
İslam/Türk dünyasının yaşayan en önemli düşünürü olan Sezai Karakoç, fikir ve sanatta “Diriliş Akımı”nın kurucusu olarak tanınıyor. 1933 Diyarbakır/Ergani doğumlu olan Karakoç, 1950-55 arası Ankara Siyasal Bilgiler’de okuduğu yıllarda Osman Yüksel Serdengeçti’yle ve İslam davasını sanat ve yayın dünyasında temsil eden üstadı Necip Fazıl Kısakürek’le yakından tanıştı.
Fikir ve sanat eserlerinde, “geleneğin yeniden üretilmesi” sorunsalını da aşarak, Mevlanalar, Yunuslar çağından Şeyh Galip’e uzanan İslam klasiklerinin altın zincirinin günümüzdeki temsilcisi oldu. İslam Milletinin ve İslam Medeniyeti’nin Dirilişi davasını savundu. Eleştirmenler, edebiyat tarihçileri ve akademisyenler Karakoç’un, Türkiye’de 1950’lerden; özellikle 1960’tan sonra üretilen dikkate değer bütün sanat ve düşünce eserleri üzerinde belirgin bir etkisinin bulunduğunu vurguluyorlar. İlk sayısını Nisan 1960’ta çıkardığı ve yayınını aralıklarla otuz üç yıl boyunca sürdürdüğü Diriliş Dergisi çevresinde çok sayıda genç aydının; fikir ve sanat adamının yetişmesine öncülük etti. Edebiyat, Mavera, Yedi İklim, Yönelişler, İkindiyazıları, Kayıtlar, İpek Dili, Hece ve Kaşgar gibi dergiler etrafında toplanan farklı kuşaklardan yazarların büyük çoğunluğu, Büyük Doğu-Diriliş dergileriyle şekillenen dünya görüşü bağlamında eserler verdiler. Eleştirmenler, Karakoç’u hiç okumamış olanların üzerinde bile, O’nun dolaylı tesirinin bulunabileceğini kabul ediyorlar.
2000 yılında bir Divan
Yirminci yüzyılda, modern Türk şiiri denilince akla gelen birinci isim hiç şüphesiz üstad Sezai Karakoç’tur. Karakoç’un, Monna Rosa adlı ünlü kitabı da dahil, daha önce çıkmış dokuz şiir kitabının tümü bir arada 2000 yılında yayımlandı. Üstadın “Gün Doğmadan” adını verdiği yedi yüz sayfalık kitabı, sürekli yeni baskılar yapan, çıktığı günden beri en çok okunan, hakkında en çok yazılan bir şaheser olma özelliği taşıyor.
Eser, köklü şiir geleneğimizin muazzam divanlarının da günümüzdeki bir temsilcisi durumundadır. Aylık edebiyat, kültür, sanat dergisi Yedi İklim’in Gün Doğmadan’ı ve Sezai Karakoç’un şiirini konu edindiği özel sayısında (Eylül 2000), Mücahit Koca şöyle diyordu: “Gün Doğmadan şiirler toplamı olan kitap, aslında bir “Divan”dır. Divan, gelenekte şairlerin gazel, kaside vb. gibi bütün şiirlerini topladığı bir kitapsa da, günümüzde Mehmet Âkif Ersoy’un bütün şiirlerinin toplandığı Safahat ile Necip Fazıl Kısakürek’in Esselâm isimli mesnevîsinin dışındaki bütün şiirlerini topladığı Çile isimli şiir kitabı da bir bakıma “Divan” değil midir?...Nasıl kitap Safahat ve Çile’den sonra bir silsile gibi gelmişse, şair de bir silsile gibi gelmiş, milletten, devlet ve medeniyetten yana olanları sevince boğmuştur.”
Önce ne okumalı?
