renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Yüreğimizdeki Tınılar

Hayal meyal hatırlarım evde dinlenilen Itri ve Dede Efendi'yi. Daha sonra kasetçalar çıktı piyasaya, biz teyp dedik ona. Evimizde o zamanlar bizim bant dediğimiz kasetler türedi. Samime Sanay, Muazzez Abacı, Emel Sayın, Bülent Ersoy ve Burhan Çaçan ilk hatırladıklarım. Özellikle Samime Sanay'ı severek dinlerdim. Daha sonra Fadime Güneş diye bir türkücünün bandı geldi eve. Komşu kadınlar bizim eve gelip o bandı teybe koyar dinleyip dinleyip ağlarlardı. Kadın yanık yanık türkü söylerdi. Meşhur bir türküsü vardı, "evladım diyerek yanar yüreğim", komşu kadınlar en çok bu türküde ağlarlardı.

90'ların başında, evde kaset sayısı artmaya başladı. Müziklerin tarzı değiştiği gibi bant yerine kaset demeye başladık, ancak kasetçalara hala teyp diyorduk. "Diriliş Muştuları" kaseti dinlemeye başladık. "Bayramsa bayramınız mübarek olsun" ve "Başını örtmüşsün hanım olmuşsun" ezgileri ile uyumaya başladık. Daha sonra "Kalksam ve Dirilsem" geldi eve. Eşref Ziya Terzi, Hakan Aykut ve Taner Yüncüoğlu solo albümüydü. "Bağdat", kanayan bir yaraydı. Bütün ezgileri ezberlemiştik. Ağlar, Dillerimi Bağlayansın, Kalksam ve Dirilsem, Nereye, Bağdat, Gel Arkadaş, Seriyyem...

Uyan Artık kasedi vardı bir yerlerde, "uyan ağır uykudan" diyordu. Daha sonra "Diriliş Muştuları"nın diğer serisi geldi eve. Ama en çok sevdiğimiz kaset "Bir Güneş Doğuyor" idi. Abdülbaki Kömür, Adil Avaz, Eşref Ziya Terzi, Ömer Karaoğlu, Taner Yüncüoğlu, Hakan Aykut, Aykut Kuşkaya, Mesut Çakmak, Selçuk Küpçük, Orhan Çakmak, Grup Genç, Grup Kıvılcım, Grup Kardelen, Grup Yeniçağ, Mustafa Cihat...

"Umut Sancı"mız olmuştu beklentilerimiz, "Gökyüzü Depremleri" vardı bir yerlerde ve "Gül Bahçesinde İbrahim" diyorduk. "Özgürlüğün Gölgesinde" "Hasret Güllerimiz" olmuştu. Bir taraftan "Sen Ağlama" derken diğer taraftan "Olmadı Dost" diyorduk. "Her şeye rağmen" "Ve Hüzün Mısralarımız" oldu. "Gampare" ile hüzünlendik. "Endülüsten Kudüse" selam eyledik. "İzler" yüreğimizdeki izleri yansıtıyordu. Klasiklerimiz oldu velhasıl. Adı için yaşayanlar, doğ ey güneş diyenler ve birileri elbette "bilemezler" diyecekti.

"Yansın içim yansın alev alev, yansın derim çöl kumları gibi" diyenler vardı, diğer tarafta "Kan Toprağa Düşünce" vardı. Kan toprağa düşmüştü bile. Selçuk Küpçük ise İstanbul (Mona Roza)'yı bir başka söylüyordu. Eşref Ziya Terzi'nin "Ağlama Karanfil"i yüreğimizdeydi ve hala yüreğimizde. Ve Taner Yüncüoğlu ile hiçbir şeye "Aldırma"dık.

Ömer Karaoğlu'nun yeri ise hep bir başka oldu yüreğimizde. Adı olmadı bu sevdanın. Olamazdı da. "Kuşlar" olmuştu özgürlüğümüz...

Kuşlar
Sizin kadar hür olmaktı hayalim
Kuşlar
Sizin kadar hür olmaktı hayalim

Güneşin doğduğu yerden güneşle birlikte doğmak
Kafdağının arkasındaki Zümrüd-ü Anka olmak
Kanat açmak gökyüzüne
Sevdaların ülkesine
Kuşlar

********

Şüphesiz bizde kalan izler vardı ve onlar bizim yüreğimizdeki tınılardı...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

GÜL AÇTIRAN TINILAR...

