Yaklaşan

yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır
hatta belki utah jazzın oyun kurucusu kimdi diye sorarak
inceden puştluk yapıp, türbanla denize girerek beş yıldızlı mekanlarda
halkların ensestliğine, ensesi kalınlığına törenlerde şapka takanların
siyasi şiire, kara öykülere, allahsız baladlara selam eder
gözlerinden öperim eskiden böyle miydi diyenlerin

eskiden böyle değildi, padişah efendimiz vardı başımızda
ulufe dağıtır, ferman çıkarır, biraderini boğdurturdu kulelerde
ne güzeldi rum kadınların şuh edalı şarkıları, ne güzeldi tacettin dergahı
eskimiş bir paltoya istiklal, ne de güzel yakışırdı

ya istiklal ya ölüm zaten aga
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil
mümkün değil kredi oranlarında indirim yapmamız
promosyonsuz alışveriş imkansız, onlar da gelmeyiversinler cafelere
hem zaten oralarda ne varsa artık televizyonlarda da var
görülmesi gereken ne varsa vallaha da billaha da
bana inanmazsanız hemen kısa mesajla sorabilirsiniz tanrıya
zira devrimizde asla girilmez Allah’la kul arasına

Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa

Kategori:

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

"Usta İki Çay Biri Açık Olsun"

şiirinizin kurgusu hoşuma gitti. "ablam uzak ülkede" ve "portakal, turta bir de kirpi" idi sanırım kitapların ismi, onlarda da şiirlerinizin çoğunu beğenmiştim.

dikkatimi çekti, uzun bir aradan sonra ismail kılıçarslan şiiri okudum cemaat'te.
ayrıca şiirinizi okuduğumda altta yazılı olan şiir aklıma geldi. paylaşmak istedim.

USTA İKİ ÇAY
BİRİ AÇIK OLSUN

sen devlet güçlerini abi sohbetlerinden
ve ikinci el kitaplardan tanıyan çocuk
ayıp olmuyo mu böyle şiirlerinde
molotoflar kafaya sıkmalar falan?

sen Taksim otobüsüne binerken
sesli selam vermeye utanan çocuk
o gün tekbir çığlıklarıyla fırlıcan mı cidden meydanlara?

sen miting alanlarında bile
inceden bacılarını kesen çocuk
şimdi harbi harbi 'kahrolsun (mu) amerika'ya?

sen camı açık unutsa başı ağrıyan çocuk
devrim deyip te güldürme lan beni!

Muğayir Muharip

www.isradergisi.com ağakapısı'na giden arkadaşlar dergiden haberdardır.
____________________________________________________
tefekkür kalbin kandilidir, o giderse karanlıkta kalırsın.-mustafa kutlu

emre dinç | Salı, 16/10/2007 - 11:26

İronik, şık ve biraz da öfkeli.

İsmail Kılıçarslan'ın şiirlerini seviyorum. Bu benim zihinsel devinimlerimle de alakalı birşey herhalde. Tedirgin oluyorum İsmail Kılıçarslan şiirlerini okurken. Kargaşa oluyor ruhumda. Şık, ironik ve biraz da öfke var bu şiirlerde.

Yaklaşan da öyle... Sersemletiyor insanı dizeler. Bir sağdan bir soldan sürekli yumruk yiyormuşum hissine kapıldım. Sıkı bir şairin sıkı bir şiirine başka ne diyebilirim ki?

E.Fatih Bilge | Salı, 16/10/2007 - 11:40

Hoş Geldin....

İsmail Kılıçarslan'dan detaylarıyla inceleme, gözlemlemede bulunduğum şiir bana göre, günümüzün tablosu niteliğinde, tabi bu şiire kötü tarafından bakılınca insanı pesimist yapacak ölçüde ümitsiz ve kapkaranlık bir duyguya götürebilir de Hani Mehmet Akif'in bir sözü vardı “Sen bu meâsîyi şerre değil, hayra da yor.” demiş ya kendi dönemi kulların yıkımı, insanların düştüğü ümitsizliği, kulların kulluğu ve yapılan insan kıyımlarına dair söylediği bu sözü çok enfestir. Öyle de o tabloya sağ cenahtan iman adesesiyle de bakmak gerekmez mi ismail abi? Üstad sen bu durumu bu ruh haletiyle her kaleme almanda hayatının ve gününün tamamı küfür etmekle geçer :))

Biraz da müminlere güzel tarafından bak abi, kendini bu düşüncelere salık verip bedenini de hasta etme! Hem bak bir çok mümin okuma faaliyetleri ile de kendini optimist yapacak ölçüde bembeyaz, yemyeşil, masmavi, pespembe... dünyalara da salık vermeye başladı. Son söz olarak yine rahmetli Akif'in sözü ile bitirmek istiyorum yorumumu “Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak... / Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak.” sözü ile noktalamak istiyorum. Buradan da cemaatte tekrar şiirlerini görmeye başladığım için memnuniyetimi bildirmek istiyorum.

Gönlüne rahmet, ağzına şeker-şerbet olsun bozulmuş müminlerin ve bu çağın yıkılmamış şairi İsmail Kılıçarslan...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Salı, 16/10/2007 - 11:56

İçimizi ısıtıyorsun İsmail Kılıçarslan

Yıllar öncesiydi. Klasik okul havası.

Hani yağmur, biraz fazlaca, rüzgâr felan... Kızların hayatımızı daha az işgal ettiği günlerdi... Patronlar sanki biraz daha seviliyordu...

İmam-Hatip Lisesi'ne başlamıştım, kaçıncı sınıftaydım, hatırlamıyorum şimdi.

Bir şiir gecesinde görmüştüm İsmail Kılıçarslan'ı.

O zamana kadar gördüğüm 'abi'lerden hiçbirine benzemiyordu. Aslında 'abi'miydi onu da bilmiyorum aslına bakarsanız.

'nektarin yaz bitti'

Bu adam dedim, sıkı birine benziyor...

Yıllar geçti, büyüdüm, İsmail Kılıçarslan'da... Türk şiirinin büyük ismi İsmail Kılıçarslan... Bu ismi ne zaman duysam hep o klasik okul havalarından birinde bulurum kendimi. Kalbim sımsıcak olur.

'ben bu şiiri eninde sonunda yazacağım mustafa'

Sahi İsmail Kılıçarslan, o şiiri yazdın mı sen?

Ne bileyim sordum işte.

Cihat Arpacık | Salı, 16/10/2007 - 14:31

şiirin durduğu yer

İsmail Kılıçarslan'ın şiirlerinin durduğu yeri ve nerede özgünleştiğini düşünmek faydalı olabilir. Bunları düşünmeye meyilliyim, ulaştığım sonuçlarla ilgili bir yazı yazmak istiyorum. Yeni kitabı çıkınca, çıkarsa.
İ. Kılıçarslan'da, epikle liriğin karışımı, lirik ve epik kahraman olaylarını düşünmek istiyorum. Bunların olup olmadığını, nasıl olduğunu, ne oranda mümkün olduğunu.
İ. Kılıçarslan'ın şiirlerinde genelde bazı uçlar oluyor, bazen iki uç. Geçmişte olana doğru ve şimdi olup kötü olana doğru açılan uçlar. Lirik atmosferle epik tavrın karışması biraz. O tür bir hareketle geçişle bazı şeyleri ifade ediyor. Günlük konuşmanın da şiirde yer alması falan.
Melek Arslanbenzer'in Fayrap'taki yazısı İ. Kılıçarslan şiirini okumak bakımından faydalı bir yazıydı.

"Yaklaşan" şiiri, nasıl ifade edilir, yani eskiye daha geride ve sahici, güçlü olana teması sonuç ifadeleri üzerinden olduğu için belki diğer bazı şiirleri kadar etkili olmadı bende. Şiirin uçlarını daha ham geçişler üzerinden oluşturmak etkiyi artırıyor. Bu bakımdan bu şiir oldukça hızlı ve tek bir teknik üzerinden akıyor gibi. Sayıp dökme olayının rutine kalıba dönüp olayı yönlendirdiği yerlerde etki zayıflıyor gibi. Genel birşey bu. Bu şiirin de bir yönüne buradan bakılabilir. Başka şeyler de söylenebilir, biraz daha geniş ve sıkı bir okuma yaptıktan sonra inşallah.

Ali Düz | Salı, 16/10/2007 - 15:04

İsmailin parmagına değil,gösterdigi yere bakalım

Bir şarkı açtım ve aynı an da bu şiiri.Gariptir ama tamamladı birbirini.Müslümanların rolleri ne ki bu oyunda, bir figüran.Ben şarkının yalancısıyım.Abi yeniden ve bıkmadan bu mahale için konuşmaya devam.salyangoz satanlara inat olsun diye degil,emek vermeğe değdiği için. bu oyunun içine girmemekte ayak diretenler söz söylemeye tabiki devam edecek.İYİ Kİ GELDİN ABİ.

Tuba Okuyan | Salı, 16/10/2007 - 15:42

yaklaş bakalım

sevgili ismail kılıçarslan ağabey, şiirin için eyvallah.
şiirin için eyvallah ağabey.
eyvallah ağabey herşeyin için.
....
ismail ağabeyin şiirlerinde beni onaran bir şeyler var.
şiirlerinde "biz farklıyız oğlum, farklıyız işte."havası var.
şiirlerinde yaptıklarımızın haklılığını kanıtlayan bir şeyler var.
ismail kılıçarslan'ın şiiri var dostlar, kim ne derse desin.

muhammed cemal ünal | Salı, 16/10/2007 - 16:08

yazı uslubu

Sayın İsmail Bey;yazılarınızdaki mesajlar,(argo ve küfürler hariç)kullandığınız imgelerle oldukça
güzel anlamladırılıyor.Fakat ben yazınızı her açtığımda acaba şimdi ne tür küfür ve argoyla karşılaşacağım kaygısını gütmek istemiyorum.Benim gibi düşünenleri şaşırtın lütfen.MODERNİZMİN yazını yaşadığımız bu yüzyılda müstehçenlik adına ne varsa alabildiğine ortaya dökülmekte fizikselliğin de ötesinde ruhsal teşhir metamorfozu yaşamaktayız.Tabiri caizse yatağa girerken haya edilen görünümle bazı zevat sokaklarda arz-ı endam etmekte.Teşhirin,müstehçenliğin (hem de sanatsal ve edebi bir şekle büründürülerek)bu denli yoğun ve aleni boy göstermesine karşın mü' minle
rin vakarlı ve hikmete yakışır şekliyle duruş sergilemesi gerekir.Kaldı ki anlatımlarımızı argo ve müstehçen ifadelerle ''zengin(LEŞ)-tirmek'' (?) yerine ''Sizin (bizim) için güzel örnekler OLAN'dan'' neşv-ü nema bulmak ,sözün en güzeline talip olmak gerekmez mi?Sokaktaki ve zihniyetteki müstehçenlik uslûben en azından bizlerin yazılarında yer bulmamalı.Savunduğumuz kutsalların hatırına...Mevlana 'dan uslûb konusunda örnek vermeye kalkmaya gerek yok çünkü doğru ve yanlış;herkes için,peygamber kızı Fatıma olsa da geçerlidir.İSLAMLIĞIMIZIN fark ve asaleti kullandığımız imgelemlere de yansımalı değil midir?Yoksa doğru olan aklına ve ağzına geleni fütursuzca söyleyip,küfretmek midir?İlhami Atmaca' nın tesettürlü kadın g-string giyer mi giymez mi tartışmalarında olduğu gibi, kimsenin ATMA-CA uslûbuyla ''teşhircilik'' yaparak,toplumu ''zihinsel röntgenciliğe'' , tecessüse sürükleme hakkı olmadığını düşünenlerdenim. Eğer öyleyse kadın- erkek hepimiz örtülerimizden sıyrılıp,çocuğumuzdan ve anamızdan çekinmemecesine ağzımıza geleni ağız dolusu dışarı atalım ve bu anlatımda metodtur,edebiyattır ve bütün bunların hepsi imgedir,yazının ve sözün zenginliğidir diyelim...selam ve sevgilerimle / Hüseyin Caner

hüseyin caner | Çar, 17/10/2007 - 03:16

hüseyin caner'e ilhami atmaca içindir.

esselamualeyk ismail kılıçarslan;
en az, yakın arkadaşına fısıldayacağı bir amiyane tabir için bile birkaç defa etrafı kontrol etme basiretinde bir müslümandın...o yüzden "kendisini hayatın bazı kedere kafi konuları ve kefere kafir konukları için sövmekten zor alıkoyan bir Fatih Tezcan" için korkulası değil bil-akis konuk olasılasısın...

şiirinin başlığı ve son mısrası arasındaki paslaşmayı yolda yürürken ve şiirinin ismini düşünürken farkettim...
Müthiş bir farkındalık oldu..."Yaklaşan:şeriatı mı istiyorum lan ben yoksa" gibi bişi çıktı ki... enfesti..
inşaallah vehmetmemişimdir...şiir konusunda gözlesen beni:Necip Fazıl ve senden başkasının şiirine bir şey diyor muyum bak, göremezsin. Ben bazı şiirleri okuduktan sonra kendim şiir yazmama rağmen asla şiir konusunda konuşmamaya karar vermiştim. Bu ilk...İsmine istinaden yani... :)

esselamualeyk hüseyin caner;
böyle bir ince öyle bir nazik seyretmekte olan eleştirinizin sonuna o populist analojiyi neden koydunuz ?...
Yani Kılıçve Arslan'dan "burada" diye çekinmek doğrudur tamam da Atmaca "burada yok" diye atmak ne kadar hak?Bakın İlhami Atmaca ve g-string ile alakalı çok konuştum. O konuyu buraya taşımadım, bunu istemedim de çokça...İyi de olabilirdi belki ama site kaldırabilir miydi bilemedik...Sona Sami Yusuf konusunda müşahade ettim ki özellikle beni o konuda engelleyen Şadan Ercan ağabeyim haklı çıkmıştı, iyi olmuştu.
Ama Hüseyin Bey acizane tavsiyem, her kim ve ne olursa olsun barnaaan göz-terdiğine bakınız barnaaa değil...
ne tecessüsü sonra Allah aşkına hüseyin caner beyefendiciğim? İlhami Atmaca kime "sokakta yürürken pardesüleri tunikleri gözleyin g-string var" demiş !!!Bunu ima eder bir koku var yazınızda...Yanlışsam düzeltiniz.Değilsem iftiraya girecek cürm, tevbe ediniz!Çünk o müslüman onu demedi!Yazısını okumadan oklayanlardan olduğunuza su-i zan etmek üzereyim!
Hep söylerim: "Okumadan oklamayın!"
Böyle bir şeyi değil beyan etmek ima etse dahi karşısında ilk Fatih Tezcan'ı ve fikirdaşlarını bulacağını bilirdi !
Ama bil-hassa Hürriyet'in ve diğer cinsel-dinsel orta bulduğunda golcülüğünü göstermek konusunda misyoner olan medya'nın tarruzundan beri karşısında değil arkasında olduğumu da bilir ve biliniz.Buna belki siz değil ama o konuda sadece on beş dakikalık bir izah yaptığım ve benle de röportaj yapmak için yanan tutuşan ama bana ulaşmasını engellediğim Hürriyet muhabiri şahittir.
Bakınız o kişi ve o yazı ahlaksız değildir, tam tersine ahlağı tavsiye etmiştir.İsterseniz erkek erkeğe daha fazla açılırım ama "izah çabamı ikna çabası olarak algılama"manızı rica ederim. Yani şu anda okumakta olduğunuz satırların sebebi İlhami Atmaca'yı eleştirtmemek değil eleştirirken soyadında bölücülük yapmaktan tutun da teşircilik iftirasına tmaya kadar envai provakasyonlara girmemeyi, eleştirirken eleştirilecek durumlara düşmemeyi tavsiye etmektir.
selam sevgi ve hürmetlerimle .

"Camilerde cemaat yerinde hep cemadat;
Siner de köşelerde Hak'tan beklerler imdat! .."
Necip Fazıl Kısakürek

Fatih TEZCAN | Çar, 17/10/2007 - 14:24

Fatih Bey'e selam ve saygılarımla

Aleykümselam aziz dost;
populist kıyaslama yapmak için İlhami Bey'i taşımadım buralara...konuya bu derece yoğun yaklaşımını doğru bulmadığımdan dolayı belirtme ihtiyacı duydum.Yani kölesel tüketim ve sekülarizme- (Atmaca' nın tabiriyle dikkatleri çekmek için) g-stringle yaklaşmayı,odaklaşmayı şık görmediğim için örneklendirme gereği duydum.
RENKLİ DERGİSİNİ de çıktığı günden beri okurum.Sevgili Fatih Bey,zannederim ''tecessüs'' ifadesini yanlış anladınız çünkü yazımdan aldığınız koku sizin anladığınız manada değildi. Şöyle ki,teşhiri ben bahsettiğiniz medyaya mahremiyeti açma konusunda kastettim.Çünkü,İlhami Bey, evet, pardesülüleri,tesettürlüleri gözlemleyin demedi fakat ''...Eee ne var bunda dediğinizde, g-string tercih edenler arasında tesettürlü genç kızlar ve kadınların da hatırı sayılır miktarda olduğunu söylesem sanırım durum hayli nazikleşir...'' ifadesi sanki bilinen bir şeyler var ve bunun ifşası (ifşa'dan da bir şeyler çıkarmayın lütfen)olarak algılandı kanaatindeyim.kimseye iftira atma ve kara çalma peşinde değilim.Hele hele sizin deyiminizle ''provakatör'' asla değilim ve ALLAH'a sığınırım ve O'na havale ediyorum .ATMA-CA ifadesini de İlhami beyden yukarıda alıntı yaptığım tespitine veya iddiasına hasrederek söyledim,böyle biline...Yoksa sizin ısrar ettiğiniz gibi İsmail Bey burada olduğu için tırstığımdan,İlhami Bey'in yokluğundan istifadeyle karanlık kabadayılığına soyunma gibi bir bayağılık içine girmedim,girmem de.
Ayrıca kimseyi de ahlaksızlıkla suçlamadım fakat belirtiğiniz ahlaklılık öğretisi bu denli mahremlere inerek yapılmamalıydı diye düşünüyorum.sürçü lisan ettimse affola.Konunun muhataplarından özür dilerim.
Ayrıca,Güzel Dost;uyarıların için gönülden teşekkürler...Fakat '' barnaaan gösterdiğine bakınız,barnaa değil'' ifadesine öyle bastırmışsınız ki bir an ''barnağınızın'' gözüme gireceğini zannettim.Neyse Elhamdülillah parmaklara bakmamayı öğrendiğimiz neredeyse çeyrek asır oldu.Yine de eyvallah...