Külliyatı 60 kitabı geçen Karakoç’un herhangi bir eserini daha önce okumamış genç okurlar için yararlı olacağını düşündüğüm bir teklifte bulunmak istiyorum. Bediüzzaman Said Nursi’lerden, Mehmet Akif’lerden Necip Fazıl Kısakürek’e uzanan “dava”nın çağdaş bir mirasçısı; öncü bir mütefekkir ve dava adamı olarak üstat Sezai Karakoç’un önce düşünce eserleri bir bütün halinde okunup özümsenmeli, sonra şiire geçilmelidir. Yeni başlayanlar için Diriliş Neslinin Amentüsü veya İslamın Dirilişi adlı eserlerden biri ile başlayıp İslâm, İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet ve Sütun ile devam etmeyi önerebiliriz. Toplum, devlet, devlet kurumları ve siyasetle doğrudan ilgili konulara öncelik tanıyanlar ise Fizik Ötesi Açıdan Ufuklar ve Daha Ötesi ile (üç cilt) Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı (iki cilt) ve “Çıkış Yolu” adlı ilk kez 1995-2003 arası basılan eserlerden başlayabilirler. Hemen belirtelim ki Sezai Karakoç, yazdıkları arasında seçme yapılacak sıradan bir yazar değil, eseri bir bütün olarak dikkatle özümsenmesi gereken, yüzyılda bir etrafına parıltılı ışığından saçarak geçen büyük yıldızlar gibi çağımızda aramızdan geçmekte olan büyük bir mütefekkir / sanatçıdır.
Diriliş Akımı hakkında
Sezai Karakoç, eserleriyle ülkemizin bilhassa fikir ve sanat hayatını derinden etkilemiş, bu alanda hâlen Diriliş Akımı adıyla anılan fikir ve sanat akımının kurucusu olmuştur. Edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklı, “20. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eserinde, “Mehmet Âkif, Yahya Kemâl ve Necip Fazıl ile bağlantılı olsa bile Sezai Karakoç’un düşünce adamı, şair ve yazar olarak bunlardan farklı, daha yeni ve esaslı bir yönelim içinde olduğunu, yeni bir akımın kurucusu olduğunu” vurguluyor ve bu akıma Yeni İslamcı Akım adını veriyor. Kabaklı, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Âkif İnan, Erdem Bayazıt, Alaaddin Özdenören, Ebubekir Eroğlu, İsmail Kıllıoğlu, Turan Koç, Arif Ay, Cahit Koytak, Mustafa Miyasoğlu ve daha başka isimleri de akımın mensuplarından sayıyor ve eserlerinden örneklere yer veriyor. Adı geçen kitapta büyük oranda yararlı bilgiler yer almakla birlikte Sezai Karakoç’un öncüsü olduğu akımın doğru adı Diriliş Akımı veya sadece Diriliş’tir.
Sezai Karakoç hakkında yazılmış kitaplarda ve kendisiyle ilgili özel sayı çıkarmış dergilerde konuyla ilgili bilgi ve bulgulara ulaşmak mümkündür. Burada Kabaklı’nın tarifinden kısa bir bölüm aktarıyoruz: “Gerçekten, bu yeni İslamcılar, “yabancılaşma”ya karşı çıkarak, sanat ve edebiyatta “yerli düşünce”nin ölümsüz ve her çağı kaplar değerdeki Büyük Kitap (Kur’an) ve Büyük Öncü (Hz. Muhammed)’nün, bugünün gözüyle taze yorumlarını yapmaktadırlar. Onlarca millî olmaktan ziyade, evrensel olan İslam’ın büyük kahramanları, faziletleri, eğitimde, hikmette, siyasette, ekonomi ve “eylem”de sonsuz olan değerleri, edebiyatta bu “yeni İslam”ın, yeni insanın, meleksi ve çocuksu aşkların yeni çalışma, irade, çağdaşlık anlayışlarının şiir, hikâye, piyes ve düşünce malzemesi olmaktadır.” (A. Kabaklı, 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi, s.603)
Ve Monna Rosa
Bazı şiirler vardır, şairlerinin önünü adeta tıkar, okurun diğer eserlerine ulaşmasına engel olurlar. Hiçbir şair, falan şiirin şairi olarak tanınmak ve hep öyle anılmak istemez. Hele Sezai Karakoç gibi bir fikir ve dava adamı, gençlik yıllarında yazıp sonraki yıllarda yazdığı eserleriyle kat kat aştığı bir şiirle hiç anılmak istemez. Ancak bu yanlış ve bilinçsiz tutumdan şüphesiz asıl zararlı çıkan, o sanatçının şu ya da bu sebeple meşhur olmuş o bir tek şiirine takılıp kalan okurdur. Ne yazık ki, pek çok kişinin aklına da Sezai Karakoç denilince onun Monna Rosa (Mona Roza) şiiri gelmektedir. Böylelerinin durumu, padişahın hazinesine girip de şaşkınlıktan elindeki küreğin tersiyle ancak bir tek altın alabilen kişinin gülünç ve acıklı haline benzetilebilir.
