renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Yeni Nesil, Cehâlet ve Sorumlu Suçlular

“Yeni nesil, farklı hastalıklarla birlikte büyüyor. Ebeveynler çocuklarının cehaletle mücehhez bir şekilde yetiştirildiğinden habersizler.”

Hangi olay, hangi sonuçlara sebepler üretir, bilebilir misiniz? Bildiğinizi düşünsek bile, bildikleriniz elinizdeki verilerin sınırlı olması dolayısıyla, sınırlı olacaktır. Başörtüsü meselesinin televizyon ekranlarında üniversite öğrencilerince tartışılması, üniversite öğrencilerinin genel durumu hakkında insanlara bir fikir verdi.Bu fikir maalesef iç açıcı değil, iç karartıcıydı. Dar alanlı/sınırlı sohbetlerde sık sık tartışılan bir gerçek, tüm kanıtlarıyla birlikte ekranda duruyordu. Üniversiteli öğrencilerin cehâlet düzeyinin açık bir şekilde (okumuş/okumamış insanlarca) fark edilmesi, durumdan bihâber olan herkesin şoka girmesine neden oldu. Özellikle bir vakitler üniversitede öğrencilik yapanlar, cehâlet düzeyindeki artışın hızına çok şaşırdılar. Başörtü, ilgisiz gibi görünen bir yerden Türkiye'deki üniversiteli öğrencilerin ebeveynlerden saklanan kalitesini açığa çıkarmıştı. Sosyal ve bireysel gelişim süreçleri arasındaki ayrıştırılamaz ilişkiyi görebilenler büyük bir kaygıyla sarsıldılar. "İrtica" diye diye ürettikleri sahte kaygılarla pişkin pişkin koltuklarında oturanlar bile gelecekleri adına kuşkuya düştüler.
...
Evet, durum bu; Yeni nesil, farklı hastalıklarla birlikte büyüyor. Ebeveynler çocuklarının cehaletle mücehhez bir şekilde yetiştirildiğinden habersizler. Geçmiş on yıl öncesinin çocukları bugün üniversite de öğrencilik yapıyorlar. O aşamaya geldiklerine göre, kendilerinden istenenleri gereğince yerine getirdikleri için başarılı sayılabilirler. Kendileri ve aileler de bu başarıyı hak etmiş olduklarını düşünüyorlar.
...
Başarılı olmanın kriterleri nelerdi? Bunun farkında olan pek kimse yoktu. Öğrenci seçme ve yerleştirme sınavlarında "sıfır puan" alan öğrencilerin bazı sorumlulara yaşattığı geçici panik dışında, sorunun farkında olunduğuna dair pek fazla belirti görülmedi. Bir gün herkesin karşılaşmaktan kurtulamayacağı gerçek bu; yeni nesil büyük bir hastalıkla müzdârip. Bu hastalığın adı; cehâlet. Çocuklarını okullara, bilgisayarlara, televizyonlara emanet eden herkesin karşılaşmaktan kurtulamayacağı bu gerçeğin kaç kişi farkında?
...
Üç yıldır - 2005 - 2006 eğitim-öğretim yılından beri- okullarda araştırmaya dayalı yeni bir sistem, öğretim sistemi ve buna bağlı olarak gelişmesi beklenen eğitim sistemi uygulanıyor. Geçmiş on-on beş yılın oluşturduğu eğitsel boşluk, büyük bir hamleyle doldurulmaya çalışılıyor. Ancak bu hamlenin de ne kadar yararlı olacağına dair bir projeksiyon yok ortada. Kitap okumayı önceleyen, proje üretmeyi gerektiren, soru sormaya alıştıran bir eğitim sisteminin yararlı olacağına kuşku yok; ancak bu sistemi uygulayacak olan öğretmen kadrosu yeterli midir, eğitim-öğretim araçları ulaşılabilir midir, eğitim-öğretim ortamı gerekli standartlara ulaşmış mıdır, sürecin finansmanıyla ilgili sorunlar aşılmış mıdır? Sistemin uygulayıcıları ne kadar yetkinse sistemin işlerliği ve ürünü o ölçekte yeterliliğe yakın olacaktır. Ne yazık ki; şu ana kadar uygulayıcıların yeterliliğini denetleyen bir mekanizma geliştirilmiş değildir.