Dosta sahip çıkmak, ona kol kanat germek,arkasında olmak kadar güzel bir duygu yok bilirim.Allah sizden bu konuda razı olsun.Sizi Cennetine koysun.
Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu'nun ifadeleriyle, evet dost öyle kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber'in yatağında yatar.İşte O' na Dostların Şahı denir.
Dost öyle kişidir ki;kucağında mübarek bir emanet vardır.Mağarada bütün delikleri elbisesinden parçalarla tıkar,son deliğe tabanını dayamıştır.Dost son deliğe tabanını;taban gibi görünen gönlünü uzatandır,gönlü ile orayı tıkayandır...Herhalde o yüzden tasavvufta ''yol evladı olmak bel evladı
olmaktan evladır derler.'' Dostça kalasın,selam ve sevgilerimle. Hüseyin Caner

hüseyin caner | Per, 18/10/2007 - 02:59

"batılı tasvir, zihni ifsad" hatta iğfal...

ismail kılıçarslan'la Ablam Uzak Ülkede, İlhami Atmaca ile de Rapunzel vesilesiyle tanıştım. Kılıçarslan, kendince bir usluba sahip, beğenen ya da beğenmeyenin pek değiştiremeyeceği bir üslup anladığım kadarıyla. Neyse odur ve bence böylesidir güzel olan... "Amerika Sen Busun..." şiirinde de görmüştük bunu ve bence çok iyi de oturmuştu yerine.

İmdi böyle şairler ve şiirler dururken, bu mevzular nedir Allah aşkına, Atmaca'ya ithafen yazılan meseleyi okurken midem bulandı resmen. birileri böyle abesle iştigali meslek edinmiş diyelim, yahu bize ne bundan ? buraya neden taşınıyor bu? bunu buraya taşımak son derece kabih olmuş...

son çare cemaat yönetimi de yazılara RTÜK'ten ödünç işaret uygulamasına başlasın bari. zira kanaatimce bu gibi meseleler seviyeyi ziyadesiyle düşürüyor...

her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...

enes yıldız | Per, 18/10/2007 - 00:54

abesle iştigal eden birilieri kim?

Sevgili Enes Bey;Kastınız ben veya bizlerse asla böyle bir ithamı haketmiyorum bilesiniz.Amacım tartışma çıkarmak değildi ve burada noktalamak isterim.Boş ve abes işlerle uğraşmadığımı göstermek için uzun uzun yazışmaya gerek yok.Sadece sizden istirhamım google da hüseyin caner tıkla ve en azından '' okumayeri'' ndeki yazımı tıkla beni az çok tanımana yardımcı olacaktır.sevgilerimle... H.Caner

hüseyin caner | Per, 18/10/2007 - 03:13

Yaklaşmakta Olanın Dili

`Yaklaşan
yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır
hatta belki utah jazzın oyun kurucusu kimdi diye sorarak
inceden puştluk yapıp, türbanla denize girerek beş yıldızlı mekanlarda
halkların ensestliğine, ensesi kalınlığına törenlerde şapka takanların
siyasi şiire, kara öykülere, allahsız baladlara selam eder
gözlerinden öperim eskiden böyle miydi diyenlerin

eskiden böyle değildi, padişah efendimiz vardı başımızda
ulufe dağıtır, ferman çıkarır, biraderini boğdurturdu kulelerde
ne güzeldi rum kadınların şuh edalı şarkıları, ne güzeldi tacettin dergahı
eskimiş bir paltoya istiklal, ne de güzel yakışırdı

ya istiklal ya ölüm zaten aga
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil
mümkün değil kredi oranlarında indirim yapmamız
promosyonsuz alışveriş imkansız, onlar da gelmeyiversinler cafelere
hem zaten oralarda ne varsa artık televizyonlarda da var
görülmesi gereken ne varsa vallaha da billaha da
bana inanmazsanız hemen kısa mesajla sorabilirsiniz tanrıya
zira devrimizde asla girilmez Allah’la kul arasına

Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa`

Merhaba

İsmail Kılıçarslan başlıktan da anlaşılacağı üzere yaklaşmakta olanın bir planını çizmeye çalışıyor. Kaotik, paradokslarla dolu kırmızı bir çağı da tut-i dil, kelebekler, börtü böcekler edebiyatının diliyle anlatması beklenemezdi sanırım! İçine edilmiş bir çağın, hipokratların, çıkarcıların ve ne olduğu, sağı solu belli olmayan adamların, şablonunu suya sabuna dokunmadan anlatamazsınız.

Benim kaanatim, yeni çağ şiiri argosuz ve küfürsüz anlatılamaz. Eksik kalır o zaman. Şair sokakta olmakta olanı, arka mahallelerde, kulislerde, meclislerde eşyanın hakiki yüzünü görmezden gelerek şiirini kuramaz bu devirde. Ya olanı görecek ve göstereceksin, ya da müteşair olarak öleceksin. Budur, böyle kalırsın, katastrof gibi.

Roman yazıyorsun mesala, kalkıp bir İstanbul kahvesini tasvir edeceksin, oradaki küfürü, pis ağzı romana koymazsan sen üçüncü sınıf bir yazar olursun. Küfür etmek istemiyorsan, argo kullanmak beni bozar diyorsan, yazmayacaksın oturacaksın. Başka şeyler yazacaksın. Menkibe yazabilirisin, tarihi kıssalar ve hikayeler filan.

Yani diyor ya şair, " yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar/
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır"
günümüz statik müslümanının halini ne güzel ifade ediyor.

Sonra slogan atan bir gürühu, " ya istiklal ya ölüm zaten aga/
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil
" sadece slogan atmakla kaldıklarını ikinci dizesinde umurumuzda değil zaten istiklal, ölüm filan, biz yaz tatilinde gidilecek mekanların mübarekliğine, muhtaşemliğine bakalım kafidir; ifadesine icazla taşıyor.

Sonra, " Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa" keskin bir bitiriş. Söylenmek isteneni, ani bir bitiriş ama yerinde bir bitirişle noktalıyor. Aslında bitmiyor şiir, sen düşünmeye başlıyorsun. O zaman şiir başlıyor zaten.

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Per, 18/10/2007 - 16:12

şiir, argo, küfür... bu kadar kolay mı?

"Benim kaanatim, yeni çağ şiiri argosuz ve küfürsüz anlatılamaz. Eksik kalır o zaman. "

kesinlikle katılmıyorum...

Edipler de edepli olmalıdır... (Said Nursi)

Nurcu filan değilim, tepkimi ilk fırsatta dile getiririm... lakin bu kadar da olmaz, olmamalı...

tepkini dile getir, rahatsız ol ve şiir yaz! yaz da ne demek küfür olmadan olmuyor?

şiir küfürse ben yokum arkadaş... Allah uzak tutsun beni bu tür şiirlerden...

küfrü kınıyorum...

Mustafa Selim Yar | Per, 18/10/2007 - 18:52

tamam arkadaş

Tamam işte arkadaş, "ya istiklal ya ölüm zaten aga" deyin siz.

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Per, 18/10/2007 - 20:27

konu

sevgili m.b.sezer;

İsmail Kılıçarslan başlıktan da anlaşılacağı üzere yaklaşmakta olanın bir planını çizmeye çalışıyor. Kaotik, paradokslarla dolu kırmızı bir çağı da tut-i dil, kelebekler, börtü böcekler edebiyatının diliyle anlatması beklenemezdi sanırım! İçine edilmiş bir çağın, hipokratların, çıkarcıların ve ne olduğu, sağı solu belli olmayan adamların, şablonunu suya sabuna dokunmadan anlatamazsınız.

Benim kaanatim, yeni çağ şiiri argosuz ve küfürsüz anlatılamaz. Eksik kalır o zaman. Şair sokakta olmakta olanı, arka mahallelerde, kulislerde, meclislerde eşyanın hakiki yüzünü görmezden gelerek şiirini kuramaz bu devirde. Ya olanı görecek ve göstereceksin, ya da müteşair olarak öleceksin. Budur, böyle kalırsın, katastrof gibi.

Roman yazıyorsun mesala, kalkıp bir İstanbul kahvesini tasvir edeceksin, oradaki küfürü, pis ağzı romana koymazsan sen üçüncü sınıf bir yazar olursun. Küfür etmek istemiyorsan, argo kullanmak beni bozar diyorsan, yazmayacaksın oturacaksın. Başka şeyler yazacaksın. Menkibe yazabilirisin, tarihi kıssalar ve hikayeler filan.

şu açıklamayı yaptıktan sonra

Yani diyor ya şair, " yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar/
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır" günümüz statik müslümanının halini ne güzel ifade ediyor.

Sonra slogan atan bir gürühu, " ya istiklal ya ölüm zaten aga/
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil" sadece slogan atmakla kaldıklarını ikinci dizesinde umurumuzda değil zaten istiklal, ölüm filan, biz yaz tatilinde gidilecek mekanların mübarekliğine, muhtaşemliğine bakalım kafidir; ifadesine icazla taşıyor.

Sonra, " Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa" keskin bir bitiriş. Söylenmek isteneni, ani bir bitiriş ama yerinde bir bitirişle noktalıyor. Aslında bitmiyor şiir, sen düşünmeye başlıyorsun. O zaman şiir başlıyor zaten.

şu açıklamayı yapmanıza gerek yoktur.

zaten şiirin açıklanacak bir yeri de yoktur. divan edebiyatı yapmıyor ki hazret la! (pardon "la" malezya yazısında kullanılıyordu)

not; şimdi ismail kılıçarslanı ben böyle benimsedim artık. arasıra ağzını bozan bir şair. ne bileyim mesela bundan sonra ismail kılıçarslan "seni seviyorum aşkımın beyaz papatyası" diye bir mısra yazsa ben onun devamını bu önkabulle şöyle okurum yaw " seni seviyorum beyaz papatya" ben bu papatyanın babasını da, gelmişini de, yedi sülalesini de............ seviyorum" :))

"ateşe su
leyla,leyla"

ahmed esad | Per, 18/10/2007 - 19:54

gayrı ahlaki düşünce biçimleri...

ziyadesiyle alınmışsınız ancak ben sizi kastetmedim. bahis mevzu saçma fikriyatı üretenler ve ellerinde oyuncak gibi eviren çevirenlerdi kastım. herhangi bir kişi ya da kişiler değil, söz konusu olan gayrı ahlaki düşünme biçimleri idi benim için...

siz de bu mevzuyu buraya taşımasaydınız daha iyi olurdu kanaatimce. gerçekten çok eğreti durdu. her neyse, konuyu dağıtmaya katkıda bulunmayayım...

her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...

enes yıldız | Per, 18/10/2007 - 20:28

Şiir ve öfke

Şiir üstüne konuşmak bana düşmez biliyorum. Şair değilim, şiir uzmanı da… Ama naçizane bir şeyler söylemeden edemeyeceğim. Ben de şiir de argodan hoşlanmayanlardanım. Hele de mesela aşk şiiri yazıyorsunuz diyelim; “seni seviyorum lan ” falan denmez tabii. Hoşluğu, şıklığı bozar bence. Ya da ne bileyim duygusal giden bir şiirin tam ortasına erotizm katmak... Bana hep rahatsız edici gelmiştir. Yani evet argo, müstehcenlik şiire yakışmıyor bazen. İncelik istiyor şiir, estetik istiyor. Ben buna önem veriyorum açıkçası…

Ammaaa. Bunları ustaca kullanıyorsan o zaman iş değişir. Hem bir de düşünün ki: Konumuz ülkem meseleleri. Canımız burnumuza gelmiş, bıçak kemikte…Dişlerimizi sıkmaktan dişlerimiz dökülecek, saçımız ağarmış artık. Tahammül edemez hale gelmişiz. Zehir zemberek dilimizde. Hani patlamaya hazır bomba gibiyiz.E bütün bunlar düşünüldüğünde şiire argo girmesi kaçınılmaz bence. Yani şair ruhluysanız, duyarlıysanız, bütün haksızlıklara eyvallah diyecek adam değilseniz argoyu da kullanırsınız. Yani öfkesini dile getirmesi de yine şairin şairliğinden kaynaklanır diye düşünüyorum. Onun deli kanından belki. Ki bu tür şiirler sakin de olmuyor zaten. Öfke yakışıyor bu şiirlere. Ve bazı şairlere ne de yakışıyor öfke. İsmail Bey’in zaten bunları duymaya ihtiyacı yok biliyorum ama söylemek istiyorum; yakışıyor “lan”lar falan. Hani o “lan” olmazsa eksik kalacak gibi şiir. Yani uyum içinde, tamamlıyor. Bazılarında eğreti durur mesela. Ama bazı şairler öyle bir işler ki argoyu rahatsız etmek bir kenara dursun insanı yerinden oynatır. Bağıra bağıra söylemek istersin şiiri. Ben kanımı kaynatan şiiri seviyorum. Öfkeli şiirleri seviyorum. Arada argo olsa bile. Öfkeliyim çünkü ben de. Ancak işte yani nasıl işleyeceğini bileceksin. Argonun da bir adabı var değil mi? İsmail Bey bunu yapıyor, başarıyor. Üstelik birilerine ağır küfürler de savurmamış. Geçen birinin şiirini okudum mesela. Tamam isyan ediyorsun anladık ama milletin anasına küfrettmek niye? İşte o rahatsız etti beni. Şık durmuyor yani. Ama bu şiirde durum başka.E şimdi o kadar argo da gözümüze batmasın bence. Hani diyorum konumuz ülkem meselesi ise, şairin de artık canı burnuna geldiyse, hani bir de ustaca kullanıyorsa, abartmadan yani… Çok da rahatsız edici değil bence. Konuya da yakışıyor hani. Tabii bunlar şahsi fikirlerim. Yoksa en başta da dediğim gibi bir şiiri olumlu ya da olumsuz eleştirecek yetim yok benim. Haddim de yok. Ama bu; şiirden anlamadığım anlamına da gelmiyor. Bir şiir sadece ruhuma değip geçmemeli. İliklerime kadar işlemeli. Ben vurulmalıyım. Böyle hissetmeliyim. İşte bu şiir vurucuydu benim için.

Neyse sadede geleyim; ben biraz önce harika bir şiir okudum. Teşekkürler İsmail Bey…

Selam ve dua ile…

Ayşenur Demirel | Per, 18/10/2007 - 20:50

Biz Sıkılgan Bir Ümmetiz İşte

Bir bir sıkılgan ümmeti rüyalarını bile anlatmayan
Anlatmayan müziğ ritmini ve oluşunu
Geçmiş geelecek ne varsa kafasında
Anlatmayan bir kadırganın yalınayak tarihini

İsmail Kılıçarslan "Kimsenin Bilmediği" adlı şiirinin girizgâhında aynen böyle diyordu. Ve bu ona daha çok yakışıyordu. Ama ne yazık ki toplumsal travmadan elimizi ayağımızı kurtarmak yerine hepten onun içine girmeye çalışıyoruz. Kirlenen herşeyin ortasında bas bas bağırıp değirmene kılıç sallamaktansa, temiz kalabilen ama hiç anlatılmayan yanlarımızı anlatabilsek keşke. Mağara adamlarına taş atmaktansa mağarayı ören güvercini anlatsak keşke. Onlar bizim herşeyimizi değiştiriyorlar farketmeden. Dinlediklerimizi değiştiriyorlar. İzlediklerimizi değiştiriyorlar. Dilimizi değiştiriyorlar. Kültürümüzü değiştiriyorlar. Bizim yaptığımızsa bu asimile nöbetleri esnasında birkaç mola sancısı ve birkaç ezilmiş yumruk. Neyse. Suya sabuna dokunmadan, ben şairin kalbine saplanarak geçeyim yine çocukluğumdan.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

Taha Mansur | Cum, 19/10/2007 - 13:44

Modern Şiirin Bulanıklığı ve Kaosun Şiiri

Merheba

"Mağara adamlarına taş atmaktansa mağarayı ören güvercini anlatsak keşke."

"ağır ol bay düzyazı/ sen ancak uçağa binebilirsin" der ikinci yeniden Cemal Süreya. Kardeşim mağaradan adamlar çıkıyor, adı üstünde adamlar mağaradan çıkıyor, kıllı, eğitimsiz, peypaye, berduş, kılıksız kifayetisiz, hukuksuz ve allahsız ve maganda, medeniyet görmemiş, bu yüzden mağara medeniyetini benim medeniyet görmüşlüğümle değiştirmek istiyor sen kalkmış "sentimental olun, kuşlar ötsün, kelebekler uçsun, bahar gelsin çiçekler açsın, güzel günleri analım, bugünün pisliğini görmezden gelelim, güvercinleri çizelim." gibi şeyleri demeye getiriyorsun tefsir edersek! Ayrıca bahis konusu mağara Hira ise, o mağarayı örümcekler ördü. Tabii onlarda Alllah'ın mahlukatından. Güvercin konusu Hrat Dink meselesinden geliyor. Hepimiz güverciniz, hepimiz ermeniyiz filan.

20. yüzyıl şiiriyle 21. yüzyıl şiiri karekter olarak çok farklıdır. 20. yüzyılın şiirinde dostunuz, düşmanınız bellidir mesala. Kimin size vurcağını, kimin sizin safınızda yer alacağını, siz kime vuracağınızı bilirsiniz. Güvercinler, mağara adamları, medeni insanlar filan yerli yerinde ve az çok belirgindir. Oysa 21. yüzyıl gerçek kaosun, paradoksların hakiki anlamda başladığı çağdır. Artık safınızda kimler var, düşmanınız, dostunuz kim kestiremessiniz. Her an birisi, tanımadığınız bir herif size cephe alabilir, her an arkadan bıçaklayabilir sizi dost dedikleriniz. İşte mesala kalkıp olur olmaz yazıların altına, olur olmaz, alakasız adamların adını pat diye yapıştırır herifler. Hadiseye bin dereden su getirir yine alaka kurarlar. Yani dost, düşman, münafıklar bir arada yaşar, aynı atmosferi solur. Pisliğin içinde temiz kalmak, güvercin masalları yaratmak, mazinin nostaljisinde yaşamaktır. Zaten bu mazinin nostaljisinde yaşamak Müslüman toplumların içinden çıkamadığı bir fenomen ve bu yüzden geri vitese takılı bir halde yaşıyoruz.