Sezai Karakoç, Diriliş dergisinde yayınladığı “Hatıralar”da da açıkladığı gibi (Diriliş, Haziran 1989), Monna Rosa’yı, gül, bülbül, Leyla gibi mazmunlarını yeniden diriltme gereğini göz önünde bulundurarak kaleme almıştır. Modern bir Leyla ile Mecnun denemesidir Monna Rosa. Yazıldığı dönemin (1952) aşk ve kadın anlayışına esaslı bir karşı çıkıştır. Kadını metres, aşkı flört olarak gören, şairaneliğe hor bakan yeni çürümüşlüğe karşı Mecnun’un yurdundan yükselen yepyeni bir itirazdır. Monna Rosa dahil, Karakoç’un hayatı, şahsiyeti, çevresi, mücadelesi ve dönemi hakkındaki en sağlıklı bilgiler Diriliş Dergisi’nin 1987 – 1993 dönemindeki sayılarındadır.
Karakoç’la ilgili bazı kitaplar, özel sayılar
Sezai Karakoç, genç sayılabilecek bir yaşta iken ansiklopedilerde madde olmuş, hakkında master ve doktora tezleri hazırlanmıştır. Çok sayıda inceleme, makale, röportaj yayınlanmış yine birçok dergi de, sanat ve düşünce çerçevesi içinde özel sayılar hazırlamışlardır.
Karakoç hakkında yazılan bazı kitaplar, yazarları ve yayın tarihleri şöyledir: Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç, (Şakir Diclehan, Piran y. 1980), Sezai Karakoç’un Şiiri, (Ebubekir Eroğlu, Bürde y. 1981), Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, (Turan Karataş, Kaknüs y.1988), Medeniyet ve Diriliş, (Dr. Muhittin Bilge, Hece y. 2004), Leyla ile Mecnun’un İki Şairi: Fuzuli ve Sezai Karakoç, (İlhan Genç, Şule y. 2005), Sezai Karakoç’la Kırk Saat, (Sempozyum Bildirileri Kitabı, Kahramanmaraş Belediyesi yayını, 2006), Eleğimsağmalarda Gökanıtı, (Ali Haydar Haksal, İnsan y. 2007)
Özel sayı hazırlamış dergilerden bazıları, sayı ve tarihleri ise şöyledir: Yedi İklim, “Üstad Sezai Karakoç’a” başlığıyla, sayı 44-45, 1993, Kitap Dergisi, “Özel Sayı- Kendisi Olabilen ve Kendisi Kalabilen Bir Düşünür Şair: Sezai Karakoç” başlığıyla, sayı 93, 1998, Ludingirra, “Dosya: Sezai Karakoç” başlığıyla, sayı 9, 1999, Biat, “Diriliş neslinden Sezai Karakoç’a armağan” başlığıyla, sayı 6, 2000, Yedi İklim, “Sezai Karakoç” başlığıyla, sayı 126, Eylül 2000. Hece, “Bir Uygarlık Tasarımı Olarak Diriliş” başlığıyla, sayı 73, Ocak 2003. Yedi İklim, Nisan 2007 sayısı.