...
Eğitim sisteminde eleştiriler haksız yere merkezî sınavlarda yoğunlaşmaktadır. Dikkat ediniz; sınav konusu eğitimde sadece bir ayrıntıdır ve bu ayrıntıyla ilgili sorunların çözümü de teknik bir çalışmayla mümkündür. Eğitimde temel sorunlar, ilk, orta ve yüksek öğretimde eğitim-öğretim hizmetleri sınıfına mensup çalışanlar ile sıralı yöneticilerden kaynaklanmaktadır. (Eğitimin diğer tâli sorunları cehâleti körüklemez, sadece bilgi alımını geciktirir. Bilgi alımının gecikmesi ile cehâletin yerleşmesi aynı şey değildir.) Eğitim sistemleri ve politikaları her toplumda güncellenmektedir, Türkiye'de de onların güncellenmesi olağandır. İyi bilinmelidir ki; bu güncellemeler eğitimde kalıcı sorunlar oluşturabilecek kadar güçlü değildirler. İnsan unsuru sistemlerden değil, insanlardan etkilenir. Sistemler bu etkilemelerde aracı olmaktan daha fazla bir işleve sahip olamazlar. Bu sebeple öğretmenler, öğretim görevlileri-üyeleri ve sıralı idareciler yeni nesillerin cehâletinde asıl sorumlular ve suçlulardır.
...
Şüphesiz bazılarına bu sonuç çok sert ve acımasız gelecektir. Eğitim süreçlerinde yaşananların insanlara yaşattıkları apaçık ortadayken, gerçeği yalanlarla örterek geçici bir süre için saklayabilirsiniz. Saklanamayacak olan gerçeği birlikte analiz edelim;
...
Eğitimde olmazsa olmaz denebilecek tek şey eğitenle eğitilen arasındaki güven bağıdır. Bu bağ yok edildiği sürece sağlıklı bir süreçten bahsedilemez. Bu gün Türkiye de eğitilenle eğiten, eğitilenle yöneten, eğitenle yöneten arasında güven bağı olduğundan söz etmek kolay değildir. Söz konusu güven bağının ne kadar önemli olduğunu eğitim-öğretim sürecinin herhangi bir kademesinde bulunan biri kolaylıkla anlayabilecektir. Ve asıl sorunun da "güven sorunu" olduğunu kesinlikle kabul edecektir. Türkiye'nin yaşadığı sosyal travmalar hangi sebeplerden beslenirse beslensin, yöneten-eğiten-eğitilen mekanizmasında olmazsa olmaz koşulların en önemlisi güven bağıdır.(Mesleklerine saygı duyan ve yasaların kendilerine verdiği görevleri yerine getirmeye çalışan eğitim insanlarını tenzih ederiz; saygınlıklarını tartışmaya açamayız.)
...