"Şiirde saf güzeli dile getirme esas olmakla birlikte, bugünün sanatında çirkinin de yeri vardır. Rosenkranz 1850'de 'Çirkinin Estetiği' diye bir kitap yazmıştır. Hayatın içinde bayağı çekip çıkarılamayacağına göre, şiirde bayağı olanı da anlatılabilir, ama o şiirin ona değmesiyle bayağı ve çirkin olmaktan çıkar, bir estetik görünüme bürünür." der Sedat Umran. *

Allen Ginsberg, America adlı enfes şiirinde,
\
"America I've given you all and now I'm nothing.
America two dollars and twenty-seven cents January 17, 1956.
I can't stand my own mind.
America when will we end the human war?
Go fuck yourself with your atom bomb"

Derken Amerika'ya öyle güzel söver ki, bu salt, basit bir küfür olmaktan çıkarak şiirde estetikleşir ve siz bu parçayı şiirden çıkardığınızda şiirinin bütününü, özünü de çıkarıp atmış olursunuz.

Oysa Küççük İskender oğlanı, Allen Ginsberg'in meşhur şiirinden etkilenerek, Türkiye diye bir pastiş yazmaya kalkışmıştı. Oğlan sayıklamanın ötesine gidemeyerek sapını milletin gözüne, orasına burasına sokmuş, cücüğünü göstermitir adeta. Estetiğin içine eden kompleksli sayıklamaların içinde boğulan bir karalamadan öteye gitmez mesala onun Türkiye'si.

Mesela T.S. Eliot, Hollow Man adlı şiirinde,

" We are the hollow men
We are the stuffed men
Leaning together
Headpiece filled with straw. Alas!
Our dried voices, when
We whisper together
Are quiet and meaningless
As wind in dry grass
Or rats’ feet over broken glass
In our dry cellar"

hollow man'i Türkçe söylerken. "stuffed" kelimesini ben "kaskaslanmış" olarak Türkçeye çevirdim. Stuffed kelimesini 'doldurulmuş bir madde olarak, tıkıştırılmış' olarakta okumamız mümkün. Ama argoda kullanılan stuffed kelimesini çeviriye alınca, "düdüklenmek, kaskaslanmak" manasına ulaşırız. Kaskaslanmak ise biraz daha derine inersek argoda düzülmek manasına gelir. Fakat şiirde estetikleşen bir argodur bu. Dikkat ederseniz, şiirin bütününde, gerek Allen Ginsberg, gerek Eliot'un şiirinde argo dil defalarca tekrarlanmaz, gerekli yerlerde nadiren karşımıza çıkar ki bu da işin ucunu kaçırmadan argoyu ve küfrü estetikleştirmeye götürür onları.

Can Yücel'in meşhur dörtlüğünü biliyorsunuz! Seke seke gidilen yolları. Çatal yürek filan. Dörtlüğün tamamını zikretmiyorum ki meydan müsait değil. Halk arasında sıkça kullanılan bir küfrü o kadar güzel yedirmiştir ki şiire bugün bile pek çoğumuzun ağzına dolanır bu dörtlük. Ancak böyle ifade edilebilirdi zaten meramı. Çiçekli bahçelerde koştursaydı, bahar gelseydi filan işlevselliğini de, vuruculuğu da yitirirdi o dizeler.

"Modern şiirde, modern insanın durumu vardır. Modern insan esasen karmaşık, yani bunalımlı insandır. Dolayısıyla modern şiir de karmaşık olmak zorundadır. Biz modern insanın durumunu vermek istiyorsak, geçmiş estetik değerleri belli bakımlardan bir yana bırakarak kendi zamanımızın estetiğini kurmalıyız" der son olarak yine Sedat Umran.**

*Şiirde Metafizik Gerçek, Sedat Umran, İz Yay. Say.286-287.
**Aynı eser. Say: 294-295

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Cum, 19/10/2007 - 15:41

Ölen Ahlak İmiş Argolar Ölmez*

* Modern(!) Yunus Emre

Sevgili Mustafa Burak Sezer. Sanırım biz şiire iman etmişiz. Herşey bundan hâsıl oluyor. Ama bir paradoks yapıyoruz bu halde bile. Toplumun şiiri oluşturduğunu söylüyoruz farketmeden. Yani toplum nasıl bir suretteyse şiir o gölgelerle yoluna devam etsin istiyoruz. Bu nasıl bir pandomim? Şiirin toplumu oluşturduğuna iman etmiştik hani. Mesela şimdi toplum reel bir pornografik seyir alsa, çıkıp Manukyan imgeleri mi kullanacağız? Elbette aktüel bir havası olacak şiirin. Bir projeksiyon ile tüm toplumsal trajideye ışık tutacak. Ama şalter kimin elinde? Kalem tutanın mı yoksa hayalarını kalem eyleyenlerin mi?

Allen Ginsberg'i ya da Eliot'u herşeyiyle kabul etmiyoruz ki onlar bizim şiir budamız olsun. Banane onların argolarından ve küfürlerinden. Şiir, ahlaki duvarlarımızı yıkacak bir kutsallıkta değildir bizim dünyamızda. Şiir, dilini kerhanelerden ve kıraathanelerden bağımsız kılmıyorsa, o şiirin müridlerine ve şeyhine sahih bir akıl vacip olunabilir mi sizce? Kuran toplumsal olaylara ışık tutmamış mıdır mesela? O neden yoksundur peki argodan ve küfürden? Okyanusa giderken cebindeki yağmur tanesinden olan küçük korsan Lewis'e benziyor bu hal. Lewis'in yapması gereken okyanusu keşfedip cebindeki yağmur tanesiyle tüm okyanusu kendi öz düşüncesine matuf kılmaktı. Ama o büyüye kanıp okyanusun ilahlığına iman etti. Ne oldu? Boğulmuş bir Şiir....

Vites küçültmekten dem vurmuşsunuz. Bir ekleme de ben yapayım. Debriyaja basmadan vites yükseltemezsiniz. Tabi siz "otomatik portakal" izinde seyir almıyorsanız.

Saygılarımla.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

Taha Mansur | Cum, 19/10/2007 - 16:30

yakışmaz !!!

Yakışmaz,yakışık almaz, fikir,his,şuur,basiret gibi melekelerine egzersiz yaptırmayı, "tefekkür" kalıbına girme ihtimali var ümidi ve teyakkuzu ile değerlendiren mü'minlere yakışmaz.

Yakışmaz,nefsini öldürmedikçe, rabbine (c.c.) kavuşamayacağı bilgisinin,fikir dünyasındaki inci ve mercanlara kendi adına sahip çıkmama gibi bir tetiklemeye neden olmasından sonra,imanı ile övünmenin, iman zaafiyetine karşılık geleceğini bilen mü'minlere yakışmaz.

Yakışmaz,kendisine verilen herşeyin,kendisine verildiği bilincinde olan,üzerindeki fikir,beyan,belagat gibi yetenekleri nimet olarak görüp,her nimete kendi cinsinden şükür ile mukabelede bulunmak gerektiğine haiz,"şükreden bir kul olmayayımmı?",diyen mü'minlere yakışmaz.

Yakışmaz,insan olduğunu bilen,insanı islamın,imanın perspektifinde değerlendirme ile şereflendirilmiş,aslolanın ahiret yurdu olduğu bilincinde,bilinçlendirmek için nefsi ve nefislere gard aldıracak,misilleme için ajite edecek beyanların, onarımcılık değil,bozgunculuk olma ihtimallerini bile hesaplama titizliğinde olan mü'minlere yakışmaz.

Yakışmaz,taif isminde bir şehrin kendisine zulüm yaparak misafirpervelikte(?!) bulunan halkının halini ve kendi halini anlatma sadedinde “Allah’ım!(c.c.) Kuvvetimin za'fa uğradığını, çaresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ederim...”

diyerek hatanın kendisinden kaynaklanabilme ihtimali olabilir endişesi ile sanki ben beceremedim,hakkı ile temsil edemedim, dercesine dua dua yalvaran kainatın efendisi Hazreti Muhammed (s.a.v.)’i sevdiğini iddia eden mü’minlere yakışmaz.

Yakışmaz, "Edep ya hû!" diye hem bir dua, hem bir ikaz mealindeki beyan ile eğitim ve öğretimine başlayan Osmanlıyı takdir ettiğini söyleyen ve bir şeyleri ve birilerini takdir ettikten sonra takdir nerde ? biz nerdeyiz ? diye, nefsine bakmayı görev edinmiş mü’minlere yakışmaz.

Yakışmaz İnşaallah,cümle mü’minlere ,her halleri ile,her sözleri ile temkin,reca,havf dengesini muhafaza etme edebiyle kalibre edildiklerinde…

Rabbim(c.c.) yakıştırmaktan hoşnut oldukların ile serfiraz eyle…

Osman Ulu | Cum, 19/10/2007 - 23:35

şiirde argoya evet!

ee şiirde de kullanmayacaksak nerde kullanalım argoyu yahu?

bu arada, yukarıdaki şiirde de pek bi argo ibare yok yani. şiirin neresini okuyunca "rencide" oldular acaba? bu kadar gevrek olmamalı, inceldiğimiz yerden kopacak gibiyiz. ne istiyorlar bilmiyorum; herkes ibrahim tenekeci gibi mi şiir yazmalı?! neyse...

Murat SÖZER | Paz, 21/10/2007 - 12:46

şiirde argoya hayır

"Şiirde kullanmayacaksak nerde kullanalım argoyu yahu?" demişsiniz saygıdeğer Murat Sözer.

Bende birşey sorayım o halde. Şiir, edep binasının sigara içme odası mıdır?

Çok yaşa sen postmodern(!) Yunus. Hiç sigara içmemişsin.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

Taha Mansur | Paz, 21/10/2007 - 13:40

Argoya HAYIR!

Geline gelişe kemâle ererek rûhânî bir güzelliğe kavuşan dilimizin rengin ve zengin kelimelerini bilmemiz ve korumamız gerekmektedir bu mesele sadece İsmail bey kardeşimi değil bütün insanların meselesi ve sorunudur. Bu sorumluluğu kesinlikle ve kesinlikle her bir kalem yerine getirmek durumundadır.. .

Geleyim meramıma…evvela kıymetli İsmail Kılıçarslan'ın cemaat'te şiirlerini yayınlatması çok hoş bir durum. Belki de bu duruma en çok ben seviniyorum...Ağır batmanası olan söz ustası şaire cemaatte hep söyledim şimdi de söyleyerek kulaklarınızı tırmalamış olayım ki ihtiyaç var… Bu zarureti en güzel İsmail abi karşılıyor. Hem biz kendisini tanıyoruz içi ne ise dışıda öyle olan bir insanla bendeniz karşılaştığım için çok da mutluyum. Tanışmamız ve muhabbetimiz neticesinde bana bıraktığı bu izlenim bu oldu... En azından mizacını, karakterini biliyor içinde hissettiklerini dışarıya vururken heyecanını kontrol etmekte çok serbest olduğunu ayan beyan görüyoruz ve gördük... İsmail abi çok heyacanlı ve çok dolu bir insan bunu daha önceki yorumlarımda da söyledim. Şimdi bazı yorumcu kardeşlerimiz bazı şeyleri fırsat bilip İsmail Kılınçarslan'ın şiirlerinin altına şiire, söze, kelama argo halleri dilimize misafir etmemizi istiyorlar. Böyle düşünenleri esefle kınıyorum…Benim tanıdığım İsmail Kılıçarslan, Hakan Aslanbenzer gibi gaza gelecek bir insan değil. O da biliyor ki argo söz ve halleri bir müslümanın ağzına yakışmıyor... Sadece, "Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler." [İsra 17/84] düsturu ile harek ediyor. Bu durumu küfre yorarak yakışıksız yorum giren kardeşlerimi ben bir daha aklı selime davet ediyorum... Efendiler! Her şey için olduğu gibi, dil için de bir kemâl noktası vardır ammenna ve sadekna. kemâle eren bu atalarmirasına hassasiyetle sahip çıkmamız, binler bahçıvanın emeği geçen ve renk, râyiha ve tadı ile meyveleri en olgun seviyeye ulasan bu Bağ-ı İrem'i kurutmamamız icab etmez mi? İsmail abi gibi cidden şiire emek vermiş bir insanın ürettiği ürünlerin ve meyvelerinin yarının çocukları semeresini toplarken ne düşünecektir? Şimdi Can Yücel’in şiirlerini okuyan bir insan hiç Can Yüceli rahmetle anacakmıdır? Dikkat ediniz ben her önüne gelenin şiirlerinde ya da konuşmalarında argosu ile uğraşmıyorum... Şair ve şiir adamı zerafetli olur diyorum. Bu yüzden her önüne gelenin, bu hususta konuşma ile tasarrufa hakkı yoktur. Oldurmayız da...

Hem İsmail abi gibi şairlerin, her hususta seçici ve hasas olması gerekir. Diline de, dîline de argo söz ve halleri misafir etmemesi gerekir. Çünkü sözlerin ilk tazâhür ettiği yer ağızdır. Dudağından şeker-şerbet sözler, hakk ü hakikat ifadeler, hikmet ü marifet beyanlar dökülen insanlar, şairane olurlar şair olurlar ve böyle insanlar aşılması gerekli olan en büyük vetireyi eteği suya değmeden yani argo ya başvurmadan aşarlar... Ben kendisi ile muhatap oldum İsmail abi sevgisini de, öfkesini de aks ettirirken yüzlerimize nezaket ölçüleri içinde izhar etti. İşte şair adam böyle olur dedim kafamdan ne müfrit, ne de müferrit; yani ne fazla aşırı, ne de fazla umarsız. Adam sarrafı olmuş ve konuşmasında itidali elinden kaçırmayan ve bu itidalini de sürekli kılan istikamet insanına, şairine, kalkıp küfürbaz şair yakıştırmasını yapan aklıkıtlara söyleyecek söz bulamıyorum... Sunî çiçekleri ve plastik meyveleri dallara yapıştırmaya benzeyen bu sorumsuz davranışla, dil ağacına takılmak istenen, hem de dilimizin bünyesine uymayan uydurma ve zevksiz kelimeler, sonra edebiyat adına toplanıp bir milletin lisan sofrasına sunulamaz efendiler... Allanıp pullanıp sunulsa bile, millî bünye o sentetiklerin bir kısmını geveleyip tükürecek, bir kısmını da o haliyle, yutmuş dahi olsa- sindiremeyeceği için kusacak veya er geç sinesinden söküp atacaktır. İleriyi düşünün öyle konuşun… Mideden helal abi sana, sen söyle argo sana yakışıyor demekte neyin nesi??? Dünyanın dört bucağından getirilmiş cevherleri, tarihimizin akışı içinde işleye işleye güzelleştirerek hoş, güzel, cana yakın ifadeli, mücellâ mücevherler, "gülümseyen inciler" haline getiren edebî dehalarımız ve edebiyat sarayımızı bu harika malzemelerle kuran mimarlarımız tarafından bütün bunlar, yüce nakışlar ve muhteşem tezyinat halinde yerlerine oturduldukları sonra, dil inceliği ve ses âhenginden nasipsiz, tarih ve maneviyat şuurundan yoksun bir kısım duygusuzlar, o nâdîde saraya, dil hazinesi olan o atalar yuvasına girerek mücevherleri kırıp dökmesinler, nakışları bozup parçalamasınlar rica ediyorum... Daha sonra da kendi heveslerine göre bazı boncuk ve cam parçalarını yerlerine takıp takıştırmaya çalışmasınlar. Yani "bed, cıvık ve yüzsüz" uydurmaları, kelime diye takdime uğraşmasınlar. Tabii sîne-i millet bunları kabul etmedi hepiniz bunun örneğini gördünüz hepiniz bu insanlara bir dirhem dahi pirim vermedi gördünüz. Nasıl kabul edilebilirdi ki…

Bu şairlerin: kelimeleri, ibarenin içinde, tımarhaneden fırlayan akıl hastaları gibi koşuyordu insanın kulağına….Hepsinin sırtında aynı urba yokmuydu? Bakışlarında aynı mânâsızlık yokmuydu… Bakın o argo söz ve halleri şiirlerinde neşr eden adamlara?! Neye benzediklerini göreceksiniz..Ne, âhenk, ne edâ, ne ritm birşey yoktu ki. Her dem bir şair iç âleminde, ruh dünyasında derinlemesine gelişen ve yenilenen bir dünyanın insanının dilinde elbette kelimeler de mânâ kazanacak, onlar da olgunlaşarak yenilenecektir. Her kemâl yeni, her bayağı fersude yoksa daha cismâniyetin kabuğunu kıramamış, ruhu öldüren, kalbi söndüren maddeci bir anlayışın baskısı altında ezilenlerin, yenilik adına yaptıkları işler, tahribattan öteye geçemez söylemiş olalım… Onların, mânâ yüklü, çok buutlu şeffaf kelimelerimizi atıp, katı bulanık ifadeli uydurmalarına yenilik diyemeyiz a dostlarım... Evet, "Sudaki gölgemi okşayamam bile." Madde, ruhtan ve ruha yakın inceliklerden ne kadar uzaksa, maddeci de onlardan o kadar uzaktır. Halbuki bizim millî yapımızın, iç aydınlığımızın yansıması olan lisanımızdaki kelimelerin ifadeleri, onların kalıplarına, katı ölçülerine sığmazki. Onların ileri sürdüklerinin çoğu, argonun dahi aşağısında kalır bu. Şu içinde bulunduğumuz durumu rahmetli Cemil Meriç şöyle dile getirir: "Argo, kanundan kaçanların dili, uydurma dil, tarihten kaçanların.. argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hâfızasını kaybeden bir neslin, argo, her ülkenin; uydurma dil ülkesizlerin." Ruhun binlerce kez şad olsun üstad…

"Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır" diyen yazar, onun bir milletin hâfızası, yani heyecanıyle, hassasiyeti ile milletin kendisi olduğunu ifade ederek o deryaya dalmamızı ister: "Kamus, bir umman. Derinliklerinde inciler gülümser. Kimi sevgili göğsünde parlayacak, kimi bir tâcidâr alnında, kimi sedef mahfazasında unutulacak."

"Kamus bir umman, dualar uğuldar derinliklerinde, destanlar coşar. Şâir bu sesleri duyan ve duyuran."

"Kelime ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade."

"Bir davet olarak güzel kelime, dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven."

"Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete."

Kelimesiz düşünmek imkânsız olduğu için kelime bilgisi düşünce ve zekayı geliştirdiğinden dolayı medenî dünya kelimelerdeki bu muazzam kuvveti geniş ölçüde tecrübelere girişmiş bizim kardeşlerimiz de helal ağabeyciğim argo söz sana yakışıyor safsatasını ortaya atıyor...