Yorumlar
şiire yaklaşım...
Cts, 31/12/2005 - 17:58 — Zeyd GÜLESİNDüzyazıda; sözgelimi bilimsel bir makalede konunun okuyanları tarafından tam olarak anlaşılması, soruna getirilen çözümlerin detaylı bir şekilde anlatılması gerekir ki amaç zaten asli vazife budur. Fakat şiir için böylesi cümleler kurulamaz.
Eliot’ a ait “şiir ancak kendi işlevini sürdürmektedir” ve “amlam daha çok düzyazıya vergidir” cümlelerinin konuya ilişkin istenilen berraklığın oluşmasında yardımcı olacağı kanatindeğim.
Şiir varolduktan sonra ve dahi yayımlanıp okuyucusuna ulaştıktan sonra şairinden bağımsızdır. O artık bir şiir olarak, sanat eseri olarak hüviyet kazanmıştır. Sözkonusu bağımsızlık, artık okuyucusuna ulaşmış olan şiire dair şairin sonradan söylediklerinin, düşüncelerinin o sanat eseri için pek fazla bir anlam ifade etmemesini gerektirir.
Karakoç üstadımız Edebiyat Yazıları I de imge konusuna değinirken mealen; imgelerin şairin hayat mecrasından izler taşıdığını söylüyor. Sonrasında şiirin varoluş aşaması için; şairin kelimeleri halihazırda sahipoldukları anlamlarından soyutlayıp kelimeyi ilk varoldukları ana taşıdıklarını ve bu kelimelere yeniden anlamlar yükleyerek tekrar oluşturduklarından bahsediyordu.
Okur da şiiri okurken kısmen bu evreleri tekrar yaşar. Şiirdeki imgelere kendi hayat mecrasının bir uzantısı olarak kendi mânâ dünyasında yer eder, tıpkı şair gibi şiiri kendince yeniden yazar. Bu cümleler şiirin şairinden bağımsızlığını da açıklayıcı niteliktedir.
Bu girizgâhtan sonra; öncelikle samimi teşekkürlerimi sunmak istiyorum üstadımıza dair kelimelerinizden ötürü; müstefid oldum. Sezai Karakoç ismini görmek dahi sürur verici.
Konu üstadın hayatını, düşünceleri, fikirlerini idrak ise başvurulması gereken şiirleri değil; amacı düşüncelerin anlatılması olan denemeleri-yazılarıdır. Şiirin varoluş amacı bir fikri düşünceyi okuyucuya anlatmak değil iken, bizim böylesi bir yaklaşımımız yanlış olacaktır.
O halde "önce düşünce eserleri bir bütün halinde okunup özümsenmeli sonra şiire geçilmelidir" düşüncenize katılamayacağım. Şiir ve "düşünce eserleri" farklı iki kulvardalar. Hatta böyle yapmak üstadın şiirlerine de haksızlık yapmak olacaktır diye düşünüyorum. Zira böylesi bir bağlantı kurup önce düşünce yazılarını, ilişki kurmaya şartlanmış bir zihinle okumak; okuru silsile halinde kalıplar yaratmaya itecek ve şiiri de bu kalıplara uydurmaya zorlayacaktır. Bu durumda şiire yaklaşımı düzyazıdan farksız kılacaktır.
Son olarak Sayın Şaban Abak'ın son paragrafta değindiği üstada ilişkin kitaplardan Ebubekir Eroğlu'nun kaleme aldığı "Sezai Karakoç'un Şiiri" adlı kitapa vurgu yapmak istiyorum. Günümüzde pek de başarılı olmayan sanata dair eleştiri örnekleri ile bu kadar sık karşılaşırken Ebubekir Eroğlu'nun, üstadın şiirini konu aldığı eleştirisi ciddi bir açılım sağlamaktadır diye düşünüyorum.
"dert oldur ki; mahbubun görürse de mahzundur, görmezse de mahzun.."