Güven bağının zayıflaması, kopması ve yok olması,örgün eğitim sürecinde veya bu süreç sonrasında her bir eğitilen için tamamen gerçekleşmeyebilir; zaten burada esas olan bu bağın sağlıklı bir yapıda ve işlevsellikte olup olmamasıdır. Bugün bu ülkede bu bağ sağlıklı bir yapıda değildir; olduğunu da kimse iddia edemez. Siyasî iktidarların uyguladıkları ekonomik ve siyasi politikalarla yaşanılan güven kaybından sorumlu olmaları da(eğitim politikalarındaki değişikliklerde olduğu gibi) eğitilen açısından, eğiteni ve eğitim yöneticilerini daha az suçlu yapmaz. Aksine, siyasî iktidarların dengesiz tutum ve davranışları, eğitim sürecindeki aktif unsurların daha "uyanık" olmalarında etkendir. Bu ters korelasyonu düzenleyecek olanlar da yine eğitenler ve eğitim yöneticiliği yapanlar olmalıdırlar.
...
Ailelerin çocuklarının eğitim-öğretim sürecini izle(ye)memelerinden ve bu sürece müdahil olamamalarından kaynaklanan sorunlardaki paylarını inkâr edemeyiz; ancak onlar da suçlu sorumlular sınıfına dahil edilemezler. Nihayetinde, aileler hizmet alan unsurlardır ve sürecin yöneticileri ile uygulayıcılarının direktiflerine uymak zorundadırlar; bu süreçte etkileri kanunlarla ve yönetmeliklerle sınırlanmıştır(eğiten ve yöneten grubun kanunlar ve yönetmeliklerle sınırlanması, onların etkisizleştirilmesi demek değildir). Sorunların ürediği ve büyüdüğü güven bunalımında aileler pay sahibi değildirler. Ne olursa olsun her aile, çocuğunu emanet ettiği kurumdan iyi bir sonuç almak ister ve o kuruma güvenir, güvenmek ister. Güven duygusu zedelenince de şu anda büyük bir ekonomik sektör haline gelen özel eğitim alanlarında meşrû veya gayr-î meşrû çözümler aramaya kalkar. Ya da çaresizlikle çocuğunun okuduğu kurumdan yasadışı çözümler(özel dersler, üniversitelerde yazokulları uygulaması vs) bekler.
...
Güven zedelenmesi ilköğretim çağında başlar. Yasalar ve yönetmeliklerle belirlenmiş bir çerçevede görevini yapmayan eğiten ve eğitim yöneticisi de eğitilen tarafından ilk anda fark edilir. Ancak bu, bazı kaygılar dolayısıyla sonrasını düzenlemeyi hedefleyen bir eyleme dönüşemez, yalnızca eğitilenler arasında bir kanaat oluşmasına neden olur; o kadar. Eğitilen, yaşadığı süreci tam olarak değerlendiremediği için nasıl etkilendiğini kolayca fark edemez. Kendisini eğitene duyulan toplumsal güven, eğitilenin doğal bir eleştirici olmasını engeller. Hatalı ve olumsuz sonuçların müsebbibi gerçekte kim olursa olsun, aileler ve toplum sürekli eğitileni suçlama meyillidir. Kaçınılmaz bir şekilde, eğiten ve eğitim yöneticilerinin sorumluluklarını yerine getirmemekten kaynaklanan zafiyetleri kolayca tesbit edilemez. Bundan dolayı da gerçekten sorumlu olan suçluların tesbiti de kolayca yapılamaz.
...
Milli Eğitim Temel Kanunu(1739 Sayılı Kanun) felsefi anlamda ideal bir eğitim hedefi içerir. Diğer ideal formlarda olduğu gibi, maalesef eğitimde de uygulama istenen düzeyde olmaz. Kanunun 2. maddesi; "Türk Milli Eğitiminin genel amacı,Türk Milletinin bütün fertlerini.(..)Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek" ten bahseder.43. Madde ise öğretmenlerin yeterliliğini şöyle anlatır;"Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon ile sağlanır"