Son söz olarak söylemek istediğim şey ise şudur;

Ey şair kardeşlerim, Kimileri konuşurken toplar, kimileri dağıtır; birileri konuşurken kazanır, diğerleri kaybeder... Terbiye mühim. Fakat neticede "Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler." [İsra 17/84]…vesselam..

Editöre not: Dilenirse Blog olarak konulabilir...Muhabbetlerimle...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Paz, 21/10/2007 - 23:21

yuşa abi ellerinden öpüyorum

Selamunaleyküm Yuşa Kardeşim, yorumunu görünce biraz mutlu oldum. Esasen meselenin ciddiyetine vukufiyet arzı endam etmiş kalem sayısı bu cemaatte pek az. Dil diyorsunuz ki bu öyle basite alınacak bir mevzu değil...Kim çocuğunun kendisine "Heyyy Moruk" demesini ister? Esas sorun butür çaplı düşünmeyen kardeşlerimizdedir. Dilimize, şiirimize, makalelerimize, konuştuklarımıza bu argoyu sokarsak ne kazanırız? Herkes bir kendine sorsun! Bu halin kusurlu ve aksak taraflarının, gençlerimiz üstündeki etkilerini bir düşünün?! İlerleyen yıllarda bu halde konuşan bir neslin çıktığını filan düşünün?! Kim kanser olmaz bu durumdan? Kesilmesinden korktuğumuz bir el veya kol da olabilir, ama unutmamamız gereken husus, işin önü alınmaz boyutlara ulaşır olmasıdır...buraya hepinizin nazarı dikkatini çekmek istiyorum... Hem tatlı söz yılanı deliğinden çıkarırmış derler. Demek söylemesini bilmek lâzım. Öyle diyordu Yunus "Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz/ Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz/ Söz ola kese savaşı; söz ola bitire başı/ Söz ola ağulu aş, yağ ile bal ede bir söz" Isırır gibi konuşan, hırçın, bıçkın, asabî, iğne batırır gibi, bıçak sokar gibi konuşan insanları sevebilir misiniz? Bir de merhem sürer, kevser sunar gibi konuşan, huzûr iklimleri oluşturan, meltem meltem esen insanlara bakın.. Sanki birer cennet bahçesidirler öyle değil mi? Ahh Akifim, ahh Necibim ve Asımın nesli...

"Kitabımın kâğıdının bir köşesini her kim nişan için bükerse bana hançer çekmiş, kanımı dökmüş bir katil olur."

Tahsin Sofuoğlu (doğrulanmadı) | Pzt, 22/10/2007 - 00:07

çekilin aradan ben öpeyim

Yusa Irmak ve Tahsin Sofuoğlu'yu, yılanın delikten çıkışını engellemesi muhtemel olan tıkaçları açma gayretlerinden ötürü kutlarım.

Argonun dilimize daha da sirayet ettiği günleri tahayyül etmek bile istemiyorum. O zaman mesela sevgili kavramına atıfta bulunmak isteyince nasıl anlatacak derdini yazar? "Her sevgili bir mabettir bana / Gölgesinde ağlamaklığım tutar" yerine "Her manita bir mabettir bana / Gölgesinde ağlamaklığım tutar" ifadesinin kullanılması, kârisinin reaksiyonunda ve dizenin kuramsal açılımında ne gibi farklar gösterir, sanırım düşünülmesi gereken bu. "Özgürlük özün gürlemesidir" sözüne hiç girmeyeyim. Filhâkika bu blokta gürlemeler yerini fi-gürlemelere bırakmış gibi ne yazıkki.

Saygılarımla.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

Taha Mansur | Pzt, 22/10/2007 - 00:33

Argonun Dayanılmaz Hafifliği

Merhaba

Hayırdır, poetika filan mı oluşturuyorz? Şiir dili böyle olur, şiir böyle yazılır filan. Argo girdi mi şiire o şiir tutunamaz, kimse anmaz onları ? Siz Türk şiirini ne kadar yakından tanıyorsunuz? Cahit Zarifoğlun'un erotik dilinden haberiniz yok belki de? Şiirde erotizm de argodur. Erotik dilde çoluk çoçuğun arasında konuşulmayan şeyleri söyler çünkü. Kimse Turgut Uyar, Cemal Süreya gibi ikinci yeni şairleri şiirlerinde argo konuştu, erotik konuştu diye şairleri tımarhaneden kaçan akıl hastası gibi gösteremez. Sizin cennetiniz de yok cehenneminizde. Herkesin tabiatı gereği aktığı bir yol vardır. Hesabını da ölünce kapatır ve Allah'a verir.

Etikten filan konuşmuyoruz. Bugün Peygamber olsaydı, ya da Allah'ın dostları ağızlarına bırak argoyu, dünya kelamını dahi almazlardı. Mesala forumlara, sitelere girip vakitlerini çarçur etmezlerdi. Kelamullahı zikrederlerdi. Biz peygamber değiliz. Günahlarımız da çok. Şiir de Allahın ayetleri değil. Şairler de veliler ve ilahi tevhidi taşımakla vazifelendirilmiş elçiler değil. Biz şavasın içindeyiz. Savaş omuz omuza mücadele de değil artık. Şiirde düdük öttüren, baharı, çiçekleri terennüm eden adamlarla işimiz yok bizim. Türk şiirinin de ihtiyacı yok bu adamlara.

Her gün bombalar patlasın, kapılarımıza kadar pisliğe, rezilliğe boğulalım, etrafımızdaki ülkeler nerden ne koparabiliriz, nasıl düzeriz bu adamları diye planlar, projeler geliştirsin, içimizdekiler nasıl pastadan nemalanırız, kimi satsak, kendimizi nasıl pazarlasak köşe oluruz diye sinsi sinsi ihanet peşinde zikzaklar çizsin, biz de ey tut-i dillim, şam bülbülüm, azizim, muhteremim, daha daha nasıl orada havalar muhabbeti yapalım! Öyle mi? İradesi kuvvetli olan, dua etsin, ibatedini yapsın, benim de damarım patlıyor, irademi aşıyor böyle şeyler, basıyorum kelimelerin on dörtlüsüne, en azından kendimle birlikte belli bir kitleyi de harekete geçiriyorum o zaman. Nefret ettiriyorum mesala. Nefret çok önemli bir silahtır. Dinç ve diri tutar, teyakkuzda tutar adamı. Siz de alın belli bir kitleyi vaaz ederek harekete geçirin. Şiirde vaaz edemezsiniz. Çünkü şiirde tebliğ yapılmaz, telkin yapılır. Yani alanlarımız çok farklı bir kere ve her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır.

Kimse şiir dili argoyla mürekkeb olsun, argo dışında yazılanlar şiir olmasın gibi şeyler de söyleyemez. Bu bir üslup ve mizaç meselesidir. Argo iyi bir şey değildir. Bunda hepimiz hemfikiriz. Çirkin birşeydir küfür ve argo. Ama çirkin daha önce hiç olmadığı kadar hayatın tam ortasında. Çirkin benim dört tarafımı sarmış. Benim dört yanımda, sahabeler, Allah dostları, elçiler yok. Etrafımda her gün ayağımın altında dolaşan, orospular, pezevenkler, mayfa babaları, vatan hainleri, teröristler, iş birlikçiler, kana susamış bir İsrail, Amerika, rantçı Avrupa, salak, aklı karışık cahil sürüleri var. Bunları şiirde ilahi bir dille inşa edip anlatamaz, milletin gözüne sokamazsın. Onları onların jargonunu kullanarak anlatabilirsin.

Necip Fazıl, zamanın dikkatlerini üzerine çekmişken ve kulisler sürekli ondan bahsediyorken, Cumhuriyet Gazetesinin baş yazarı, dayanamaz, kıskançlığından ve ifritliğinden baş sayfada bir yazı yazar ve, "bu necip, necip dediğiniz kimdir ya kuzum? Biraz sigara, biraz duman, biraz kül. Alın işte size Necip Fazıl" gibi şeyler zırvalar.

Necip Fazıl'da Büyük Doğu'daki köşesinde cevabı yapıştırır: "Ya sen kimsin sen?! Biraz anan, biraz ben, al işte sana sen?"

Dil ve üslup yerinde kullanılır. Sokakların nasıl raconu varsa, şiirin ve edebiyatın da bir raconu var. Gerektiği yerde harekete geçirir, seferber edersin. Hiç bir şair, üslübunu ve poetikasını diğer tüm şairler üzerinde dikte ettiremez. O sadece bir poetika belirler ve başarılı olduğu müddetçe o poetikayı sürdürür, zaman olur bu mefkuresini değiştirir, şiirini başka bir raya oturtur. O şairin bileceği, tasarrufunda olan bir iş.

Biz bugün, kıyıda kalmış birkaç şiir üreticisi, nasıl bir çağda yaşadığını her sabah keskin bir kokuyla idrak eden birkaç adam, şiiri salt divan edebiyatının muhlis ve bedii diliyle söyleyemeyeceğimizi, kalabalıkları bu dille harekete geçiremeyeceğimizi biliyoruz. Dil eskir, yıpranır ve kullanına pratik bir fayda sağlamayınca bir katastrof olarak tarih müzesine kaldırılır. Bugün Ziya Gökalp'in dilini kaç Türk evladı anlar? Divan şiirini, ya da birinci yeni, ikinci yeninin kullandığı şiir dili, çıtası bizim ne kadar işimizi görür?

"Meydan ortaya çıktığında" diye bir kitabı var Sezai Karakoç'un. Meydan ortaya çıktı. Ortada kocaman, düşmanın ve dostun, müttefikin ve hainlerin belli olmadığı rezil, kirli bir savaş var. Ve "Şiir yazmak şavaşmaktır." Madem elimize silah alıp kafalarına sıkamıyoruz düşman bellediklerimizin ve düşmanlar hergün zibil/kıyamet gibi büyüyor, kelime kelime sıkıyoruz bizde. Sonra bu kitlelerde bir hareketlenme doğuruyor. Zincirleme büyüyor bu. Bizim gibi damarı olan adamlar, nefret etmeye başlıyor ve nefret fikri, fikir de eylemi doğuruyor. Doğuracak. Doğurması lazım.

Ve siz kalkıp karşınızda olmayan bir adam hakkında, "Benim tanıdığım İsmail Kılıçarslan, Hakan Aslanbenzer gibi gaza gelecek bir insan değil." Böyle atıp tutamazsınız. İsmail Kılıçarslan'ı ne kadar tanıyorsunuz siz, oturup, konuştunuz, muhabbetini dinlediniz diye, hemen de çözdünüz, notunuzu verdiniz, karakter teşhisi mi yaptınız? Psikoloji de profosör doktor musunuz siz? İnsanlar kendini tanımıyor, siz insanları tanıdığınızı iddia ediyorsunuz! İsmail Kılıçarslanla, Hakan Arslanbenzer, sizin Kılıçarslanı tanıdığınızdan daha iyi tanışırlar. Özellikle arkadaşları bir araya getirip, kırdırmak, mertliğe yakışmaz. Artı neden Arslanbenzer karşılaştırması? Söz fırsatı gelir gelmez garezini mi kusuyorsunuz. Mert müslüman olun önce. Argo söyleyip Mert olmak daha evladır üstelik.

Bakın şiirde de bir savaş var. Millet kamplara bölünmüş. Herkes bir yer tutmaya çalışıyor Türk şiirinde. Birbirine giriyor, girdiriyor, giydiriyor. Kalleş, namussuz bir durum bu. Ama var ve olacak. Ben hiç bir kampın içinde değilim. Olmamam haksızlığa tahammül edeceğim anlamını taşımaz. Haksızlığa tahammül etmediğim için şiirde sövüyorum da, övüyorum da. Ve hesap vereceğim bir tek yer var. O da siz değilsiniz.

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Pzt, 22/10/2007 - 00:46

ölçülerimiz neler ey cemaat? ey Müslümanlar bana yardım edin...

Cahit Zarifoğlun'un erotik dilinden haberiniz yok belki de? Şiirde erotizm de argodur. Erotik dilde çoluk çoçuğun arasında konuşulmayan şeyleri söyler çünkü.

anlamıyorum şiirden belki. ama bu kadarına da pes doğrusu... şiirde küfür etmek olabilir mi?, uygun mu?yu tartışırken şiire cinsellik karıştırıp bunu da köken olarak Cahit Zarifoğulu'nu göstermek ve haklı olduğunun zannıyla devam etmek...

Cahit Zarifoğlu şiirde erotik dili kullandı diye bizim kullanmamız hakkını kim veriyor (1)
Cahit Zarifoğlu yapmış bir yanlışlık, şiire erotik dili koymuş da biz de bunu göklere mi havalandıracağız? (2)
Ölçümüz Zarifoğlu mu, yoksa Medeniyetimiz mi? Bizi biz yapan değerlerimiz mi? (3)
Ölçülerimiz neler sayın Mustafa Burak Sezer? (4)

Anlamıyorum dedim ya efendim, anlamıyorum. devam edeyim...

Necip Fazılın heyecanının zirvesindeki bir olayı alıntılayıp, Necip Fazıl'ı Necip Fazıl yapan değerleri görmezden gelip böyle bir oayı izaha açıklamaya kalkışmanızı da anlamıyorum.

Ne demek yani, Necip Fazıl küfretti diye biz de mi küfür edebiliriz?

Ölçülerimiz neler Müslümanlar? Ey cemaat ölçülerimiz neler, biri bana açıklasın...

Ölçülerimiz necip fazıl, cahit zarifoğlu'nun yaptığı yanlışlar mı?

Anlamıyorum dedim ya efendim, anlamıyorum. devam edeyim...

Bugün Peygamber olsaydı, ya da Allah'ın dostları ağızlarına bırak argoyu, dünya kelamını dahi almazlardı. Mesala forumlara, sitelere girip vakitlerini çarçur etmezlerdi. Kelamullahı zikrederlerdi. Biz peygamber değiliz. Günahlarımız da çok. Şiir de Allahın ayetleri değil.

Bu ne demek Allah aşkına Mustafa Burak Sezer?!!! Peygamber olsaydı forumlara girmezdi ne demek? Bilakis hayatın içinde olurdu... Sizin tahayyül ettiğinişz gibi mescide çekilip zikirle vaktini tamamen geçirmezdi. Siz zikrin ne olduğunu dahi anlayamışsınız... Zikir hayatın her alanında hem kalbin hem de bedenin iştirak edegeldiği bir kavramdır...

Bu ne demek böyle? Biz peygamber değiliz, günahlarımız çok demek ne demek? Peygamber de sonuçta günahlı bir varlıktı; yani insandı! Onu melek konumuna yükseltip, O peygamber, tabiki öyle olacak, biz insanız yapamayız edemeyiz mantığı ne böyle?

Anlamıyorum efendim...

Hem peygamberin hayatta ne fonksiyonunu anlayamayan, hem de o peygamber deyip peygamberi anlaşılmaz kılan bu cümleleri anlayamıyorum efendim... Ortadaki tezatları saymakla bitiremeyiz...

Oturaklı, ölçümüzün ne olduğunu dile getiren, peygamberin fonksiyonunu anlayabilen ve aktarabilen /peygamber dünya kelamı da ederdi/ yorumlarınızı okumak dileklerimle...

selametle

Mustafa Selim Yar | Pzt, 22/10/2007 - 10:48

argonun etkisini, küfrün etkisini görmemezlikten gelemezsiniz...

Dil ve üslup yerinde kullanılır. Sokakların nasıl raconu varsa, şiirin ve edebiyatın da bir raconu var. (yukardaki metinde mustafa burak sezer beyefendinin cümlesi)

ifadeye dikkat eder misiniz? bu mustafa burak sezer in dilinin değiştiğinin göstergesi değil midir?

kaba bir dilin diline hakim olduğunun...

şiirde argo, bir yörenin konuşması için dile getirebilinir de, bakınız nasıl etkisini gösteriyor...

ya şiirde küfrü dile getirenlerin dilde de etkisini göstermemesini nasıl iddia ediyorsunuz....?

bir müslümana küfür yakışır mı?

açıklama bekliyorum...

Mustafa Selim Yar | Pzt, 22/10/2007 - 11:37

Argonun Pratikteki Yeri

Siz hakikaten anlamıyorsunuz Mustafa Selim Yar Beyefendi. Sözlük kullanın, beni yormayın. Herkese açıklama getirsek, dilimizde tüy kalmayacak artık.

hamiş: biraz tefarruata gireyim. günlük hayatta argoyu ve küfrü dilime pelesenk edinmiş bir adam değilim. yatılı kurslarda okuduğum 6- 7 yıl çerçevesinde eşekoğlu eşek gibi kültürleşmiş ve klişeleşmiş bir hakareti dahi ağzıma almadım mesala. ama dilin değiştiğini yukarıdaki uzun yorumumda da belirttim zaten. dilin pratikte bize fayda sağladığı süreçte yaşadığını söyledim.

ortama girmedikçe, jargonların havada uçuşmadığı müdddetçe, ya da çok sinirlenmedikçe küfür etmem, argo konuşmam. bunda çok samimiyim. tanıyanlar bilir. ama şiiri introvert/içedönük olarak yazıyorum. ve daha şiirin yarısına gelmeden nefret etmeye başlıyorum son iki senedir. pisliklerden, üç kağıtçılardan, pezevenklerden, fahişelerden, devlet erkanından, münafıklardan, namertlerden, amerikadan, israilden, pkkdan, allahsızlardan, salaklardan bahsetmeye başlıyorum ki benim dünyamı böyle şeyler çeviriyor, güzel, hoş kokular değil. ben bunları düşünür düşünmez içim kaynıyor ve bunları da en güzel argoyla , onların jargonuyla ifade edebiliyorum. yani şimdi şiirden anlamayan siz ve sizin gibiler bana neyi nasıl yazacağıma dair brifing vermeyin. ya siz bu sokakların içinde değilsiniz, uzayda yaşıyorsunuz, ya da ben uzaydan fırlatıldım bir meteor gibi. buyrun dedim işte ben!

evet böylece şiirimin dili değişiyor. sizin beğeneceğiniz zaman zaman yazdığım tut-i dilli, bahar kokulu, kelebek edebiyatına giren şiirlerimi de sizin okuyabileceğiniz matbu dergilerde yayınlıyorum, sizin okuyamayacağınız toplumun genel ahlakına ve kültürüne aykırı olan şiirleri ise sizin görmediğiniz dergilere gönderiyorum. yani sizi kirletmiyorum mesala. çünkü siz temizsiniz ak süt gibi. sizi kirletmek istemem. bugün şiir dilim böyle seyrediyor. yarın olur da takdir edilmiş, yaşamışsak eğer dilimin nereye yöneleceğini mevla bilir, ne siz ne de ben.