Erdem Beyazıt kendisiyle
Cts, 31/12/2005 - 21:13 — Kâni ÇınarErdem Beyazıt kendisiyle yapılan bir söyleşide, ‘Belki bir romanın konusudur Sezai Karakoç. Ve yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım. Onun mizacından kaynaklanan bazı şeyler var’ diyerek Karakoç’un bu zor insan oluşunu vurgulamaktadır. Üstad’ın hep güçlüğü omuzlayan bir yaratılışı vardır. Hayatı boyunca hep zor işlere talip olmuştur. Rejimin hemen hemen dışladığı bir davaya sahip çıkışı, sermayesiz, parasız pulsuz dergi, hatta günlük gazete çıkarması, Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da yaşaması... Üstad, daha çok şair ve edebiyatçı yönüyle tanınsa da o büyük bir düşünce adamıdır. Diriliş sahibidir. Okunası, bilinesi, takip edilesi, baş tacı yapılası ve unutulmayası bir kişidir...
Şaban Abak'ı, şair Hüseyin Atlansoy’la birlikte hazırladıkları Güldeste ile tanıdım ilk olarak (1991) En son Karpuz Kestim Yiyen Yok ile okur - yazar dostluğunu ilerlettik. Cemaat sayesinde de "ahbab" olacağımızdan endişem yok. Haddim olmayarak "hoş geldin Cemaat'e" desem kızmazsınız inşaallah bana. Bakın ne hoş gelme hem de bu: sezai karakoç'la geliş. İnsan daha ne ister...
İsmet Özel'in Bir Yusuf Masalı'nı da acaba tertip açısından bir "Divan" saymamız gerekmiyor mu? diye sevgili Şaban Abak'a sormadan duramıyorum...
Sayha
Kendi halinde, kendince
Teşekkür Ederim
Paz, 01/01/2006 - 01:16 — meryem altunKaç zamandır Sezai Karakoç hakkında bilgi toplamaya çalışıyordum.Özellikle daha çok bir şair mi yoksa bir düşünce adamı mı sorardım.Bazı sorularımın cevabını aldım.Tekrar teşekkür ederim.Ve böyle insanlar hakkında bizleri bilgilendirmeniz dileği ile...
Selam ve Dua ile
Her yağmur yeniden başlamak...
Çar, 04/01/2006 - 19:46 — ilhancancaBence Sezai Karakoç'a Mona Roza şiirindeki;
"asılmış bir adamın iki eli yağmura" mısraından başlamak gerekir.
SEZAİ KARAKOÇ AYDINLIĞINDA
Per, 05/01/2006 - 20:15 — Abdullah BirokurEvet, Sezai Karakoç aydınlığında....
Bir ömür yazdığı eserler ile öncü bir kalem, izzetli duruşu ile örnek bir şahsiyet olmuştur.
"Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır" diyen bu güzel insanı, üstadı bu vesileyle selamlıyoruz.
Yazi icin tesekkür.
Paz, 08/01/2006 - 03:47 — Ahmet InamBu güzel yazi ve bilgiler icin tesekkür ederim!
Kisiler üzerinde kitab , özellikle doktora, yazildiginda sanki konu olmus kisiler artik hayatta yoklar gibi bir algilama olusuyor bende. Hayatta iken "elestirilemiyenler", ölüm vuku bulduktan sonra hakkinda nice tahliller yapilir. Herkess uzman gecinir.
Sezai abi ise henüz hayatta ve hakkinda doktora tezleri yazilmasi üzüyor beni.
Üstad suan ne islerle mesgul? Kitab, Dergi?
Bu konuda bilgi verirseniz (var ise), seviniriz.
selam ile...
Selam
Salı, 07/02/2006 - 22:49 — Muzaffer ATEŞHoşgeldin sendikamızın basın yayın sekreteri sayın Şaban ABAK. Üstadı bize tekrar hatılattın. Ağzına sağlık..
