitmekten başka hiçbir fiilin çekimlenemedigi anlar vardır hayatta. Bu da öyle anlardan biriydi ve bütün çekim eklerim o fiile düğümlenmişti. Dedemin asma bahçelerine dalmadan geçen bir çocuklugu razı edemezdim kalmaya. Ki yol bitsin ve dedemin kadayıf sakallarına merhaba desin hiç de çocuklarinki kadar küçük olmayan avuçlarım.
“Bu da sana anlatacağım son öyküm baba, ister anla ister anlama. Şaraba dönüşebilir olması üzümün suçu değil sonuçta. Sonrası içinse bir çaren yok ve olmayacak, çünkü ben bir öfkeyle sükutun doğurduğu çocugum. Dedeme hasret yanım sana kızgın , asma bahçelerini hayal edemeyen çocuklugum öfkenden alacaklı. Dedemin suçu nedir bilmiyorum. Annemin kader çetelesine düşen suslar kadar annemin de oğluyum ama ben. Senin öfkenin yakıcılığında merhameti, annemin cılız savunmalarında karşi çikmayi ögrenmis, biraz küs biraz şimarık ve nihayet çocukluguna üzüm toplamaya giderken bütün kinleri ve korkuları yüreğinden sınır dışı etmiş bir çocugum. Bunu umursa baba. Ben umursuyorum çünkü.”
Yazdığım mektuba bir acı tellalı gibi dokundu annem. Ama verecek biliyorum.
Karşiladığım şehrin ışıkları geride bıraktığım şehrin karanlığını emiyor gülerek, şehir de memnun, hem ne yazar olmasa… zamanı mekana pay eden yanımızı seviyorum. Annemin elleri pirinç ayıklıyor değildir şimdi. İnerken otogarda bir valiz sahibi olmamanın hafifliğiyle içeceğim ilk çayi kasaba kahvesinde. Şu köşedeki adam köstekli saatine bakıyor. Yoksa…
Son yorumlar
2 sa. 11 dk. önce
5 sa. 37 dk. önce
7 sa. 41 dk. önce
9 sa. 9 dk. önce
10 sa. 19 dk. önce
11 sa. 17 dk. önce
13 sa. 27 dk. önce
13 sa. 35 dk. önce
1 gün 29 dk. önce
23 sa. 47 dk. önce