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Pzt, 22/10/2007 - 13:05

aaa...

ben son iki üç senedir bile bu kadar yazı okumadım yahu... gözlerim çift görmeye başladı.

kalbim güm güm. gözlerim dürbün. durun bakalım ne anlamışım mevzuların genelinden.

1- şiirde argo bal gibi de olur. hem de bazen öyle yerine oturur ki yapışıp kalırsın. asıl sorun bunu beceremeyen adamların şiire yeltenmesi. o zaman ortaya komple komple itiz tarzında sanatsal(!) dizeler çıkıyor ... m.burak sezere katılmam mı? adamların işleri ortada, şiirleri orta da.... mühim olan okuyucu da bir duygulanım oluşturmak değil midir? okuyorum ve nefret ediyorum. ben de nefreti nasıl oluşturacak şair. salt argodan bahsetmiyoruz tabi, ustalıkla yerleştirilmiş olandan. bakın necip fazıl'a.

2- şiir de argo bal gibi de olmaz. tabi bal gibi tatlı olmaz. zaman da bal gibi değil zaten, konuşmalar yaşayışlar da bal gibi değil zaten... neymiş şiir de argo olunca şiir bal gibi değil de baldıran gibi olurmuş....

***mustafa kardeş anlattın, ve anlayan anladı. tıpkı yuşa kardeşi anlamak isteyenlerin anladığı gibi. bu iki ayrı ırmak gibi görünse de bir gün bir deniz de birleşecek. ama bir gün herkes fenerli olacak!!!:)

küsmeyin de...

ahmed esad | Pzt, 22/10/2007 - 13:35

Kimseye küsdüğümüz yok aslan parçası...

Bir gün herkes "Türkiyeli" olacak merak etmeyin Ahmet bey kardeşim! Çünkü bu ülkede Türkcell Süper liği var! Biz Türkler Fenerbahçe'ye karşı fazla "alçakgönüllülük" yaptık ve Feneri hep öyle inandırdık... Birde fenerin "alçak" olduğunu, bunuda hak ettiğini tabiki... Hem neyi hak ederki başka? Gerçekten "mütevazi" olduğuna inanılmayı mı hak eder fener? Hayır!. Aşırılık ve sun’ilik esasen inanılmamayı hak eder bilmem anlatabiliyormuyum...Sözkonusu sözüme çift buudlu gözlükle bakınız ahmet bey kardeşim, zahirî olarak da, bâtınî olarak da pek mutabık ve muvafık bir istihkak durumu kendini ele verir... Bizler ayrı dünyaların insanıyız...Fener nere cimbom nere... En azından kötülüğü açıkca işlemiyoruz...Ya da herkese faş etmiyoruz... Zira bir gün haktan korkup tövbe etme olasığılımızı ve hakkımızı saklı tutuyoruz...Şimdi tevazunun gösterisini hem de vurgulu ve ısrarlı biçimde icra eden aktöre inanılır bu doğru. Birincisi: İnanılır iyi bir aktör olduğuna, onu yaşayan biri olmadığına. İkincisi: İnanılmaz, çünkü gösteriş sahibi güven vermez, itimat telkin etmez; hele iğreti duran, tekellüflü bir tevazuya hiç inanılmaz. İnanmazlar, öylesinin gerçekten mütevazi olduğuna, alçakgönüllü bir ruha sahip bulunduğuna...bakalım bu iki ırmak enaniyet vetirensinden atlayıp gerçekten bir denizde birleşecek mi? Yoksa herkes fenerli mi?...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Pzt, 22/10/2007 - 16:09

yüreği külhan küheylanlara

şimdi yusa bey

sizin mrat sözer in dediği gibi cici çocukluk yaptığınıza inanmam ben. sizi okurum eğer ki çelişkili bi adam olsaydınız, şimdiye kadar üç beş yorumda foyanız ortaya çıkardı. o yüzden saygım sonsuz. itidali koruyun her daim. ama herkez de siz gibi olamaz ki mirim. şekil 1-A ben!

şöyle düşünün derim. amaçlar aynı ama araçlar farklı. siz güzel bir türkçe kullanarak insanlığa daha güzel daha hoş olanı gösterip..."güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır" mantığı ile hareket edersiniz diyelim amenna. ne güzel. ne tatlıdır elbette, hatta içi dışı bir olup içi de güzel dışıda güzel sözü de güzel olan olmak en harikasıdır işin.

ama bir diğeri de çıkar argoyu, kenar mahalle dilini kullanır içi asi ve düşünceleri çetrefilli adamlara birşey sunar bu yolla... kös kös oturan sidikli zihniyetlere "kalkınız üstünüz deki idrarın menşeini temizleyin, hoş kokular tedarik edin" demez de "kalkın ülen sidikli zihniyetler, durgun durmaktan kokuşmuş sıvılar hatta eşşoğluları" felan der. bu onlara sizin lafınızdan daha çok etki eder, çünkü anladıkları dildir bu. ama latif çıtkırıldım tiplere de argolu sözler mayhoş ve de nahoş gelir.... ama amaç aynıdır felan.

imdü... bir de sözlerin üstünde bir söz vardır ki. takva ehli olan; konuşmasından kımıldamasına kadar o sözün eteğinden bir yere ayrılmaz. ayrılamaz demiyorum ayrılmaz. ona nedir, şiir den ve hikem den? biz takvanın t sine ulaşmak için on bin şiir okusak ne işe yarar? ama bu şiir de acayip bir ırmak, piste olsa girip bir kere daha yıkanmak istiyor inasan.

fener işin espirisi argo ve küfür için birebirdir. çöptenekesi gibidir futbol, içine iyi sözüde atsan kötü sözü de atsan öğütüp kusmuk gibi bişey yapar. ...

yaw nerden ne yazdık yine, başlıkla alakasız bir yorum kusura bakmayınız...
napim kafa bir milyon oldu!

küsmeyin de...

ahmed esad | Pzt, 22/10/2007 - 18:05

Cıık abim bu argoynan olmaz...

Esselamunaleyküm Ahmed bey kardeşim, ağzın şeker şerbet yesin Allah seni aziz eylesin beni anladığına gerçekten sevindim... Bilmiyorum ben bundan bir kaç hafta önce Nezaketin Dili diye bir araştırma yazısı yazmıştım cemaatte. Orda şu aldığım alıntılarla buradaki eksikliği gözler önüne sermeye çalışmış cemaatteki arkadaşların ve kendi eksikliğimi o yazıda ortaya koymaya çalışmıştım... Ne ise mesele şu,
ben Adana'da yetiştim. Yani o mahalle ağzıyla konuşan güruh benim kadar emin olun argo bilmez. Ki bu hususta emin de olabilirsiniz ki ben onları orgo ve küfürde cebimden dahi çıkartırım. Bundan 9 veya 10 yıl öncesine kadar her gün arkadaşlarla Adana'da doğum evi denen bölgede yeşilyuva mahallesinde sizin kopuk ve yaramaz dediğiniz arkadaş gurubuyla cığaralık sarar, küfür eder sonra birbirimizin bulmuş olduğu yeni küfürler ile dalga geçer makara yapardık... (Sizleri kendimden tiksindirmek için değil yeri geldiği için söylemiş olmak istiyorum...Halime acıyıp bana dua edesiniz diye yani...) Yani şunu demek istiyorum. Ben küfür ya da argo bilmeyen biri değilim. Şiirde yazarım, makalede, incelemede yaparım, denemede ama bu benim bu anlatımları yaparken şeyini şey ettiğimin şeyi dusturu ile yazı yazmamı gerektirmez. Demin kıymetli rüştü abimle MSN den selamlaştık bu argo üzerine az bir hasbihal ettik konuşurken annesinin ona bir sözünü bana söyledi çok etkilendim dediği şey ortalama olarak şöyle birşeydi. "Bir insan ne zaman argo kullanıp sözünü küfürle sürdürüyorsa bilin ki o zaman söylecek sözü kalmamıştır... konuşacak birşeyi kalmamış adam argoya ve küfüre baş vurur. Çünkü adamın istediği şey konuşmak değil döğüşmektir. Bu yüzden kenar mahalle dilini kullanan insanlarda bile bir nezaket vardır. Kendi grubundaki adamlara dilediğini söyler dilediğini giydirir ama bir tanımadığına rajon kesemez. Çünkü karşındakinin kim olduğun bilmez. Bunun için tedbirli konuşur. Amaç aynıdır ama bu argo yöntemle çözülecek bir hadise değildir Ahmedim. İnsan olana bir kere konuşmak zaten yeterlidir. İnsan olmayana da tabii kalkıp nezaket göstermek karşısındakine zulumdur. ve o nezakete kesinlikle layık değildir. Ama şu olur ima ve ironilerle, en azından sükûtla, nezaketten anlamayanların ağızlarının payını vermek de bir inceliktir... Yine diyorum ki küfürle bu iş çözülmez.. Çözemezsiniz...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Pzt, 22/10/2007 - 22:04

Modernitenin Hayyam'ı Gibisiniz.

"ortama girmedikçe, jargonların havada uçuşmadığı müdddetçe, ya da çok sinirlenmedikçe küfür etmem, argo konuşmam. bunda çok samimiyim. tanıyanlar bilir. ama şiiri introvert/içedönük olarak yazıyorum. ve daha şiirin yarısına gelmeden nefret etmeye başlıyorum son iki senedir. pisliklerden, üç kağıtçılardan, pezevenklerden, fahişelerden, devlet erkanından, münafıklardan, namertlerden, amerikadan, israilden, pkkdan, allahsızlardan, salaklardan bahsetmeye başlıyorum ki benim dünyamı böyle şeyler çeviriyor, güzel, hoş kokular değil. ben bunları düşünür düşünmez içim kaynıyor ve bunları da en güzel argoyla , onların jargonuyla ifade edebiliyorum. yani şimdi şiirden anlamayan siz ve sizin gibiler bana neyi nasıl yazacağıma dair brifing vermeyin. ya siz bu sokakların içinde değilsiniz, uzayda yaşıyorsunuz, ya da ben uzaydan fırlatıldım bir meteor gibi. buyrun dedim işte ben!"

Bu laf size aitse bu şiirde size ait... Şimdi şiirlerinizi okudum antoloji'de Argoyo olan düşkünlüğünüzü daha iyi anlıyorum...

Yırtık ve Kokulu
çoraplarımı aldım, yırtık ve kokulu
olsun anasını satayım, geçirdim ayakkabıma!
helada su bitmiş, kahrolsun belediye kahrolsun kapitalizm!
annem jöle kutuma çiçek ekmiş,
limon sıktım kelime!
babam uç yıl sonra dönecekmiş işinden.
Muâlla’ya sarkıyorum ara da bir
kahpe! Yüz vermiyor ki.
otobüse zam basacakmış basmacı kadınlar korosu
kocalarını da hiç sevmem kahvecinin
Yüksel Teyzenin ortanca, mafya olacakmış büyüyünce
kız kardeşi kontra-gerilla erkeklere karşı.
biraz feminist göğüs kıllarım var
ve ayak tırnaklarımda kıl çıkmaz benim
anasını satayım, bugün de işe mi gidilir...

12.05.2006 / Pakistan
Mustafa Burak Sezer

ISLAK TABURE / MUSTAFA BURAK SEZER
ıslak bir tabure ve oturunca kaba etleri yayılır tazenin
haber geldi şimdi ölme vaktidir bir yelpazenin
bakıp uzun, tuhaf yollara
bir hayal uydurup beklemek
sanki bir kadının açılacakmış gibi billur kollarına
bakire ama yağmalanmış mânâlar yüklemek
harcı değil cücelerin aynalara girmesi
ıslak taburenin kaba etli, kültürlü fahişesi
şiirleri emiyorsa erkeklerin dilinden nasıl
öyle bir tabure bu üstüne otursan asıl
sende şair olursun.

Edebistan / Aralık
Mustafa Burak Sezer...

Doğulu Ömer Hayyam, aslında bugünkü modern Batının batnındaki batıl yaşam felsefesini önceden fihrist olarak kaleminde toplamış ve onlara rübailerini torba etmiştir denebilir. Modernite dünyası bir Ömer Hayyam dünyasıdır pek çok açıdan. Kendileri için yaşayan modernistler Hayyamcıdır, çünkü eyyamcıdırlar... Bundan etkilenip prim yapan kardeşlerimizde yok değil tabi...

Evet, egoizm/bencillik mi isterdiniz, buyrun şuradan okuyun...

Ben olmayınca bu güller bu selviler yok
Kızıl dudaklar mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar akşamlar sevinçler tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya; ben yok, o da yok.

Hedonizm/zevkçilik bu ziyafetin ana yemeğidir, buyurun...

Hayyam, şarap iç, sarhoş olmak ne hoş,
Sevgilin de varsa, sarılmak ne hoş,
Er geç sonu yokluk madem bu dünyanın
Yok say kendini, bak var olmak ne hoş!

E üstüne biraz da aşk, romantizm alınız...

Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil
Cılız karıncalarız, Süleyman değil,
Biz eskiler giyen benzi soluklarız
Pazarda sırma satan bezirgan değil...

Sevgiyle yuğrulmamışsa yüreğin
Tekkede manastırda eremezsin
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin..

Ardından bir miktar Nihilizm'e/hiççilik ne dersiniz?

Ey kör, bu gök bu yıldızlar boştur boş..
Bırak da onu bunu, gönlünü hoş tut hoş..
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş...

Ve dahi Ateizm'le/dinsizlik taçlandırın ziyafetinizi artık...

Bu dünyadan başka dünya yok, arama,
Senden benden başka düşünen yok arama !
Vaz geç ötelerden, yorma kendini
O var sandığın şey yok mu, o yok arama..!

Şarabım, kasem, sevgilim, bir de çimen

Bırak bana bunları, al cenneti sen.
Cennetmiş, cehennemmiş, kuru laf bunlar
Kim gitmiş cehenneme, kim dönmüş cennetten?

Evet Doğu'nun Freud'u Hayyam'ın eyyamcı yaşam felsefesi modern Batı'da “gününü gün etme, yarını düşünmeme” anlayışı şeklinde heykelleşmiştir ve kişisellikten çıkıp toplumsallaşmış, hatta küreselleşmiştir.

Yaşamak elindeyken bugüne bugün,
Ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
Geçmiş gelecek kuru sevda bütün bunlar
Kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün…

Sarhoş oldum mu aklım azalır
Ayıldım mı sevincim dağılır
Ne sarhoş ne ayık bir hal var ya
En güzeli öyle yaşamaktır...

Kalk kalk, çalgılara çalgı katalım gitsin
Adımızı kötüye çıkartalım gitsin
Sofuluk şişesini çalalım taşa,
Seccadeyi bir kadehe satalım gitsin..

Benim yasam artık şarap, çalgı, eğlenti,
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti
Nişanlım dünyaya, Ne çeyiz istersin, dedim
Çeyizim senin gamsız yüreğindir, dedi...

Ömer Hayyam'da detaylarıyla müşahede ettiğimiz çağımızın tablosu ve Mustafa abimizden inciler...Ne kadar benziyor değil mi şiirler birbirlerine...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Pzt, 22/10/2007 - 16:37

Açıklama Değil Teferruattır

Ben de anlamadığınız için bir açıklama yapmıyorum Mustafa Selim Yar Bey.

Şiirden anlamadığınızı kendiniz belirtmişsiniz zaten, benim söylememe gerek yok yani. Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl gibi üstatlar argo, erotik kullanmışsa şiirlerinde, bizim gibi amatörler bırakın argo konuşsun filan, karışmayın bize demeye getiriyorum belki işi? Karışsanız da oturduğunuz yerde kalırsınız. Hiç birinizin şiirle işi yok çünkü. Siz uçağa da binemezsiniz, oturduğunuz yerden, klavye üzerinde muhabbet kuşları gibi bahar kokulu yorumlar yaparsınız. Şiirde bundan ibaret zaten!

"Cahit Zarifoğlu şiirde erotik dili kullandı diye bizim kullanmamız hakkını kim veriyor (1)" ,

bana böyle ahmakça sorular sormayın, zira muhatabımın sorusunda zeka kıvılcımları ararım ben. Bilakis kimse bana hak veremez, siz ve başkaları hak verme mercii değilsiniz. Oturun yerinizde. Uçağa da binmeyin, bay düz yazı da değilsiniz çünkü.

"Ölçümüz Zarifoğlu mu, yoksa Medeniyetimiz mi? Bizi biz yapan değerlerimiz mi? (3)"

Ben sokaklarda değer filan göremiyorum arkadaş, pislik, rezillik, puştluk görüyorum. Bana ahlak dersi verme, değerlerden filan hiç bahsetme.

"Ölçülerimiz neler sayın Mustafa Burak Sezer? (4)"
Kırmızı çizgi.

"Necip Fazılın heyecanının zirvesindeki bir olayı alıntılayıp, Necip Fazıl'ı Necip Fazıl yapan değerleri görmezden gelip böyle bir oayı izaha açıklamaya kalkışmanızı da anlamıyorum."

Ahmakça yazdığınızı bir daha vurgulamama gerek yok sanırım.

"Bu ne demek Allah aşkına Mustafa Burak Sezer?!!! "

Adı üstünde, "Bugün Peygamber olsaydı, ya da Allah'ın dostları ağızlarına bırak argoyu, dünya kelamını dahi almazlardı. Mesala forumlara, sitelere girip vakitlerini çarçur etmezlerdi. Kelamullahı zikrederlerdi. Biz peygamber değiliz. Günahlarımız da çok. Şiir de Allahın ayetleri değil."

Bu demek. Anlamadıysanız bu gece aç karnına erken yatın, sabah aç karına bir daha okuyun.

Her ne kadar anlamadığınız için açıklama yapmadıysam da, tefarruata girmişliğim var, Allah var yani.

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Pzt, 22/10/2007 - 12:49

yatak odamızda kalması gereken kavramları niye şiirimize soktuk?

Şiirden anlamıyorum evet, sizin yazdığınız bu tür şiirleri Hakan Arslanbenzer’in ekşi sözlükte yazdığı (ağza alınmayacak, utancımdan okuyamadığım) şiirleri, Cahit Zarifoğlu’nun erotik şiirlerini (şiirse tabi) anlamıyorum ve hiçbir zaman da anlamayacağım Mustafa Burak Sezer bey…
Çünkü bunlar şiir değil, bunlar kişinin kendisini, nefsini tatmin eden sözler bütünü…

Karışmayın demekle olmuyor bu işler! Elbette karışacağım, zira kalkmış bana şiirde küfür edilebilir diyorsunuz!!!

