Şehirler bir kimliktir. Aynadır toplumun kalbine, aklına. Kendini yapana, inşa edene itaat eder. İnsanların düşüncelerini, günahlarını, hırslarını, tasavvurlarını ifşa eder. İnsanlara yabancılaşmazlar. Geleceği birlikte inşa ederler. Onlarla beraber ağlar, beraber gülerler. Eviyle, mabediyle, sokağıyla, caddesiyle, meydanıyla bir ruhun gösterisidir. İçindeki insanları tanımak için dışında imgeler sana yol göstericidir.
Bir gün şehirde yaşayanlardan bazıları devam eden süreci olumsuz görürler. Dışardan gelmiştir veya şehrin bağrından çıkmıştır. Şehrin bağrından çıkanlar yeniden inşa etmeye, bozulan yanlarını düzeltmeye ve geliştirmeye çalışırlar. Yaşadıkları imkanları, zorlukları, çıkmazları iyi bildikleri için neyi, niçin değiştirmek gerektiğini iyi bilirler. Aynı acıyı hissediyor, ızdırapları paylaşırlar. Muhammed yaşadığı şehre dışardan gelmedi. Musa insanlarına yabancı değildi. İsa gökten inmedi.
Şehrin dışından gelenler yok etmeğe, bozmaya ve sömürmeye çalışırlar. Şehri değiştirmek isterler. Şehrin kimliğini kabul etmezler. Barış ve dirlik adına gelirler ama giderken arkalarından bıraktıkları kaos içinde, yıkılmış ve acılara gark edilmiş insanlardır. Kan dökerler, namusa kast ederler. Doğuda Moğollar, Çinliler batıda bazı Avrupa milletleri değiştirmek istedikleri şehirleri yok etmeyi seçmişlerdir. Bağdat ve Endülüs bu noktada en önemli örneklerdir. Moğollar Bağdat’a geldiklerinde insanlar başta olmak üzere tüm kültür ve düşünce mirasını tahrip ettiler. Avrupa’da bazı batılı milletler Endülüs’ün medeniyet izini taşıyan her şeyi yok etmeye çabaladılar. Elde edilen yerlerdeki mirasıda sahiplenerek, koruyarak devam ettirme çabasına girmediler. Batılı düşünce sahipleri ilginçtir kendi ülkelerindeki geleneksel değerleri folklorik düzeyde de olsa korumayı tercih ederken hakimiyeti altına almak istedikleri şehirleri tahrip etmekten geri durmamışlardır.
İslam düşünce ve kültür mirası ise bir yandan kendi şehrini inşa ederken, bir yandan da mevcut şehirlerdeki mirası korumayı görev bilmiştir. Kurucudur, yıkıcı değil, düzenleyicidir kaotik değil. Mekke, Medine, Bağdat, İsfahan, Endülüs gibi bir çok şehir İslam’ın kurucu kimliğinin ibrazıdır. Başka medeniyetlerin tasavvuruyla yoğrulmuş şehirleri ele geçirdiğinde onları yok etmeyi, yıkmayı düşünmedi. Kendi kurucu kimlik örtüsünü onların üzerine de geçirerek varlıklarını korudu.
Oysa şimdi yaşadığımız şehirlere yabancılaştık. Bedenen bu şehirdeydik, burada yiyip içiyorduk, paylaşıyorduk. Ancak kiminin aklı Moskova’da, kiminin Paris’te, kiminin Tahran’da, kiminin Taşkent’te. Buralı olamadık. Bu şehre ait olamadık. Dışarıda yaşadık, burada öldük. Gitmek istedik hep. Belli bir süre için buradaydık. Yakında gidecektik. O şehirler bizi bekliyordu. Gidenler oldu, dönemediler. O şehirler onları kabul etmedi. Hayal kırıklarına uğradılar. Şehre döndüklerinde tanınmadılar. Şehre küstüler.
Yeni bir şehir kurma vaktidir. Yeni bir şehir için yeni bir insan yaratma zamanıdır. İnsan yaratıldığında yeni şehir yaratılmaya başlanmış demektir. Allah insana kendi ruhundan üfledi. İnsan da kendi ruhundan yeni bir şehir yaratacaktır. Yaşadığın ve yarattığın her şehir kutsaldır. Sadece Mekke, Medine ve Kudüs değil. Kur’an-ı Kerim’de Beled suresinde şöyle buyuruluyor: “Bu beldeye yemin olsun ki. Senin yaşadığın bu beldeye.” Bu şehir, bu belde neresi? Beyt-i Haram’da bulunan Kâbe’den dolayı buraya atfedildiği şeklinde genelde yorumlanır. Halbuki buradaki şehirden maksat bir köy, kasaba, ilçe, il, ülkede olabilir. Burada bir belde şuuru oluşturulmaya çalışılıyor. Bir yere ayak basarak düşünce oluşturacaksın. İçinde yaşadığın beldenin çocuğu olacaksın. Yaşadığınız topluma- beldeye yabancılaşmayacaksın. Şairin dediği gibi “Bastığın yerleri toprak diyerek, geçme, tanı.”