Sezai Karakoç : Tasavvur ve Gerçek
Salı, 01/01/2008 - 01:50 — Ahmet OrsSezai Karakoç, edebiyatımızın en güçlü şairlerinden biri olarak her zaman tartışılan bir isim oldu ve olmaya devam ediyor. Kendisine verilen bir bakanlık ödülü vesilesiyle yine yoğun olarak edebiyatın/düşüncenin gündeminde yer aldı.
“Diriliş” olarak isimlendirdiği düşünce çerçevesiyle Sezai Karakoç özgün bir çizgi oluşturmaya çalıştı. Sadece edebiyat sınırları içinde yer alma gibi bir kaygı gütmemesi, düşüncenin gücüne, inancının sorumluluklarına yelken açmaya çalışması değerini artırdı.
Sezai Karakoç, ismi anıldığında saygınlığı hak edecek bir miras bırakmıştır. Takipçilerinden onun çizgisini fütursuzca kullananlar/tüketenler olsa da bireysel çabaları edebiyat ve düşünce tarihi bakımından büyük bir öneme sahiptir.
Karakoç’un Düşünce Evreni
Birçok çalışmada ifade edildiği ve eserlerinde de açıkça görülebileceği gibi Sezai Karakoç niyet temelinde İslam düşüncesini temel alan bir şairdir. Onun düşünce dünyasında İslam düşüncesi soyut bir inanış olarak yer almaz. Ete kemiğe bürünen veya bu şekilde tasarlanan bir şekli vardır.
Karakoç’un şiir ve yazılarında açıkça görülen bir İslam medeniyeti vurgusu vardır ve bu tasavvur tarihi arka planından beslenir. Ortadoğu, Karakoç’un İslam medeniyetinin üzerinde vâr olduğu ana coğrafyadır.
Bütün iyi niyetli çalışma ve eğilimlerine rağmen Karakoç’un İslam düşüncesi ve bunun medeniyet uzantısı problemlidir. Yaşadığı zaman diliminin tarihsel yönelimleri bazı problemleri davet eder zaafları içerdiğinden Karakoç, İslam düşüncesinde belli bir yerden sonra aşama kat edememiştir.
İnanca işaret eden dolaylı bir çağrı olarak “medeniyet” kavramını öne çıkarma sadece Karakoç için geçerli olmayan, aynı ya da benzer anlayışlarda görülen bir tercihtir. Şurası muhakkak ki İslam’ın insanlığı diriltici çağrısı elbette sadece inanç ve ilke bağlamında soyut bir biçimde karşılık bulmayacaktı. İnancın, benimseyicileri tarafından zamanla farklı coğrafyalarda özgün uygulama alanları oluşacaktı. Bu, inkar edilebilecek bir sonuç değildir. İslam medeniyeti olarak ilmî mütalaalarda karşılığını bulan bu kavram bazı kişilerce adeta din ve inanç yerine kullanılmaya başlandı. Amaç ve teori olarak İslam medeniyeti kavramını vahyin dillendirdiği İslam düşüncesi ve inancının önüne geçirmek, üretilmiş bazı değerlerin neredeyse din olarak benimsenmesi gibi bir sonucu da zorunlu olarak doğurdu.
Gerek Sezai Karakoç’un gerekse de takipçilerinin en fazla sorunlu oldukları alan burasıdır. Verili İslami potansiyeli bütün problemli taraflarına rağmen belki de sorunsuz kabul eden bu yaklaşım çeşitli siyasi hareketlerde de görüleceği gibi en ölümcül yanlışı içinde barındırdığını fark edemiyor. İfsad olmuş, vahyin saf, diriltici mesajından epeyce uzaklaşmış bir kuşağın medeniyet temelli bir çağrıya cevap vermesini hayal etmek büyük bir yanlıştır.
Şairin Dicle-Fırat merkezli bir coğrafya/siyasi birliktelik tasavvuru evvel emirde son derece hoş ve coşkulu bir söylem olarak algılanabilmektedir. Kimi heyecanlı takipçilerinin de sıklıkla dillendirdikleri bir söylem olarak bu tarz, mevcut İslam halklarının niteliğini sorgulamak gibi bir refleksten uzaktır. Dolayısıyla tarihin ve düşüncenin vahiyle mukayese edilerek masaya yatırılmadığı bir düşünce çizgisinin sıhhati her zaman şüpheli olacaktır.