Bana küfür nedir açıklayabilir misiniz? Açıklayamıyorsanız ya da bilmiyorsanız ben açıklayayım… Küfür kâfir’den gelir. Ve örten demektir, hakkı örten... Şiirde niçin gerçeğin üstünü örtüyorsunuz Sayın Mustafa Burak Sezer? Niçin küfre gidiyorsunuz?

Bizim kelimelerimize, kavramlarımıza neler oldu da batılıların, Amerikalıların küfrettikleri gibi küfretmeye başladık? Çok mu amerikan filmi izleyip “kahrolsun” demeye lanet etmeye başladık?

Bizim kavramlarımıza ne oldu da, ahlakı edebi, yatak odamızda kalması gereken kelimeleri kavramlarımıza şiire soktuk? Ben de şimdi sizin şiirlerinize çomak sokuyorum, karışıyorum bakınız… Neymiş efendim, karışırsam oturduğum yerde kalırmışım…

Hem beni takmadığınızı söylüyorsunuz, hem de bana uzun uzun açıklamalar yapmakta hissediyorsunuz… Yazık halinize…

Yazık şiirdeki küfrünüze…

Bizi biz yapan medeniyemizi bırakıp da Amerikalıların, batılıların ağzına aldıkları sözleri ağzınıza almakla böbürleniyorsunuz… Yatak odalarından getiregeldikleri kavramları, küfürleri kullanıyorsunuz…

Anlamıyorum ey cemaat, bana biriniz anlatın… Ama oturaklı anlatın… Mustafa Burak Sezer gibi küfrede küfrede anlatmayın… İşinize gelmeyince fildişi kulelerinize çekilip “sen zaten anlamıyorsun, ahmaksın, aptalsın” gibi sözler söyleyerek dilinizin değiştiğini ve de seviyesizliğinizi göstermeyin, Adam gibi anlatın şu şiirde küfür olur mu olmaz mı yı da bizde anlayalım hikmetini…

Ben bir hikmet görmediğim için bunun mücadelesini veriyorum… Peygamberi ahlaklı olmaktan bahsediyorsak nasıl küfürde bu kadar ısrar ettiğimizin farkında değilim… Biri bana anlatsın…

Yok efendim muhatabında zeka ararmış da bilmem neymiş de… Aman efendim yesinler zekânızı…

Mustafa Burak Sezer’in sözlerine bakar mısınız: “Bana ahlak dersi verme, değerlerden filan hiç bahsetme. “
ne demek bu şimdi… Size ahlaksız, terbiyesiz şiirler yazıyorsunuz diye göklere çıkartmamı beklemiyorsunuz herhalde, değil mi? Zira zekânız var sizin!

Hadi bana küfret Mustafa Burak Sezer bey… Hadi nefsini tatmin et!

Ben sizin seviyenize inmeyeceğim zira, küfretmiyorum çünkü…

Mustafa Selim Yar | Pzt, 22/10/2007 - 23:36

Aslan Mustafam...

"Argo iyi bir şey değildir. Bunda hepimiz hemfikiriz." Bu ifaden neye benziyor biliyormusun?!

Sigara adamın dölünü kurutur! Sigara adamı öldürür! Sigara içenin çocuğu olmaz! Sigara sağlığa zararlıdır! Diyen sigara üreticilerinin kutuların üstünde yazdığı bu sözü hiçe sayarak "Sigarada içilmez mi abi" demene benzetiyorum bir anlık bir fikir üstünde düşünmedim sadece geleni söyledim...Vesselam

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Pzt, 22/10/2007 - 10:50

yorumcular!

yazdıklarınızdan anlaşılıyor ki şiirden hiç anlamıyorsunuz. upuzun yazmışsınız da, şiir adına hiçbirşeyden bahsedememişsiniz. cevap bile vermiyorum şiirle ilgili teknik konulara, yalnız...

yalnız; "Benim tanıdığım İsmail Kılıçarslan, Hakan Aslanbenzer gibi gaza gelecek bir insan değil." demişsiniz. fırsattan istifade arslanbenzer'e de hakaret etmişsiniz bu arada. ama ismail kılıçarslanın kendisi de, hakan arslanbenzer'in editörlüğüne başvuran birisidir. fayrapta oldukça çok şiirini okuduk...

"Şair ve şiir adamı zerafetli olur diyorum. Bu yüzden her önüne gelenin, bu hususta konuşma ile tasarrufa hakkı yoktur. Oldurmayız da..." demişsiniz. siz kimsiniz ki? odamda kahkaha attım bunu okuyunca. şiir üstüne konuşmaması gereken birisi varsa o da sizsiniz.

neyse.. zaten yorumları okuyunca dedim ki, "kime ne anlatıcaz ki?" susuyorum. siz bi 10 sayfa daha döşeyin buraya.
siz naif, kibar ve kırılgan kalın. ben şiir yazıcam ve küfür edicem...

Murat SÖZER | Pzt, 22/10/2007 - 01:05

Muraz Sözer...

Es selamunaleyküm murat sözer bey kardeşim,

Şiirden anlamayan biri benim bu çok doğru? Ama seninde ne anladığını görüyoruz... Allah firaset versin basiret versin.

Neyse senin anlamadığını ve anlamak istemediğini okuyucularımız çok iyi anladı. 10 sayfa da döşerim.

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Pzt, 22/10/2007 - 09:00

Argo meselesine kavramsal yaklaşım

Bu tartışmayı ilgiyle izleyen bir kardeşiniz olarak bir kaç cümle de ben söylemek istiyorum.

Öncelikle, şair kardeşim İsmail Kılıçarslan'ın "Yaklaşan" isimli şiirinde tek bir "argo" sözcük kullanmadığını beyan ederek başlayayım işe. Zira, şiirde kullanılan kelimelerin hiç biri (puşt ve lan da dahil olmak üzere) Türkçe'deki tek argo sözlüğünü kaleme alan Hulki Aktunç'un sözlüğünde yok. Dolayısıyla "Yaklaşan", argodan beri bir şiirdir. Burada, argonun tanımına da bakmak lazım. Nedir argo: "Bir topluluğun ya da mesleki grubun kendi aralarında kurguladıkları özel iletişim dili." "Layn" kelimesi mesela, İngilizce "line"dan aparılmış ve kokainmanlar arasında "yarım çekimlik kokain"i kodlamaya yarayan bir kelimedir ve kokainman argosudur. Neyse.

Küfür meselesine gelince. Evet. Türkçemize Farsçadan geçen ve yaygın olarak kullanılan "puşt" kelimesi normalde "ağır bir sövgü sözüdür"; ancak burada İsmail'in bu kelimeyi "yaramazlık" kelimesi yerine kullandığı şiirden ve dilden anlayan herkesin kabul edeceği bir durumdur. Çünkü zaten ilgili dizede "puştluk yapmak" durumu, İsmail'in kendisine yönelttiği bir durumdur. Ayrıca, bence, şiirin en göndermeli dizesi de bu kelimenin geçtiği dizedir. Malum, Fethullah Hoca, Utah'da yaşamaktadır. Sanırım, bu oyun kurucu meselesinin bu durumla yakından bir ilgisi var.

Kişisel kanaat olarak şiirde de gündelik hayatta da argoya ve küfüre karşı koyan biri değilim. Zaman zaman da başvuruyorum. Hem şiirlerimde, hem hayatımda. Elbette, küfüre ve argoya hiç bulaşmadan yaşayan insanlar vardır bu sitede. Onlara büyük saygım var. Ancak; "ne ki toplumun dilindedir, o şiirdedir." Bu kaçınılmaz bir durumdur. İsmail ya da başka biri. Farketmez. Toplumun dilinde ne varsa şiirde de o vardır. Yunus Emre'nin zamanında da bu böyledir, T.S. Elliot amcanın zamanında da, Necip Fazıl'ın zamanında da. Hatta, Necip Fazıl'ın "Öfke ve Hiciv" şiirlerinde bol miktarda hakaret, küfür, argo bulmak mümkündür.

Meseleyi çok dallandırıp budaklandırmayayım. Bence "dil", yaşayan ve kendini sürekli yenileyen (teknik tabirle upgrade eden) bir olgudur. Dili, fanusta, akvaryumda, hayvanat bahçesinde falan koruyamazsınız. Siz istediğiniz kadar "şiirde argoya hayır" deyin (ki bence arkadaşlar bu itirazlarında argoyu "sövgü" karşılığı olarak mecazi anlamda kullanıyorlar, birincil anlamında değil) şiir "sövgüyü" de, "argo"yu da dilin bir malzeme si olarak kullanmaya devam edecektir. Peygamber Efendimiz zamanındaki Müslüman şairler kafirleri hicvederlerken, Ziya Paşa çürümüş Osmanlı yapısını resmederken, Ginsberg Amerika ile sorunlarını ortaya koyarken "sövgü ve argoyu" nasıl kullandı ise, bugün de şiir bunları birer malzeme, birer ifade aracı olarak kullanacaklardır.

Elbette, şiir okuyucusunun "ben şiirde argo ya da küfür görmek istemiyorum, İsmail Kılıçarslan'ın şiirlerini de bu yüzden beğenmiyorum" deme hakkı vardır. Ancak kimsenin İsmail'e ya da bana (ki bana da bazı şiirlerim için benzer eleştiriler gelmişti) "şiirde argo ya da sövgü kullanma" deme hakkı yoktur.

Kılıçarslan bana katılır mı bilmiyorum. Ama birilerinin durmaksızın "şiirinizin ne dediğine" değil de "şiirde nasıl dediğinize" bakması son derece can sıkıcı bir durum.

Bütün bunları biraz da, tartışmanın başından beri sessiz kalan Kılıçarslan'ı cevap vermeye kışkırtmak için yazıyorum. Zira o ne düşünüyor bu konuda, merak ediyorum.

Allah hakkımızda hayırlısını versin ve bizi bilmeden yaptığımız hatalardan dolayı affetsin.

isa marangoz | Pzt, 22/10/2007 - 00:48

Argonun Dayanılmaz Hafifliği

Merhaba

Bazen Türk dilinin mi klasik Türk düşüncesinde klişeleşmeyeye ve kemikleşmeye götürdüğünü soruyorum kendime. Tabi bunun içinde Türkiye çatısı altında yaşayan tüm ırklar, soylar falan giriyor. Birbirimizi anlayamıyoruz, birbirimizi anlamak için çabalamıyoruz falan feşmakandan önce Türklerin saplantılı bir ben merkezciliği etrafında dönmesi, yani kendi aleminin yegane mutlak gerçeklik olduğu diğerlerinin ikinci sınıf olduğu bir düşünüş yapımız var bizim genel itibariyle.

Az okuyanları cahil, hiç okumayanları cahil ve çok okuyanları yine cahil olan bir ülkeyiz. Anlaşılması güç bir milletiz. Hepsinden önemlisi uluslarası düşünemeyen, öyle düşündüğünü sanan, ya da her boku anlayıp bildiğini düşününen, mutlakçı, ben merkezciyiz biraz.

Hyde Park örneği güzel ve sıkı bir örnekti. Mesele bu değil ama. Pakistan'da her şehirde mesala Peshaver'de ya da İslamabad'da sokak ortasında öpüşemessiniz. Bilmiyorum ben hiç denemedim ama denemek te istemiyorum açıkçası. El ele sevgilinizle, metresinizle doşabilirsiniz ama. Fakat öpüşmek sosyolojik birşeyleri ihlal demektir burada. Ya da sokağa taşan discolara rastlayamazssınız burada, gece kluplerine filan. Ama insanlar yüksek sesli müzik dinleyip dans ederler bazen gece yarıları. İçilen, eğlenilen ortak, sote, gizli ya da uçuk kaçık pahalı membershipli kluplerde eğlenip içersiniz. Ama günün birinde bombalanma şansınız da var.

Fakat Pakistan'da yaşayan birinin tüm bunları baştan kabul etmesi lazım. Pakistan'ın Hintistandan ayrılıp kurulmasının yegane sebebi bir İslam Devleti, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir devlet kurma bilinciydi. Oysa Hindistanda müslümanlar hiçte azımsanamayacak bir nüfusa ve servete sahipken birçoğu ellerindeki malı dahi elden çıkaramadan mecbur olarak Pakistana, pakistan bölgesinde yaşayan hindular, budhistler filan da Hindistan bölgesine geçti. Yani kısaca Pakistan'ın İslam Devleti olduğunu bilen bir hafif meşrep, eğlenmesini seven bir adam, ayağını yorganına göre uzatır burada. O da halinden memnundur bir bakıma. Herkes yerini filan bilir bazen.

Hyde Park gibi yerler ise istisna yerlerden. Hyde Park'ta Bush'a sövebilir, oturup otuzbir çekebilir, İsraile küfredip, bayrak yakabilirsiniz. Ama konuşmaktır elinizde olan tek özgürlük. Parkın dışında esir bir köle hükmündesiniz o zaman. Üstelik özgürlüğünüz pratikten çok teorik söylevler üzerine kurulu parkta bile.

Özgürlüğe inanmayan birisiyim. Limitli özgürlük gibi birşeyden bahsedilebilir mesela. Ama mutlak özgürüz filan ben inanmıyorum. Mesala bir ateist nasıl tanrının varlığından şüphe eder ve inanmazsa bende tam tersi koşulsuz şartsız tanrıya inanıyorum. Tanrıya inandığım için bütün insanlar mahkum ve köledir. Hükümleri hayata başlarken verilmiştir. Enteresan bir şey bu , Ömer Hayyamda şiirlerinde bu hüküm, mahkumun aleyh paradoksuna düştü. Bilim bize fayda ve kolaylık sağlayabilir(di) ama iki büyük dünya savaşı, Afrika, Orta Doğu ve Balkanlarda olanlar, olacaklar bilim hakkında optimist düşüncülerden çok pessimist düşünceler doğuruyor bende. Zaten bu yüzden doğmadı mı Postmodernizm?

Yani özgürlük diyorduk, ben tanrıya inandığım için olmayan birşeydir çünkü ben ve sen de onun kulu kölesi olduğun için özgür değilsin. Öleceksin mesala. Özgür olsan, ölmemeyi isterdin ve ölmezdin, ya da hiç tuvalete gitmek istemem ben mesala, iğrenç bir şey değil mi, ama gitmek zorundayım. Gibi şeyler. Ya da çalışmak istemiyorum, insanlar çalışsın bana baksın gibi. Aynaya baksın insanlar falan.

Oysa limitli özgürlükten bahsedebiliriz. Mesala tanrı herkese, kölelerine yani dileme ve seçme hakkı vermiştir. Herkes neye inanacağını, ne olmak istediğini filan düşünür, ister. Ama istediğim birçok şeyi de gerçekleştiremeyiz. Yani paktaki olaya benzer bizim özgürlüğümüz teoride özgürüz ama pratikte düşündüklerimizi gerçekleştiremiyoruz çoğu zaman.

Ben özgürlüğü şöyle de düşündüm. Bir koyun var. Kocaman, yeşil bir merada. Otluyor. Ot yiyor. Bakıyor her taraf yemyeşil, geniş, kocaman, sevgi, neşe, esenlik içinde bir oraya bir buraya yürüyüp her türlü ottan yiyor, zevk alıyor bundan. Sonra bir gün biraz daha ilerideki otun tadına bakmak istediğinde yürüyemediğinin farkına varıyor ama neden yürüyemediğinin de farkında değil. Çünkü boynunda çobanın ipi asılı. Çünkü o bir koyun ve anlayışı sınırlı.

Yani benim alemimde özgürlüğün en güzel tanımı bu. Brave Heart'ta İrlandalıların meşhur kahramanının canlandıran Gibson'da freedom diye bağırmıştı ama ölüyordu işte. Özgürlüğü hemen orada bitiyordu onunda.

Bizim insanımız özgür olmak istiyor, dünyada özgür olmak istiyor. Ama darwin kanunu gibi birşeydir bu, zayıfın her daim güçlü tarafından yutulması. Yani Irak'ı amerika yutmasa bugün rusya ya da çin yutacak. yutmayacak mı?

Biz savunacağız, savunan adamı oynayacağız, filan da yine hyde parktaki gibi teorik şeyler yapacağız biz meydanlarda. en fazla bayrak yakarız. bazılarımız belki işi büyütür militan olur. ama amerika bu kafa mı tutacaksın? ama karınca misali safımız belli olsun diyebiliriz. o da güzeldir. etiğin başka bir yönü.

sonra ben etiğin dinden doğduğuna inanırım, dinin içinde temel kavram iman yani inanıştır. insalarsa doğuştan birşeylere yada şeye inanma eğiliminde doğarlar. yani bugünkü etik normları temelini dinden alır, hak din olsun insan elinden çıkma kavramlarla donatılmış din olsun bu. yani ahlak normları değişir. mesala bana göre amarika da manhattan caddesinde saat 12:30 da öğle paydosunda caddedin ortasında durup sevgilisiyle öpüşen adam ahlak dışı bir şey yapmıyordur ama mekkenin ortasında durup sevgilini şapur şupur öpersen ahlak dışı birşey yapmış olursun sen. yani ahlak değişir dostum.

avrupada ve amerikada insanlar daha liberal daha uzlaşmacı ama. yani evet birbirlerinden nefret ediyorlar, (neden etmesinler, hakları bu) birbirlerini sevmiyorlar ama en azından anlayışlı ve tahammül etme sınırları var. yani evet son ay islama dönen avrupalı ve abli insanların video kayıtlarını izledim mesala. özellikle bayanlar daha çok giriyor islama. ama bundan sonraki şekillenen hayatları çok güzel, çok enterese edici. mesala müslüman olan eski katolik bir kız, tesettürle örtündüğünde hayatını yüzde yüz değiştirmiyor. eski işine ve okuluna devam ediyor. akşam yemeğinde anne ve babası beyaz şarapla, ananaslı domuz etli bifteklerini yerken o aynı masada mutlu ve mütebessim islamın helal kıldığı yemekleri tadıp, günlük ve olağan şeylerden konuşabiliyor ailesiyle. her iki tarafta yaptığının bilincinde ve birbirini anlıyor. ya da saygı duyuyor diyelim. daha doğru olur. ya da arkadaşların sohbet ortamı alkollü olan müslüman olmuş bir adam ya da bayan arkadaşlarını içki içiyorlar diye terketmiyor, onlarla aynı ortamı paylaşıyor, müzik dinleyip, sinemaya gidiyor, sinemdan sonra bara gidip arkadaşı iki duble viskisini yudumlarken, o da red bul ne bileyim reklam olmasın vesair alkolsüz şeyler içip eğlenebiliyor.