Bu ayeti nerede okuyorsanız Allah oraya yemin ediyor demektir. Nerede oturuyorsanız oraya tekabül ediyor demektir. Nerede iseniz orasıdır, sizin yeriniz. O sana karşı sen ona karşı sorumlusun; O şehri imar ile, diriltmek ile, yaratmak ile…”1
Bir şehir yaratmalısın ruhundan. Bir zamanlar Bağdat’ı, İstanbul’u, Saraybosna’yı, Kudüs’ü, Mekke’yi, Medine’yi, İsfahan’ı, Konya’yı, Diyarbakır’ı, Şam’ı yarattığın gibi. Adı aynı olabilir ama yeni bir şehir olmalı. Yeni bir İstanbul olmalı. Yeni bir Şam, Kudüs, Kabil. Üflediğin ruh dalga dalga, cadde cadde, sokak sokak, ev ev yayılmalı. Derinden üflemelisin. İçten yalın. Karşında durduğun şehirden şikâyet etme hakkın yok. Bu şehir senindir. Senin eserindir. İçinde yaşıyorsan senin de izleri taşıyor demektir.
Dile gelmektedir şehir. İstanbul dile gelsin, Kahire, İsfahan, Bağdat, Londra, New York dile gelsin. Yaşadığın, nefes aldığın, dertlendiğin, paylaştığın, sokaklarını adımladığın şehre kulak ver. Dile gelmektedir şehir, sana haykırmaktadır. Ona kulaklarını kapatma, gözünü ondan çevirme, yüzünü ve yönünü döndürme.
*Sezai Karakoç
1-İhsan Eliaçık ile röportaj- Değirmen Dergisi 10. sayı
Yorumlar
ruh, şehir, İstanbul
Per, 19/07/2007 - 00:02 — Fatma Nihan YıldızVeya ruhu olan bir şehirden ruh kapmak...
İstanbul'dan mesela...
İstanbul'da bulmak hakikati,
İstanbul'da anlamak şehirlerin bir ruhu olduğunu,
ve almak istersen vereceği çok şey olduğunu...
Ellerinize sağlık, zevkle okuduğum ve beni çok etkileyen bir yazıydı.
Teşekkürler.
Şehir ve İnsan
Per, 19/07/2007 - 19:44 — Hamit AkçayŞehir , Medeniyet ve insan ilişkisi üzerine asırlardır bir şeyler söyleniyor / yazılıyor. Platon nun "Devlet" i bir şehirdir ve filozof eserinde devletle birlikte insanı inşaa eder.Ahmet Hamdi Tanpınar "Beş şehir" adlı eserinde Türkiye özelinde karekteristik olduğunu düşündüğü beş şehirden yola çıkarak medeniyet şehir ve insan analizleri yapar.Sezai karakoç evleri balkonsuz yapan mimarların alnından koşa koşa öpmeye gider.
Örnekleri çoğaltmak mümkün.Nihayetinde insanın ürettiği her hangi bir şey gibi nesne den yola çıkarak onu inşa eden kişi hakkında anlamlı/isabetli sözler söylenebilir. Ancak şehrin insanı şekillendirrebilme etkisi elbette mahut olacaktır.Öyle olmasa idi şehirlerin yaratıcı bir vasfını olması ve beka vasfı ile vasıflanması icap ederdi.Hakikat şu ki insan bir şey inşaa eder ve inşaa ettiği şeyler insana tesir eder(televizyon gibi).Fakat nesneler herhangi bir şey inşaa edemezler(şehirler dahil).
Rüstem beyin yazısında çelişik ve yanlış bulduğum husus şehirleri dışarıdan gelenlerin ifsad ettiği yolundaki savıdır.Çelişik olmasının nedeni önce genelleme yaparak dışarıdan gelenlerin tamamını müfsid ilan etmesi sonra müslümanları istisna kabul etmesidir. (malum istisnalar çoğalınca kaide olur).Bu görüşün yanlış olmasının sebebi ise bunun tarihsel olarak doğrulanaması bilakis görüşün zıddına dışarıdan gelen pek çoklarının bugün harika diye tesmiye edeceğimiz şehirlere katkı sağlamış olmaları nedeni iledir.Bu bağlamda sadece Erzuruma göz gezdirmek bile yeterlidir.İstilacı vasfı ile bilinen Moğollar /İlhanlılar Erzurumda medeniyetin şahikası kabul edilebilecek onlarca istisnai yapı inşaa etmiş ve şehrin bugün hayranlık duyduğum nev-i şahsına münhasır tabiatına katkı sağlamışlardır.İlhanlılar döneminde inşaa edilen Çifte Minare ve Yakutiye medreseleri benzersiz taş işçiliği sanatı ile bezenmiş nurlu yapılardır.Örnekler Erzurum özelinde yahut daha genel olarak çoğaltılabilir.Ez cümle yabancıların daima şehri ifsad edeceği yahut yerlilerin şehirleri mamur edeceği şeklindeki bir görüşe katılmak mümkün değildir.Bizim bildiğimiz ve diyeceğimiz budur ; yazar bu konuda yanılmıştır. Meğerki başka bir anlatmaya murat etmiş ola.
"Havada uçan kuşa yolun ne hayrı var
Kendine hayrı olmayanın ele ne hayrı var "