Sezai Karakoç tam manasıyla bir gelenek takipçisidir. Tasavvuf onun inanç ve düşünce dünyasının ana unsurlarını oluşturmaktadır. Tasavvufla şekillenen duruş ve iman önerisinin Kur’an merkezli din anlayışıyla karşılaştırıldığına eser ve söylemlerinde tanık olamıyoruz. Sadece bir şair olarak değerlendirme şansımız yoktur Karakoç’u. İslam düşüncesini, çizgisinin temeline oturtması zaten başka bir değerlendirme tarzının haksızlık olması demek olacaktır.
Tasavvuf veya gelenek diyelim, Karakoç tarafından modern versiyonuyla tekrar üretilen bu kalıp, şairin tahayyül ettiği birliği, medeniyeti inşa edecek potansiyelin vahiyle buluşmasını esas itibariyle büyük oranda engellemektedir. Diriliş ekolü, eserlerinde bu noktayı sorgulamak gibi bir açılım ortaya koymamıştır şimdiye kadar ve ürettikleri doğrultusunda düşünüldüğünde görülen de odur ki böyle bir açılım olamayacaktır.
Karakoç’un Takipçileri
Karakoç’un takipçileri de üstatlarının medeniyet tasavvurunu sorgulamaksızın benimsemiş görünüyorlar. Herkes ve her şey mutlaka vahiy ölçü alınarak değerlendirilmelidir. İnancımız bunu bizden ister. Edebiyat/sanat çevrelerinde yoğun olarak yaşanan Kur’an’la irtibatsızlık durumu bu meselede de karşımıza çıkıyor ve şairin takipçilerini de maalesef bir hastalık olarak sarıp kuşatıyor.
Üstadların neredeyse lâ yüs’el bir konuma sokulmaları bahse mevzu çevreler için kötü tutumlardan biridir. Sezai Karakoç da elbette bu üstadlardan biridir ve bu sorgulanamama durumundan nasiplenmiştir. Şu an edebiyat çevrelerimizde bir şekilde ürün, görüş, etkinlik yollarıyla kendini gösteren şair ve yazar takımının pek çoğu Sezai Karakoç’a bu zaviyeden bakmakta ve büyük bir hata etmektedirler.
Kültür Bakanlığının ödülü vesilesiyle internet ve basılı yayınlar aracılığıyla Karakoç için birçok değerlendirme yapıldı. Bunların kahir ekseriyeti şairin neredeyse peygamberleştirildiği bir savrulmaya kadar çıkabildi. Okumuş yazmış takımındaki bu yüceltmeye, ululamaya bakınca neredeyse cahiliye müntesiplerinin bazı kişi ve kavramlar üzerinden şirk alanları oluşturmalarını hayretle karşılamamak gerekiyor!
Son derece problemli bir ödülü kabul etmiştir Karakoç. Onun İslam medeniyeti vurgusu tüm eksikliklerine rağmen sanatının ana eksenini oluşturmaktadır. Bu medeniyet tasavvuru bünyesinde türlü zaaflar barındırsa da sonuç itibariyle kaynağını İslam’dan almaktadır. Bahis mevzuu bakanlığın ideolojik kurgusu ise Karakoç’un sanat anlayışını temel aldığı medeniyetle hesaplaşmak üzere bina edilmiştir. Sadece dönemsel şartlar sonucu bürokraside yer bulabilmiş takipçiler marifetiyle verilmek istenen bir ödül gerçeği söz konusudur. Bu takipçilerin de dile getirmeye çalıştığımız süreç ve inançları sorgulamak gibi bir yeterlilikleri maalesef yoktur. Elbette bu yetersizlikte Sezai Karakoç’un da payı vardır ama Karakoç’un böyle bir iradeyi ortaya koyması durumunda bile takipçilerin tavırlarının ne olacağı hakkında bizlerde olumlu bir kanaat oluşamamaktadır.