Şimdi batı en azından iyi bir hassesi olarak bu duyarlılığı yakalamış durumda. Yani alanlar, ortak alanlar ve özel alanlar filan koymuş durumda değil. Mesala gay barlara gaylar harici kimse giremez ya da camiye sadece müminler girebilir, katolikten dönme yahudiler giremez gibi şeyler yok. ha özel mülkiyet olur o başka. şimdi barlar ve içkili restarantlar özel mülkiyet değildir. yani kamuya açık, kar amaçlı kurulmuş hizmet müesseseleridir. yani ben bir müslüman olarak teomanın sahne aldığı bir barda da orucumu açabilir tek başıma yada arkadaşımla , sevgilimle falan eğlenebilirim aynı anda yada bir caminin iftar programına katılabilirimde. Bu benim tercihimle ilgilidir.

Yada içki içen bir adam, cebinde viski kasesi olduğu halde, namaz kılmak istediği için benim huşu ve takva içinde namaz kıldığım camiye namaz kılmaya ya da sırf onun estet mimari güzeliğini izlemeye de gelebilir. bundan neden gocunmalıyım?

olay şöyle değişebilir. Türkiye müslüman bir toplumdur. İslam devleti değildir. Ama ekserisi müslüman olan bir toplumdur. Dolayısıyla halkın düşünce, ahlak, anane, ve davranış yapısı batıya göre değişir. Bu toplumun içinde marjinal, uç küçük komünler olması halkın genel yapısının hareket etme prosesini değiştirmez. Yani mesala bodrumda elinde bira şişesi kız arkadaşıyla öpüşerek dolaşabilir bir erkek, ama mesala kahraman maraş sokaklarında bunu yapamassınız. çünkü sosyolojik bir gerçek ne kadar bodrumda işlevse, maraşta da öyle etkin ve işlektir. Yani siz bunu değiştiremesssiniz. Değiştirmemeliyiz de. Diyalektikten bahsedildi bir ara gerilerde. Ve onun sürekli kendini yenilemesinden, değişmesinden.

Toplum ve toplumlar değişir dostum. Mesala Osmanlı varken, eğlenmek, içki içmek, müzik eşliğinde dilberlerle dans etmek isteyenler için özerk bir bölge ayırmıştı osmanlı yönetimi. Taksim, İstiklal Caddesi. Burada limana uğrayan avrupa ve doğu gemilerinden gelen ecnebi misafirler gelir eğlenir, Osmanlı ecnebileri, ve eğlenceye gelen dini yarım müslümanlar :) gelir vakit geçirirlerdi. Bunların içine tebdili kıyafet yapan alemci paşalarda dahil.

Oysa şimdi Türkiyenin daha çok özerk bölgesi var. Ama total bir özerklik yok hala. Olmazda bu. Mesala kocaman amerika da bile, eski bir hristiyan tarikatının yaşadığı bir bölge var. Ne içki içilir, ne domuz eti yenir, erkekler sakallı, kadınlar uzun elbiseli ve tesettürlüdür. Mesala orası onlar için özerk bir bölgedir, amarika da kendisi için özerk bir bölgedir o hristiyan tarikat için. Her iki tarafta birbirine müdahale etmez. Ama saygı çerçevesinde birbirine geçişler yaşanır. Zaten hayat hareket eden, statik olmayan, geçişken bir şey olduğu için, siyah beyaza, beyaz siyaha duhul ederek gri oluşur. Sonra siyah ve beyazdan müteşekkil bir renkler alemide mevcut değil.

Oysa barda orucumu açıp, sonra yanımda viski içen bir adama, "birader zıkkım iç afedersin. seni zındık" dersem olay değişir. Biraz da lemanlaşır olay. Kabereleşir, mizahi bir hal alır yani. Ya da viski içen bir adam benim başımda el işi, örme bir takke varken gelip, "ey bre mümin efendi, başındaki külahı çıkar, şapka giy. inkilaplardan haberin yok galiba senin!" derse olay karışır yine.

Eğlenceye ve dansa göre kiyafetler olur mesala. Şimdi ben gecenin üçünde diskoya gidiyorsam, ve uçup dans etmek istiyorsam ortama göre birşeyler giyinirim, ya da camiye cemaatla namaz kılmak için gideceksem ona göre temiz ve setri olan şeyler giyerim. Yani ben Allaha inanayıyorum diye, bara, diskolara, meyhanelere giremeyecek miyim. İlle içki mi içmem gerekiyor, içiyorsam dinden mi çıkarım? Hesabını Allaha vereceğim şeyler bunlar. Ha Allah benim buralara girmemimi istemiyor. Bilinçli bir müslüman bunları bilir. Mesala "kilise ve havra önünden geçerken rüzgar gibi geçin" der Hz. Muhammed bir hadisinde. Çünkü üzerimize bir nursuzluk, huzursuzluk yağacağını vurgular. Oysa bu yerler her ne kadar tahrif edilmiş bir dinin mabedi olsada içinde ibadet edilen mekanlardır. Tabi budurumda barlar sokağından bahsetmek yersiz olur sanırım. Ama her şeye rağmen evvelde belirttiğim gibi tanrı insanlara serbest seçim hakkını vermiştir. Yani sen sütte içebilirsin, rakı da içebilirsin. İlahi bir kırbaç gelip senini elini yalamıyor o zaman. İslamda ise genel kurallar var. Bir yaşama biçimi İslam. Yasakları ve mübahları, helalleri var. Yapmadığın ve yaptığın şeyler için hesap verecek bir insan. Müslüman ya da değil. Yani buna ben böyle inanıyorum ve bu değişmeyeceği gibi, başkalarının da düşünceleri böyle değişmeyebilir. Değişebilirde. Çünkü diyalektik var.

Yani çok konuşuyorum. Kısaca klişe bir şey olur, benim camide ceketinin iç cebinde viski şişesi olduğu halde benimle ayna safta namaz kılan adama "ha siktir" çekmemle, barda içerken, orucunu açıp bana dokunmayan bir tesettürlü bayana "burası zemzem suyu satış merkezi değil" demek.

selamlar, muhabbetler

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Pzt, 22/10/2007 - 01:13

''yutmayacak mı?''

selamun aleyküm

tanrı
kul
köle
özgürlük
otlayan koyun
çobanın eli
sonra.
amerika yutmazsa ırak'ı çin rusya yutacakmış.
başka neler vay heybenizde?
pakistan rüzgarından bunları mı yolluyorsunuz.
ne yani siz yazmazsanız başkasımı yazacak?
zaten bunları yaza yaza milletin kafasına soka soka zokayı yutturdunuz.
şimdi de yutmayacak mı diye soruyorsunuz.
ümmetin toprağını kafirin kursağına öyle veya böyle yem görün.
sonrada süslü ve püslü kelimelerle pakistan mektupları döşeyin.
akacak kanın damarda durmazcılığını oynayanlara...

murat tuzcu (doğrulanmadı) | Salı, 23/10/2007 - 00:01

Sözden Anlayanın Hali...

Esselamunaleyküm İsa bey kardeşim,

Çok yerinde tespitleriniz için teşekkür ederim. Hem konuya kavramsal yaklaşım tarzınız çok konjiktürel olmuş benim için çok istifadeli oldu. Ben bu konuyu en zemine oturtup son sözümü söylemek istiyorum zira insanlar tartışmanın "T" sinden habersiz! Adam benim yazdığım yorumu dahi şiirle ilintilendiremeyecek kadar basiretsiz olursa bunca akıllının içinde sen gibi DELİ'nin ne işi var oğlum diyorum kendime...Efendim, şöyle ki diyeyim ve bir miktar iç yaralarımızı kanatalım hep beraber, tâ aklımız, kalbimiz ve vicdanımız harekete geçsin, biraz daha duyarlı hale gelsin ve alıcıları tam açık vaziyette okusun okuyacaklarını, düşünsün düşüneceklerini ve duysun duyacaklarını diye buraya durumun vehametini kelam ile serlevha etmiş olalım...İsa bey kardeşim, bakışlarımızı kendi özel iç dünyamızdan, içinde yaşadığımız genel Türkiyesine yöneltelim, görünen manzaradan hareketle diyebiliriz ki: Günümüz Türkiye'si Batı şair, şiiri ve eserleri altındadır. Bu gerçeği önce böylece okumak lazım. Son bir-iki asır itibariyle yeryüzünün şekillenmesinde Batı düşünürlerinin kâhir bir tesiri olduğunu görülmektedir ki bunda sanıyorum hem fikiriz. Batı derken, tabii ki sahip olduğu dinî, kültürel, ekonomik, sosyal her türlü değer ve hüküm yargılarından meydana gelen hayat felsefesini kast ediyoruz. İçinde olumlu-olumsuz, takdire layık veyahut tenkite müstehak pekçok düşünceyi ve uygulama biçimlerini barındıran bu ahirzaman yapılanmasında nesillere ayrılan konum ve biçilen kıyafet zâhiren pek parlak gibi görünse de, sonuçta ortaya çıkan tabloda o genç nesilleri –çok azı müstesna- büyük bir ekseriyetle oyun-eğlencenin peşinde boşa ömür tüketir bir vaziyette bulduğumuzu; ahlâk/etik değerleri noktasında ziyadesiyle “hırçın, hovarda, haylaz, serkeş, sergerdan, serseri” gibi kelimelerin mayası mahiyetinde bir çizgide seyreder gördüğümüzü; ve özellikle bebekliklerinde yüzlerinde parlayan iffet ışığını, yanaklarındaki hayâ pembeliğini ve gözlerindeki namus meş’alesini henüz bulüğ çağına ermeden psikolojik olarak kaybettiklerini itiraf etmekten de size izah ederken de bu durumu kahr olduğumuzu ve yüregimizin yandığını söylemekten kendimizi alamıyoruz... Üstadım bizi tedirgin eden bu yozlaşmanın getirdiği gençliğin bari konuşmalarında, şiirlerinde söylemlerinde kullandıkları dile daha dikkat edip bu tür söz ve hareketler ile konuşmasını engellemeye yöneliktir. Hatta yorumumda ben izinde vermeyiz dedim. Bunu bazı akıllılar kavga sözcüğü filan olarak anladılar halbuki ettirmeyiz derken ben gibi düşünen insanların sadece sizinde yorumunuzda dediğiniz gibi "ben şiirde argo ya da küfür görmek istemiyorum, İsmail Kılıçarslan'ın şiirlerini de bu yüzden beğenmiyorum" deme hakkımızı kullanırız demeye getirmiş idim. Ancak yorumu neresinden okuduğu belli olmayan zevat kalkıp buna katıla katıla gülebiliyormuş...Belki "Öfke ve Hiciv" kendini yetiştirmiş şairin yerinde kullandığı cümle ile yakışık kazana bilir. Biz yapamaz demiyoruz ki buraya dikkat kesilelim. Yapmasını tasvip etmiyoruz... Yani Doğulu Ömer Hayyama, Can Yücel'e, Nazım'a daha da çoğaltabileceğimiz bu şairlere kim şiir yazma dediki sizi ya da ismail abi gibi şairlere şiirinde argo kullanma diyebilir... Ve ben işin kalp noktasına bakıyorum, insanların her türlü çile ve ızdırapları, stres ve sıkıntıları karşısında sığındıkları, müteselli oldukları en sağlam ve sağlıklı sığınak olan dini hayattan kurduğu cümleler ile söylediği sözler ile soyutlayan ve vicdanlara emanet eden bir sistemin gelmesinden, tâbiilerini en büyük dayanaktan ve barınaktan mahrum bırakmasından, en küçük problem karşısında isyanı basan, sabırsız, dayanıksız, cılız ve mızmız bir toplum, gençlik ortaya çıksın istemiyoruz. Bakınız filmlerinde, dizilerinde, tiyatrolarında, romanlarında, hikayelerinde ve şarkılarında, şiirlerinde apaçık küfür ederim lan ben şiirimde diyen adamın ben gibi düşünenlerin asla ve katta yeri olamaz... Direnç sistemi zayıflamış bir vücud nasıl en küçük mikroplar karşısında bile zaafiyete uğruyor, hasta oluyorsa, din gibi en temel direnç sistemini yitirmiş bireyler ve topluluklar da en ufak kaoslar karşısında ciddi korku ve endişeye kapılıp, parayonak kesilip, umudunu yitirir, umuduyla birlikte mutluluğunu da kaybetmesinden korkuyoruz... Tüm derdimiz bundan ibarettir yoksa Tevfik Fikret'in nihilizminini (hiçlik) duyumsayacağı ve şiirinde söylediği : “Her şeref yapma, her saadet ..ç / Her şeyin ibtidası, âhiri hiç.” bataklığına saplanmış olacağıdır... Muhabbetlerimle...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Pzt, 22/10/2007 - 10:15

ve gelir

selam ve dua ile;

VE GELİR
"bu yurda her bela içinden gelir
hepleri hep hiçin hiçinden gelir
gelemez bir ithal malıdır akıl
kafdağından çinden maçinden gelir
dünküne eş bugün küfür yobazı
bütün derdi festen lapçinden gelir
Allah var dersin; sorarlar niçin
sonra tokat puta niçinden gelir
benim nur mayama pislik atanlar
şeytan senin büyük elçinden gelir
biricik selamet yolu tarihte
sormayın, görmeyin geçinden gelir
genç osmanı lif lif yolan o güruh
kahpe devşirmenin piçinden gelir
birgün bu gidişle çatlarsa yürek
dile vurdukları perçinden gelir"
n.f.k
cemal çalık

cemalcalik | Pzt, 22/10/2007 - 11:35

Ve Duyulması gereken...

"Güzel/hoş bir söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göge doğru yükselmiş iyi bir ağaç gibidir, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Kötü bir söz de gövdesi toprağın üstünden kolayca çıkarılabilen köksüz bir ağaç gibidir, kökü olmadığından hafif bir rüzgâr onu yerinden koparır." [İbrâhim 14/24-26].

Allah bizi ıslah etsin...

"Kitabımın kâğıdının bir köşesini her kim nişan için bükerse bana hançer çekmiş, kanımı dökmüş bir katil olur."

Tahsin Sofuoğlu (doğrulanmadı) | Pzt, 22/10/2007 - 11:54

argo sövgü üzerine..

Kur'an Dili...
Yeri geldiğinde kazanımı ve maslahatı ön plana çıkaran, nezaketi ve letafeti tavsiye eden bir sünnetullah ışığı...
aldım, bağrıma bastım, kullanıyorum, hamdolsun...Çok da işe yarıyor adam ve makam,zaman ve mekan ayırarak yazmak ve konuşmak...
Ama Yeri ve zamanı geldiğinde de
duruşun hakkı,
durumun sonucu,
fikrin ateşi,
nefretin boyutu norm-al insanlar için sıra-dan kelimelerle izah edilemediğinden ve edilemeyeceğinden ötürü kullanılan bir üslup var...
Ebubekir r.anh kızdı söyledi diye değil!...
Necip Fazıl lafı oturttu diye değil!...
Amerika harbiden orrrospu çocuğu diye!
İsrail harbiden şerrrrefsiz diye !
İsrail bayrağında Davud'ın Yıldızı var diye yakılmasına soğuk bakan emmmbesil belamlar hakkaten hem de sokak ağzıyla argoyu da sövgüyü de hakkediyorlar diye!
"Amerika zalim olabilir ama Amerikan bayrağının da bir haysiyeti var, yakılmamalıdır" diyen çiçek böcek müslümanlarına yüksek derecede İslami duyarlılık içeren tebliğ ışıklarıyla bi'şey anlatılamaz artık diye...

Çok klasik olabilir evet ama bu ve benzeri durumlara sayılır da sövülür de bu durum bir duruş haline getirilmemeli diye düşünüyorum.

Bence hakkedene sövmek istisnai, zor bir durumdur ve asla duruş olmamalı, bir muvahhide bakan bir kimse bu kişiyi "bu adam küfrederek yazar çok argo konuşur" diye bilmemelidir.

Şiirde argo ve küfre girmiyorum, yazıyordum ve bıraktım, uzun yıllar oldu, şiir ehli değilim, arasıra yazarım, yazarsam ve okursanız eleştirinizi alırım,eyvallah ama vefakat münazaranızı dikkatle okuyorum.
Anlamadığım çok yer var.peygamber nasıl günahlı idi?bir insan nasıl ben şimdi küfretçem der de gider gibi...

Fatih TEZCAN | Pzt, 22/10/2007 - 13:33

peygamber de olsa bir "insan"

Ama Yeri ve zamanı geldiğinde de
duruşun hakkı,
durumun sonucu,
fikrin ateşi,
nefretin boyutu norm-al insanlar için sıra-dan kelimelerle izah edilemediğinden ve edilemeyeceğinden ötürü kullanılan bir üslup var...
Ebubekir r.anh kızdı söyledi diye değil!...
Necip Fazıl lafı oturttu diye değil!...
Amerika harbiden orrrospu çocuğu diye!
İsrail harbiden şerrrrefsiz diye !

İsrail şerefsizlik yaptı diyelim, biz de israile küfürler ettik, şerefsiz diye bağırdık... Söyler misiniz, elimize ne geçecek Fatih Bey? Nefsimizi tatmin etmekten başka ne kazanacağız? İsrail'in yaptığı zulümler bitecek mi, yapmayın Allah aşkına ya?!!!

böyle ucuz, basit olaylarla, küfretmelerle neyi savunuyorsunuz? neyi temsil ettiğinizin farkında dahi değilken...

Yok duruşun hakkını vermek lazımmış filan... Geçin bunları, geçin... Gösteriş yapmayın!

İkincisi Fatih bey,

peygamber nasıl günahlı idi? bir insan nasıl ben şimdi küfretçem der de gider gibi... demisiniz. bendeniz burada peygamberin de günah işleyebilme imkanına sahip bir varlık, bir insan olduğunu belirtmiştim. Mustafa Burak Sezer'in peygamberi alıp Fildişi Kulesine koymasına, "o peygamber, biz ise insanız" söylemine karşı böyle bir cümle kurdum...

siyer okudunuz mu bilmiyorum. okuduysanız görmüşsünüzdür, peygamberimize daha peygamberlik gelmeden çalgılı, oyunlu bir düğüne gitmeye kalkışıyorda Allah peygamberimizi uyutuyor.... yani peygamber de olsa günah işlemeye fonksiyonu var, çünkü o da bir insan...