Görüldüğü gibi eğitim süreci sonunda eğitilen insanın ve onu yetiştirecek olan insanın ne gibi özellikler taşıması gerektiği açıktır. Fakat girişte de belirtildiği gibi, bugün üniversite öğrencisi olmayı başarabilen yetiştirilmiş gençlerimizin büyük çoğunluğunun 2. maddede ayrıntılarıyla anlatılan gençlerle yakından uzaktan ilgisi/ilişkisi yoktur.(Tartışmalarda izlediğimiz örneklem, genel kanaat için yeterli kabul edilmiştir)
...
Genel kültür düzeyi düşük, özel alan eğitimi ve bilgisi yetersiz, pedagojik formasyon bilgisi davranışa dönüşmemiş bir öğretmen/öğretim üyesi yapısı her şeyden önce yasalara aykırıdır. Yasalara aykırı olan durumun sürmesi de yöneten grubun sorumluğu dahilindedir. Siyâsî tercihlerle sürekli yer değişen idarecilerin ve eğiticilerin kişisel yeterliliklerini denetlemek de nesnel kriterlerle yapılamamaktadır. Son dönemde başlatılan nesnel düzenlemelerin geçmiş dönemlerde oluşan yapısal bozukluğu düzeltmesi de şimdilik çok zor görünmektedir.
...
Eğiticilerin ve eğitim yöneticilerinin süreçteki olumsuz etkisi siyasi iktidarların tercihleri doğrultusunda yapılan tayinlerle daha da artar. 1997 yılından 2002 yılına kadar il ve ilçelerin merkezi okullarına yerleştirilen bir çok öğretmenin özellikle 1739 sayılı kanuna aykırı hedeflerle çalışması şu andaki üniversite gençliğinin kalitesini belirlemiştir. Belirli bir siyâsî yapının koordine ettiği ve bazı sendikalar tarafından realize edilen "tayin" tercihleri, büyük ve merkezi okullarda meslekî açıdan yetersiz öğretmenlerin artmasına neden olmuştur. Meslekî yetersizliklerin ölçülmesi eğitim sürecinde en kolay yapılabilen bir ölçmedir. Kesin-net sonuçlar da -öğrenci birer ürün olarak değerlendirildiğinde- üretim sonucunda elde edilen ürünün kalitesinden rahatlıkla anlaşılabilir. Bu ölçmeyi, bu sürece bir şekilde katılan herkes herhangi bir bilimsel teknik kullanmadan yapabilmektedir. Çünkü; ürün yaşayan bir varlık olarak ailededir, toplumdadır; saklanamamaktadır. Aynı ürünün nesnel kriterlerle tedrisat yapmayan ve bilhassa politize olmuş üniversite kampüslerine dahil olması, yanlış etkilerle yetişen gençlerimizdeki travmaları derinleştirmekte ve onları cehâletin ellerine teslim etmektedir. Üniversitelerdeki öğretim üyeleri yapılanması da aynı dönemde,aynı siyâsı etkilerle oluşmuş olduğundan, Milli Eğitim temel Kanunu üniversitelerde de ihlal edilerek gençlerin yetiştirilmesine(!)devam edilmiştir.
...
Yeni neslin/nesillerin yaşadığı "cehâlet psikozu" ndan sorumlu olan suçlular, toplumların tarihlerinde daima anılagelmişlerdir. Tarihî başarılarıyla ünlü Osmanlı Medreselerinin Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşadığı bu tür bozulma, o dönemdeki ve sonraki dönemlerde sosyal yapıyı mahvetmiş ve cehaleti tırmandırmıştır. Medreseler ve müderrisler en çok bu sebeple suçlandıkları için henüz toplum tarafından aklanabilmiş/affedilebilmiş değildirler. Eğitim sistemimizin halk nezdinde yaşadığı güvensizlik artık saklanamayacak düzeydedir. İnsanlar farkında olmadıkları dönemlerde sistemi suçluyorlardı. Ancak son dönemlerde sistemin temel unsuru olan eğiticinin ve eğitim yöneticisinin yetersizliklerini fark etmeye başladılar. Sorumlu suçluları tesbit eden bir halka, başka bir suçlu göstermek de mümkün değildir.
...
İnsanlar, başarısızlıkları çocuklarının yetersizliklerine bağladıkları dönemi aştılar. İdeal bir eğitim almalarını istedikleri çocuklarının anlamadıkları nedenlerle ruhsal bozukluklar yaşamalarından sıkıldılar, onların parçalarını psikologlardan, psikiyatristlerden ve psikoterapistlerden toplamaktan bıktılar. İnsanlar, artık çocuklarını suçlamıyorlar. Sorumlu suçluları buldular. Biliyorlar ki; eğitim süreci iyi yönetilemiyor ve eğiten grubun çoğunluğu mesleki açıdan yeterli değil. Çocuklarının cahillik versiyonlarını teşhir etmelerindeki esas nedeni bulduklarını düşünüyorlar.