DOĞ EY GÜNEŞ
ERİT TAŞTAN ADAMI
VE KURUT TAŞLARI DİKEN ELLERİ
KURTULUŞ HABERİ OLSUN DÜNYAMA
AYIRMA ÜSTÜMDEN BİR AN GÖLGENİ...
Bİ DE İLK CEMRE DİYE Bİ KASET VARDI AKLIMDA, SÖZLERİ SİLİNMİŞ HAFIZAMDAN...
YAZDIĞINIZ TÜM EZGİLERİ MIRILDANDIM BİR BİR OKURKEN YAZINIZI NE GÜZEL BİR TAT BIRAKTI DAMAĞIMDA
ŞİMDİLERDE YOK BÖYLE Bİ TAT!
SELAMETLE.

teşekkür faslı

Ezgilere ve gönle huzur veren bu tür müziklere katsısı olanları anmadan geçmek olmazdı hani

Bu sebepten;
Sevgili Eşref Ziya'ya Marmara fm radyosunu bize kazandırdığı için teşekkür ederiz.

pc;

aslında tüm bu eserleri içinde barındıran bi albüm yapılsa çok yerinde olur.

ibrahim..

ibrahim, içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim, güneşi evime sokan kim

hazana durmuş bahçelerin solgun aydınlığında gül
düşmüş çilelerin son yaprağı da kucağına gül

bin nemrud yüklendi omuzlarına, bir nemrud'un ocağını
bin uşakla harlasalar ateşi, yine dönüşür ibrahim'e gül

yanmaktadır, yakılmaktadır, kor olmuştur yürekler
yeter ihya için bir selamın, bağdat ile şam'a gül..

özdemir asaf

şarkılar içinde hatıraları gizler..
hatıralar ise bir hayatı..

En çok sevdiğim buydu

En anlamlı ve en güzel işlenmiş eser olarak bunu bir numaraya yerleştirebilirim sanırım.

Yeri gelmişken bu vesileyle İbrahim'i besteleyen Şafak Tavkul'u da hayırla analım.

Ah.

Ah be İskender, ah be güzel abim, ah be özlemini çektiğim günleri bir hançer yapıp da yüreğime saplayan. Diriliş Muştuları'nı neden hatırlatırsın ki apansız bir zamanda?...

O yanık ve duru sesler. O tambur sesleri. O postmodernizme ayak uydurmaya çalışmayan ilah i sound'ları...

Ah be iskender abim.Geçmişi küllendirmenin zamanı mıydı?

Yüreğine sağlık.

Yeşil pop altın top

Bir kesimin Yeşip pop sevenlerin de ezgi tabir ettiği şarkılar müzikle ilgili tartışmaları hatırlayanlarınız vardır mutlaka. Yeşil popçu tabiri kullanıldığında ezgi söyleyen şarkıcılar buna çok tepki göstermişti. Ama bunldan önce ezgi söyleyen şarkıcılara ise bir kesim müzik caiz değil diye tepki göstermişlerdi. Sonuç ne oldu?

Artık müzik caiz midir değil midir kimse tartışmıyor. Gerçi artık kimse kimseyle dini konularda tartışmıyor. Herkes kendi fetvasını kendi yazıyor. Artık liberalizm var, herkesin dini kendine.

Her cemaat kendi dünyasında mutlu, her tarikat kendi müridine cennetin anahtarlarını dağıtıyor.

Yeşil poçulara mı ne oldu? Onlar da piyanist şantör oldular. İstisnalar müstesna, müstesnalar istisna.

90'lardan önce 80'ler gelir

80 öncesi dönemde daha ziyade mehter marşları ve alışılageldik ilahilerle giderilmeye çalışılan müzik ihtiyacının 80'lerden sonra aldığı mesafeye dair aslında söylenmesi konuşulması gereken hayli mevzu olduğu kanaatindeyim.

"Ceddin Deden, Neslin Baban" ve Sordum Sarı Çiçeğe

Seksenlere gelene kadar İslamın hayatın tüm alanlarında yer alması gerektiğini düşünenlerin dinlediği melodieri yukarıda zikredilen iki eserle aslında özetleyebiliriz. Mehter marşı ve ilahiler Türkiye'li müslümanların taleplerini karşılamaya yetiyordu. Bu müzikler düzenlenen konferanslarda, tertip edilen müsamerelerde fon müziği olarak kullanılır, okunan hararetli şiirlerin ardından salona yerleştirilen iri cami hopörlörlerinden verilerek coşturulurdu insanlar. Aşağı yukarı ne anlam içeriyorsa içersin her şiir aynı vurgu ve aynı tonla okunurdu. Dile getirilen hususlarda genelde birbirine benzeştiğinden dinlenilen müziğin de farklılıklar arz etmesi beklenemezdi elbette.