Rabbimiz demiyor mu Yusuf Aleyhisselama, "biz onun kalbine bir sabır bahşetmeseydik, o da meyledecekti..." bunun gibi yani...

Mustafa Burak Sezer'in peygamberimizi "insan" konumundan çıkarıp, ulaşılamaz mevkilere konmasını eleştriyorum... Anlaşılmayan bir kısım yok...

Mustafa Selim Yar | Pzt, 22/10/2007 - 21:28

bir anekdot

selam ve dua ile;
(aşağıda anlatılan aynı ile vakidir)
yıl 1994 yer balıkesir merkez. bir ev toplantısı. beş altı beni adem hararetli hararetli daldan dala atlayarak tartışmaktadır. tartışmada bulunan herkes bir yüksek okul bitirmiştir. bendeniz de bir beyitle tartışmaya katıldım. beyit şu (ümitvar olmak için sebepler var mı? yolunda ilerliyordu tartışma zira):
"surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es"
bu okuduğum beyit üzerine tartışmacı arkadaşlardan biri epey bir yüksek sesle:
"bu söz küfürdür!" dedi. şaşırdım. ve açıklama lutfunda bulunmasını rica ettim. kzıgın ve öfkeli bir eda ile:
" Yüce Rabbimizin ayetlerinden birini kahpe diye vasfetmiş hangi bedbahtsa! söyleyende yazan da tövbe etmeli."
ben de saflığı sürdürerek:
" o hangi ayet?" diye sordum. zati muhterem öğretici bir eda ile:
" rüzgar yüce Allahın ayetlerindendir." buyurdu. böylece bu beyti söyleyen de yazan da tövbe etmeliydi. ben tövbe ettim. ve bir daha o arkadaşın bulunduğu hiç bir sohbete, toplantıya katılmadım. ve ne zaman "ümitvar olmak için sebepler var mı? sorulsa aynı beyitle cevap vermekteyim:
"surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es"
cemal çalık

cemalcalik | Pzt, 22/10/2007 - 13:52

şiirin sınırlarında tehlikeli bir ırmak: yasak!

çok uzamış bu tartışma ve yarısı güme gitmiş, boş.
altına zeyl düştüğüm mevzu bahis şiir iyi bir şiirdir.
ironi ve zeka güzeldir, olur, telaş yapmayın.
evet, bende misal 'amerika sen busun' denen şiirdeki dilden rahatsızlık duymuştum, duyuyorum.
ama oradakinin argonun iç cebi olan küfür olduğunu düşünüyorum.
her küfür bir argo kelimedir, her argo kelime bir küfür değildir.
şiirde argo meselesi ise çok basit:
kim ne hakla, nasıl, asırlık bir dinamiği olan bir edebiyat hareketine sınır çizme hakkını kendinde buluyor?
şiir kısıtlanamazki!

mehmet fatih k. | Pzt, 22/10/2007 - 19:03

şiir'den kısıt'a

Müslim, Allah'ın kısıtlanmasını dilediği herşeyi O'nun dediği gibi kısıtlamaya niyet etmiş kişidir.
Bir müslim'in dini-felsefesi-ideolojisi-hayat konsepti olan İslam'da "kısıtlanamayacak hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur".
Şiir kısıtlanamaz ki derken yanlış anlamam varsa düzeltiniz ama; şeriat devleti olmadığına göre vicdan mutavvalarımız kısıtlamalı değil midir bazı şeyleri?
Ne ki çok özerk çok özel çok övülendir ben yavaş yavaş antipati duymaya başlarım...
Yanlış anladıysam haybeye adrenalin sarfiyatı yaptırdığım tüm şairlerden özür dilerim.
Ama eğer doğru anladıysam,
Kısmi ve istisnai sövmeleri veya cuk oturan argoları da aşıp "şiir'de anarşi"yi savunan bir fikriyatın en azından İslam Nizamnamesi ile ten uyumu tekrar düşünülmeli değil midir?

Ha tabi "Bırak lan ! herşeye islam mislam ! ne lan bu ! yok ulan şiir için islam mislam! yeter lan!" demek de var ama...

Bu tavır da, kemalist ailenin hormon kıskacında daralmış sivilceli evladının ilticaen koyacağı bir yeni ergen cümlesinden başka bir şey olmamalı değil midir?

Fatih TEZCAN | Pzt, 22/10/2007 - 23:30

Fatih Abi Döner Tekmeye Gerek Yok...

Selamunaleyküm Fatih bey kardeşim,

İlk yorumuna bakıyorum ikinci yorumuna bakıyorum ve kırılıyorum abi. Nedeni basit abi artıkbana bu muhabbetten daral geldi yani... Yani yorum yazmaya bıktığımdan değil bazı kafaların bazı şeyleri anlamaması beni sıkıyor... Yoksa sabaha kadar yorum yazarım buraya mevzu o değil yani. Diyoruz ki elimizden kuranı düşürmeyelim, İslami hayatı tercih edelim. Kün sofrasına oturup Rabbimiz de Allah (c.c) deyip Kuran'nın ve sünnetin söylediklerine tabi olduğumu iman ettiğimizi belirtip, sonra yüz metre yürümeden demin kün sofrasında söylediğmiz sözü unutup kafamıza göre fetva filan vermeyelim abim. Seni çok severim Allah razı olsun hizmetlerin daim olsun birşeyler için koşuşturman çok hoş ama abim ölümsüz sözler söyleyebilmek, niyetli söylemekle değil, niyetli yaşamakla gerçekleşebilir diyorum. Söz söylemiş olmak için söz söylemekle değil yani üstadım. Söz için söyleyen, kaybeder gözümün nuru. Öz için söyleyen kazanır. “Şiir şiir içindir, sanat sanat için.” söylemi, şeytanın erbâb-ı kalem ve kelâma bellettiği en büyük bühtanlardandır. Buna da nazarı dikkatini çekmeni istiyorum abim...Bırakın günah çıkartmayı abi adam gibi görüşünüzü ortaya koyun. Birşeyi de döner tekme atmadan söyleyin. Ben karşıyım kardeşim islami yaşayan bir adam diline de dinine de argo söz ve halleri misafir edemez bu iki iki = dört eder kadar basit ve ortada birşeydir benim için...

Ben kimseye hiciv olmaz demiyorum. Bunu da belirteyim. Bazıları bunu bile yanlış anlamış yorumda.. Bal gibi olur. Nef'inin Padişah ve avanesinden olan Tahir isimli bir softa, Nef'i'nin tenkit ve tavırlarından rahatsız olmuş olan Tahir'e "kelp (köpek)” diye hitap eden bir yazı kaleme almış ve şair Nef'i bunun altında kalmayarak;

Tahir efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir.
malikî mezhebim benim, zira
İtikadımca kelp tahirdir"

dediği gibi der şair adam abim demelide yani...Derse zaten ince ve kıvrak zekaya, 150 tane kelime bilmediğini anlamış olursun...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Salı, 23/10/2007 - 00:20

Dilin Formalizmi ve Argonun Şiirdeki Pratikliği

Merhaba

Çok ve uzun konuşabiliyorsunuz, ama boş ve gelişigüzel, bağıntılı olmadan konuşuyorsunuz Yuşa Irmak Bey. İki tane şiirimi internetten toplamışsın ve gitmişsin benim argoda en kötü şiirlerimi bulup yerleştirmişsin. Ardından Ömer Hayyam'ın rubailerini toplayıp, Hayyam böyle nihilist, şöyle hedonist, öyle ateist yazmış diye madde madde gidiyorsun. Gitte benimle alaka kurmamışsın, bir benzerlik göstermemiş, metinlerarası geçişlilik filan hiç değinmemişsin arkadaş! Eleştirmenliğe filan soyunuyorsan söyle, ona göre gardımızı filan alalım. Hazırlıksız yakalanmayalım sana! Ömer Hayyam'ı tanımam, hiç karşılaşmadım, hangi barlara takılır bilmem. Şiirimde etkisi yoktur yani. Ama yüz numara şairdir. Benim cehennemim yok Hayyam'ı yakacak. Arap edebiyatçılarının da İmrul Kays'ı yakacak cenneti yoktu ki Teshil, Telhis gibi medreselerde okutulan klasik belagat kitaplarına dahi girmişti. "Keenne sedyeyhi hukkani" "Onun göğüsleri hokka gibiydi" ibaresini İmrul Kaysın bizim nahiv kitabına almıştı mesela alimler. Sense çene yapıyorsun benim nadide, ultasonic şiirlerimi gösterip, Hayyam şiirleri hakkında konuşarak. Neymiş Hayyamın modern kopyasıymış! İftira atmada üzerinize yok sizin, tam modern çağ müslümanı tipine uyuyorsunuz. Şak diye oturuyor. Neo-Modern Çağ Müslümanı. On numara Müslüman. Libero. Ağır abi. Kutsal vaiz. Büyük Söz.

Benim o şiirlerden daha cürretli ve daha kuvvetli şiirlerim var. Onları da alıntılasaydınız iyi reklamımı yapmış olurdunuz. Siz gidip en kötülerini seçmişsiniz. Şiir zevkiniz yok yani. Ayrıca antolojide de en kötü şiirlerim var, şiir olarakta kabul etmiyorum onları. Necip Fazıl'ın da kabul etmediği şiirleri vardır. Mesala gidin "İsyan Manifestosu"nu, Güz Manifestosu'nu, Marmaranın Üzerinde Bir Derviş'i, bulun okuyun, argo, erotik filan okuyacaksanız, ingilizceniz filan varsa edebistanın son sayısında "Yes Has Arrived" şiirini bulup okuyun, o şu ana kadar yazdığım en cürettli şiirdir. Onları filan da yapıştırın. Gora değil argo yani. Burada İsmail Kılıçarslan'ın şiiri üzerine birşeyler yazmaya yeltenirken, konu dallandı budaklandı, kamplaştı, cepheleşti, kişiselleşti. Reklama döndü gibi biraz bu iş arkadaş. Her neyse.

Ben o şiirleri yazmaya utansam, siz okuyamazsınız onları. O yüzden bana dır dır, lö lö yapmayın.

Modern lengüistikin(linguistic) babası Ferdinand de Saussure, dili bir satranç tahtasına benzetir. Satranç tahtasında taşlarınızın bir çoğu yenmiş olabilir, ya da siz rakibinizin taşlarının bir kısmını götürmüş olabilirsiniz. Ama satrançta önemli olan o ana kadar sizin taşları oraya nasıl sürdüğünüz ve oyunun nasıl bu hali aldığı değildir önemli olan. Önemli olan şimdiki andır. Yani oyunda şimdi mevcut olan pozisyonunuzdur. Bir sonraki menevranız çok önemlidir.

Lengüistik dilin geçmişiyle, gelişimiyle de ilgilenir ama bununla daha çok diachronic (diakronik) yöntemi izleyen Historical Linguistsçiler ilgileniyor. Ferdinand de Saussure ise Synchronic (sinkronik) yöntemi kullanarak Modern Lengüistikin temellerini atmıştır.

Şiir, halkın dilini kullarak bir üst dile ulaştığı gibi, bu üst dile mevcut olan dili kullanarak erişir. Dil ise organik ve dinamik bir şeydir. Statik değildir. Olduğu yerde durmaz, diyalektik süreçte sürekli gelişir ve değişir. Daha fazla pratik yarar sağlamadığında kullanım dışı olarak kalır. Yani şiirde bir satranç tahtası gibidir. Oraya nasıl geldiğiniz, tarihiniz değildir önemli olan. Asl olan şimdi ne olduğunuzdur. Şiirde şimdiki durumunuzdur. Ve şiirin şimdiki durumudur böylece asl olan. Geçmişte, fi tarihinde olan durumu değildir. Çünkü modern ve postmodern şiirden konuşuyoruz. Divan edebiyatı, cumhuriyet şiirini filan konuşmuyoruz. Dilin de insanlar gibi tabuları, klişeleri vardır ve kültürlere, coğrafyalara göre değişir. Dil değiştikçe toplumlar da değişir. Şair toplumun bir ferdi olduğu için kendisiyle birlikte şiiri de değişir. Yani dil nasıl organik ve dinamik bir şeyse şairde öyle olmalıdır. Şair dildeki dinamikliğini ve organikliğini yitirdiği gün, şiirdeki yerini kaybederek, metruk bir mezarlığa gömülür. Hesabı kesilir yani. Bu da şiirin raconudur.

Şimdiki pozisyon ise, arkalarda tekrarladığım üzere, pislik, rezillik, kaos, paradoks, leş, karanlık ve kırmızı bir dünyadır. "yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar /gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır" İsmail abinin dediği gibi ütopyalarla kendimizi kandırabileceğimiz fantastik bir çağda yaşamıyoruz artık. 18. ve 19. yüzyıl Avrupasının insanları fantastik insanlardı. Fantastik bir dünyanın içinde yaşıyorlardı. Saniyeleşme, endüstiriyelleşme ve teknolojik buluşlar ilerledikçe onlarında tahayyül güçleri ilerliyor ve fantastik bir dünya kurup gerçeklikten sıkılınca onun içinde yaşıyorlardı. Mesala "Alice in Wonderland" (Alice Harikalar Dünyasında) romanının yazarı, Oxford Matematik Ordinaryüsü Lewis Carol gibi adamlar. Adam gerçek hayatında çok ciddi, asabi ve prensip sahibi bir adamdı. Matematik gerçekliklere göre hareket ederdi. Ama içidönük yaşamında, kendisine yepyeni, apayrı bir dünya kurup, gerçekliğin keskin kokusundan buraya kaçıyordu. Ve sonunda alisi yazdı ki orada sandalyeler yürüyebilir, tavşanlar doktor olabilir, evlerin çatısı bizi yakıcı güneşten korumak için yerleştirilmiş kocaman şapkalar ve mantarlar olabilir, ağaçların kökleri gökyüzüne yayılabilirdi. Onun çağdaşı fantastik şair Edward Lear'ın şiirlerinde hiç kullanılmayan sahneler ve hiç görülmemiş bir dil vardır. Adam kendi şiirinin dilini kendi şapkasından çıkarmıştır.

Ama şimdi durum farklı. Her gün bombalar patlıyor sınırlarda. Her bir kaç ayda bir sokaklarda patlıyor. Daha çok patlayacak. Yarın seni kapında, öbür gün beni evimin içinde vuracaklar. Kimsenin umurunda değil bunlar. Amerika Türkiye'yi bir bok tarlasının ortasına çekmeye çalışırken elinden gelen tüm hipokratlığı sergiliyor. Avrupa bizi yutmak için elinden gelen en maharetli orospu kadın şirinliğini gösterip, kroşeyi masa da indiriyor. Bizi masaya çekiyorlar. Biz Türkler masa adamı değiliz. Biz saha adamıyız. Omuz omuza, göğüs göğüse çarpışan bir karekteri var bizim kanımızın. Bizi Lozanda masaya oturttular, babamızı kaybettik, anamızın namusunu zor kurtardık. İkinci masaya oturuşumuzda anamızın namusunu da kendi kıçımızı da kaybedeceğiz.

Bunları 19. yüzyıl Osmanlı Türkçesiyle ve 20. yüzyıl İstanbul Beyefendisi kıvamıyla anlatırsan havanızı alırsınız. Nanik yaparlar adama. Masa da ki savaş farklıdır. Saha daki savaşa benzemez. Karşında pahalı grant tuvalet içinde oturmuş, papyonlu, yağlı, burjuva bir herif senin yüzüne boş boş, avanak avanak, gerizakalı cümleler konuşurken, "siktir lan" çektiğin zaman adam kekelemeye başlar, sendeler, bocalar, o alışmamıştır böyle edepsizliklere çünkü, o zaman masandan kalkıp sahaya inersin, kafasına kafasına geçirirsin. Böyle bir şey şimdi şiir.

İçlerinde Roman Jacopson gibi ünlü Rus eleştirmenlerin de bulunduğu Rus formalistleri(biçimci) "defamiliarization" teorisini ortaya atmış ve savunmuşlardır mesela. Yani bildik, tanıdık gelen şeyleri yepyeni bilinmeyen, tanınmayan yüzleriyle göstermek işidir bu. Her gün gördüğümüz gökyüzünün, güneşin ve ayın ve yıldızların, karımızın, çocuklarımızın, ebeveynlerimizin, arkadaşlarımızın, patronumuzun, işçimizin, sokaktaki yüzlerin hiçte tanıdığımız ve bildiğimiz gibi olmadığını savunur bu adamlar. Onları hiç görmediğimiz, bilmediğimiz yönleriyle gösterirler bize edebiyatta ve özellikle şiirde. Argoyu yerinde kullanan şairlerde size hiç görmediğiniz, görmekten kaçtığınız, hep kaçtığınız bir dünyayı, şişirilmiş bir dünyayı pisliğiyle, rezilliğiyle, vitrinin arkasındaki yüzüyle olduğu gibi göstermeye çalışıyor. Hepsi bu. Ve her şairin yoğurt yiyişide farklı. Şairleri dordurma yerken görmedim ama.

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Mustafa Burak Sezer | Salı, 23/10/2007 - 03:30

Mustafam...

Ben felsefeden anlamam mustafam...Eleştirmen değilim ben kalbe dokunana bakıyorum! Sen bu yazdığına zaten şiir diyemezsin! Bana göre yazdığın zaten mani gibi birşey olmuş...Şiirinin içeriği şehvet torbası bir derginin içinde anlatılan düzmece hikayelerle aynı. Bu zaviyeden sana katılıyorum çünkü Ömer Hayyam gerçekten şiir yazmayı biliyor adam şiir yazmak için düşünmüş yani.. fantazi kurmamış anlıyormusun beni?!

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

yusa ırmak | Salı, 23/10/2007 - 09:37

Her sanat kendisine yakışanla yaşar.

Boşa enerji sarfı. Hem yeni bir tartışma da değil, şiirde veya sanatta dil,uslup,ayrıntı,ölçü tartışması. Hem elbette eskilerin münakaşası,yenilerin münakaşalarını -konu aynı olsa bile- tehir yahut izâle etmez. Lâkin,sanatını üzerine bina ettiğin zemin,senin zeminindir. Zaten sanatın da o zeminden vücud bulur,beslenir. Diğerleri beğensinler veya kötüce-insafsızca eleştirsinler;nihayetinde sen kendi "münzevi kibrinle" temaşa edersin,ayyuka çıkan tartışmaları. Unutmamalısın ki;aslolan İlâhî ölçüdür. Sanatın seni huzursuz eden çocuklar doğuruyorsa,bil ki;dölün bozuktur.
seçkin deniz

Seçkin Deniz | Paz, 28/10/2007 - 13:41