15.3.2008

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Tahsilsiz bu rütbe cehl olmaz

"Kesb ile ta o kadar cehl olmaz,
Cehlin ol mertebesi sehl olmaz"

ya da,

"Cehlin ol rütbesi sehl olmaz
Tahsilsiz bu rütbe cehl olmaz"

Özetlersek :"bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür"

"Baştan kokmak..."

Sn. Seckin Deniz'e öncelikle, bu önemli konuyu işleyen yazısı için teşekkür etmek istiyorum.
Fakat, şunu ifade etmem gerekiyor;
Suçlu olarak sonuçta gelip "eğiten"leri bulmuşsunuz. Peki bu eğitenler nereden çıktılar/nasıl "eğiten" oldular ve nasıl görev başındalar? Sonuçta yine dönüp dolaşıp gelmek zorunda kalınacak yer "sistem" değil de nedir? Eğitenler suçludur demek, bence buz dağının görünen kısmına (veya görmeyenin çok az bir kısmına) işaret etmektir.
Doğru-dürüst, adam gibi "terbiye"* edilmemiş mürebbilerden terbiye beklendiği bir gerçek. Fakat bundan daha önemli ve gözardı edilemez gerçek yine "sistem" değil midir?

* eğitmek manasında.

_______________________
"İnsan, bir başkasını en çok yaralarından tanır. Kendi yaralarından." (Kemal Sayar)

sistem

Emre Bey, haklısınız,ancak yazıda genel bir değerlendirme içinde verdiğim temel mesajı belirginleştirmek zorunda olduğumu,itirazınızla farkettim. Öğretmen/öğretim üyesi,nasıl yetiştirilmiş olursa olsun,nihayetinde görev yaptığı süreci iyi izlemekle mükelleftir. Eksik özelliklerini tamamlamak zorundadır; yan gelip yatamaz. Velev ki; 45 günde 3 yıllık enstitü mezunu yapılmış olsun. Ekmek yediği kapıya hürmet etmeli. O masum çocuklar için bilmediğini öğrenmeli, ki;ona iyiniyetli diyebilelim. Üzülerek ifade etmeliyim; kişilik özellikleri yarım yamalak peydahlanmış o tür eğitimciler(öğretmenler,öğretim üyeleri,idareciler) kendilerinden sonra göreve başlayan yeni eğitimciler üzerinde de olumsuz basku kurmakta ve onları da kendilerine benzetmektedirler. İdealist görünen bir yeni eğitimciye:"sende alışırsın, zorlama kendini" diyerek olumsuz bir motivasyon tekniği kullanarak,onları da pasifleştirip kendi egemenlik alanlarında yaşamaları için zorlamaktadırlar(sendika vb baskıları). Onların idealist yönünü beslemek değil,köreltmek adına gayret sarfetmektedirler.Her 657 sınıfında bu tür sorunlar vardır,ancak eğitimdeki bu sorunların tedavisi yoktur. Bu yüzden suçludurlar.
selam ve sevgiyle
Seçkin Deniz

ay şaşırdım

aslında 'kocaman bir karmaşa sarmıştır insanı' yorumunuza itiraz edip soracaktım: nerede kafan karışıyor, neden bu koca belirsizlik dolayısıyla yenilmişlik tablosu ?
sonra, bu yazıya baktım;şaşırdım doğrusu...
Seçkin bey!
Şaşırttınız beni, şaştım kaldım; başka başka ülkelerdemi yaşıyoruz yoksa uzun yıllar ilkokul dahil yurt dışındamı bulunuyorsunuz(aynı oldu iki cümle olsun)o kadar şaşırmış vaziyetteyimki teessüf ediyorum ama teesüf etmenin ne anlama geldiğini bilmeden...sorayım bari
şimdi türkiyede sabahları çocuklara bir and okutuluyor kardeşim ilkokuldan başlayarak; şimdi dediysem hep kadim zamanlardan beri.hiç okumadın yada bakmadın içeriğine ama onu okusan göreceksinki eğitim sisteminde bir problem yok; orada teorik olan söylem eğitim sonunda bir zavallı yetiştirmek suretiyle işlevini gerçekleştirmiş oluyor. nesanıyorsunuz, ne üretmesini bekliyorsunuz çocuklarınızın bu propaganda bombardımanında ki en acısı, aile çocuğunun eğitimini devlete bağışlamış armağan etmiş oda armağanı almış kendine gulam yapmış fenamı
ne yapsındı düşünen bir muhalifmi
devlet naapsın düşünen beyini ve bilgiyi kullanan adamı?
sen devlete salakmı diyorsun
yada askere gitmedinmi sen,eğitim siteminden sıyrılanı varsa bak nasıl adam ediyorlar, ah haydar ah
bazen cemaat beni şaşırtıyor: hangi gözlükle bakmış olmalıyım hayataki görmedim orda çinko kaplar ve betondan tanrılara kulluğun izlerinimiydi alındaki secde izinimiydi neydi ötesi hatırlamıyorum... herkes ya iyi niyetli yada ben salağa yatıyorum, hani kurnaz sanıyorum kendimi...ha onu bırak bide kanun maddeleri falan veriyorsun ya, kanuna aykırıymış şöyle şöyle yapmamak falan da and ne kardeşim hangi kanunla izah ediyorsun onu yapmayın yav herkes herşeyden sorumlu bikere üzdün beni akşam akşam
SELAMÜNALEYKÜM

Allah şaşkınlığınızı arttırsın Rüştü Bey,

'Sen'le yola çıktığınız yorumda,bir ara 'siz' e de uğrayıp yine 'sen'le devam etmenize gülümsedim. Biraz daha derli toplu 'kafası karışık olmayan' bir yorum beklerdim sizden. Canınız sağolsun,demek olabilen bu;alıştık size. Sağolun ama yine de.