Üstadın takipçileri eksiklik ve zaaflarla malül de olsa onun medeniyet tasavvurunu ve inanç dünyasını kavramaktan acizdirler ve bütün bu mirası fütursuzca tüketmekten, ondan kendilerine rant elde etmekten öte gidecek pek bir çaba da ortaya koyamamaktadırlar. Birtakım soyut, fazlaca şairane söylem ve idealler asla ve asla kendine nispeti iddia olunan Kitap’la buluşamamaktadır. İslam dünyası ve ülkenin yaşadığı sorunlarda herhangi bir hareketliliğin, şahitliğin içinde ciddi bir şekilde bulunmak az sayıdaki örneklikler dışında gözlemlenememektedir. Oluşturulan şairlik dini muvacehesinde sorgusuz bir hayat tarzı ve kibirli duruş, vazgeçilmeyecek ve sürekli bir biçimde pekiştirilen bir kimlik olarak öne çıkmaya devam etmektedir. İşte bu saplantılı ve sorgusuz yaşam tarzı ve düşünsel sefalet herkesten ve her çevreden daha çok olacak bir biçimde Sezai Karakoç’un yanlışlarla yüklü olsa da nihayetinde iyi niyetli kurgusuna en büyük zararı veriyor.
Sorgu/Muhasebe
Muhasebe sorumluluğu herkes için gereklidir ve asla kişiyi alçaltıcı bir özelliğe sahip değildir. Gönül, bütün üstadların her türlü kibirden azade olarak kendilerini sınırsız bir biçimde vahiyle sorgulamalarını isterdi. Necip Fazıl’dan başlayıp bugüne uzanan çizgide yer alan üstadlarda kendilerini sorgulama, ürettiklerini Kitap’la sağlam bir şekilde mukayese etme eğilimi pek şahit olunabilecek bir duruş olamadı maalesef.
Sezai Karakoç’a düşen esas itibariyle düşünsel bir yenilenmedir. Yaş ve şöhret olarak insanı engelleyebileceği düşünülen sebepleri aşmak iman etmiş bir yürek için aynı zamanda muhteşem bir örneklik de olacaktır. Vahye istinat etmeyen bütün anlayış ve eserler mutlak surette reddedilmelidir. Medeniyet algımız vahyin ölçüleriyle şekillenmelidir. Verili medeniyet tablosu davet olunması gereken bir hakikatten ziyade ıslah edilmesi gereken özelliktedir. Takipçiler bağlamında ifade etmemiz gereken en önemli değerlendirmeyi burada yapalım: Kur’an’dan bağımsız bir medeniyet, düşünce, sanat tasavvuru, inşası kimlik sorunundan başka bir şey değildir. Üstadların bu tercihlerdeki sorumlulukları da haddinden fazladır. Hayatında Kur’an’ı bir kez bile okumamış sanat adamlarından alınabilecek bir ışık yoktur. Oradan buradan aşırılan laflarla bırakalım medeniyet inşa etmeyi, medeniyet elifbasının elifi bile sökülemez.
Sezai Karakoç ve aynı çerçevede görülebilecek kişilerin açacakları yeni çığırlar son derece önemli olacaktır. Geleneğin bulanık görüntüsüyle hesaplaşarak arı duru bir inancı sanatın, düşüncenin temeline oturtacak bir duruşun kıymeti benzersiz olacaktır. Bireysel romantizmi iptal edip yaşanan çağa gereği gibi tanıklık edecek bir duruş en esaslı tercih olacaktır. Coğrafi merkezli, tarihi kutsamaya varan coşkun söylemler kendilerini tevhid eksenli bir sorgulamadan geçirip üzerine oturdukları zemini mutlaka belirginleştirmek durumundadır. Ancak bu şekilde Kitab’ın belirlediği hareket noktasına tam manasıyla ulaşmak mümkün olabilecektir.
Tasfiye Dergisi, s.11