Bakış açılarımızdaki farklılık olağandır;lakin rica ederim az biraz daha zorlayın kendinizi,üzülmeden de anlayabileceğiniz başka şeyler olabilir. Aklıyla yaşayanların bu ülkede bollaştığını görmemenizi uzun zamandan beri kendinizi 'aşırı haklı ve yetkin' görmenize bağlıyorum. Bu durumda sizin bazı şeyleri başka yerlerden bakıp görememenize neden oluyor.Unutmayınız;insanda en az etki bırakanlar ritüellerdir. Siz ise bana ritüellerin insanı ömür boyu sarıp sarmaladığını ve tek tip adam yetiştirme ile ilgili bazı ritüellerin insanı insan olmaktan alıkoyabileceğini söylüyorsunuz. Buna da gülümseyeyim.Zira bu ülkede iyi şeyler yapanların hepsi(bu arada siz de),sözettiğiniz mekanizmanın ürünüsünüz;ama farklı düşünüyorsunuz. Sizi farklı kılan etkenlerden biri de "eğiticilerinizdir".
Kanun maddelerine gelince,sağolun yine gülümsedim. Eleştirel bir yazıda mevcut hukuki formasyonları da adam yerine koymanız gerekmektedir.Buna bir nevi,'böğründen yakalamak' da deniyor;anlayabiliyor musunuz? 'Kendi kanunlarınıza uygun adam yetiştirememek' beceriksizliğini hadi siz bana başka birşekilde kanıtlayın.
Selam ve sevgiyle

Seçkin Deniz

Afedersiniz

Sevgili(sayın) Seçkin bey kardeşim, evvela hakkını helal et;başkalarının da düşünebileceğini göremememi 'kendimi aşırı haklı ve yetkin görmeme' bağlamışsınız ya ''aslında'' öyle değil ama öyle algılanıyorsa ki algılnmış, son zamanlarda kendime dair aldığım eleştirilerin en yerindesi çünkü utanarak okudum; inallah faydasını görürüm.

tırnak içine aldığım aslındanın açıklamasıda şöyleki:sizin yazılarınızı özellikle takip ediyorum ve pek çok tespitinizi yerinde bulmakla kalmayıp, birçok yeni bilgiyi de sizin yazılarınızdan öğreniyorum, yahut kuramadığım bazı ilişkileri sizin kurduğunuzu gözlemleyip seviniyorum. İşte hernekadar birbirimizi tanımıyoruz gibi görünse de vakıa, bendeki yansıması sanki çoktan beri tanışan iki dostmuşuz gibi rahatlığında davranabilme laubaliliğini göstermeme sebep, sizden öğrendiklerimi içselleştirme noktasında kurduğum ünsiyeti şahsınızdaymış gibi de algılamaya kalkışmamdan ileri geliyor olabilir. Tabiki bu benim algı problemim yaptığımı haklı çıkarmaz, daha terbiyeli davranabilirdim, özürdilerim. Birde, serde kenarmahallelilik olunca, uslüp kayması kaçınılmaz ama bunun sorumlusu beni yetiştirenler değil bizzat kendimim.
Bu sitede ironi-mironiyi bana Ümit Demir hatırlatmıştı vakti zamanında ama oluyor tabi alışkanlıklardan kolay vazgeçilemiyor.Hani eski pis adamların bi tekerlemesi vardır: 'bakma sen bizim dilimizde, yoksa bişey yapacağımızdan değil...' Benim yetkinliğim ve haklılığım da işte onların dediği kadar; uslübumuz haddini aşmış affola.
Eee!...mesele içime oturdu, daha ne diyim bilmiyorum ki...
Şu iyi mi mesela: aslında ben düzene kızıyorum ama sizi kırıyorum; bundan sonra daha dikkatli olmaya özen göstereceğim inşallah. Editör arkadaşların kabahati yok bu meselede ama bundan böyle boyumu aşan yorumlarımı silip atsınlar; gerekiyorsa beni de atsınlar(bu çok acıların çocuğu oldu ama naapiyim, on masonun deşifre olma utançvericiliğine denk oldu, aşrı yetkin ve haklı görme...)SELAMÜNALEYKÜM

Estağfurullah

Muhabbetle Rüştü Bey, hitabınızın nasıl olduğuyla gerçekten ilgilenmedim. Bu çok önemli bir mevzuu da değil aslında. İçtenliğiniz için teşekkür ederim.
Selam ve sevgiyle
Seçkin Deniz