Elvan Elvan Çiçek Açar Silahlar

Bir düğün hatırlıyorum o tarihlerde. Afgan cihadının yoğun olarak gündemimizde yer aldığı ve müslümanların bir şekilde birbirine kenetlenmeyi başarabildiği günlerde. Afgan Düğünü... Fatih Halıcılar caddesindeki Renk Düğün Salonlarında yapılmıştı. Yardım maksatlıydı düğün. Sembolik olarak bir araç bile süslenmiş arka camına A ve D harflerinden renkli kağıtlar yağıştırılmıştı. Aynı tarihlerde camiamıza yeni katılan Ulvi Alacakaptan önderliğinde bir ekip İnsanlar ve Soytarılar adlı tiyatroyu sahneye koymuştu. Bu tiyatroyu ben Refah Partisi nin Fatih'teki İstanbul İl binasında Sn. Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte videodan izlemiştim. Yalnızdık. Bana burada sence ne anlatılmak isteniyor gibilerinden sorular yöneltmişti. Hepsini cevapladığımı hatırlıyorum. Ne de sıcaktı başımı okşayan elleri. Hey gidi Tayyip hey... Şimdi ben kendisiyle başbaşa bu tiyatroyu yeniden izlesem ve ona ben sorsam bu sefer ne anlatmak isteniyor burada ne diyorsun diye ne cevap verirdi acaba?. 80 lerin hemen başıydı neredeyse. İran devrimi yeni sayılırdı. Türkiye'den oradaki hareketten etkilenen insanlar vardı. İran'IN sesi radyosu Türkçe yayın yapıyordu. Dinliyorduk. Bu rüzgar eşliğinde bir kaset çıkmıştı piyasaya el altından. İran marşlarının Türkçe sözlerle hazırlanmasından ibaretti. Bunları dinlediğimizi hatırlıyorum.

Mute Mute Hay Mute

Yanılmıyorsam yıl 1985 di... Babam eve geldiğinde kahverengi plastik kapağın içerisine yerleştirilmiş bir kaset getirmişti. Üzerinde Mute Destanı yazıyordu. Bayağı heyecanlanmıştık. Fakat evimizde teyp yoktu. Komşumuz Neriman Yenge'lere gitmiştik bantımızı elimize alıp. Kızları Arzu Abla ve aynı zamanda arkadaşımız olan Murat ile birlikte dinlemiştik kaseti. Tekrar tekrar. Yanımda kardeşim Ömer'de vardı. Ulvi Alacakaptan, İbrahim Sadri, Mesut ve Kenan Yabanigül kardeşlerin emeği olan kasetteki ezgileri çok sonraları Grup Tan için besteler yapacak olan Barbaros Ceylan hazırlamıştı. Bu kasetin hangi merhalelerden geçerek hazırlandığını keşke Ulvi Alacakaptan ağabeyden bir dinleyebilseydiniz. Devlet tiyatlarından efekt taleplerini mi bahsetsek yoksa videodan efekt alma işlemlerini mi? O günlerin tatlı heyecanını yaşayanları biraraya getirip aslında dinlemek lazım bence. Hele bir Abdullah bin Revaha ezgisi vardı ki hç unutamam :

"Kanları fışkırtıp köpürten
Bir mızrak saplamasıyla
Yahut ciğer ve barsakları kasıp kavuran
Bir kargı saplamasıyla
Şehid olmak istedi
Abdullah bin Revaha"

yanılmıyorsam böyleydi...

Daha sonraları bu kaseti Mus'ab bin Umeyr, Hicret gibi kasetler izledi.

Duy Rasul'ü Kardeşim Duysana Duysana

Tamer Duman, Ömer Karaoğlu, Mesut Yabanigül'ün sesleri ve Necip Fazıl Kısakürek, Erdem Bayazıt gibi üstadların şiirlerinden oluşuyordu. Ömer Karaoğlu'nun sesini en net alabileceğimiz ilk ezgi sanırım buydu. Gün Batıdan Doğmadan adlı albümde yer alıyordu. Selam adlı ezgiyle başlıyordu kaset. Selamla başlamak bir süre de olsa bu piyasada geleneksel bir hal alacaktı. Selam selam selam selam sana müslüman selam diye başlıyordu ve yüreğimizi kabartıyorlardı gencecik abiler. Hele ki Al-i İmran 103. ayetle başlayan ezgi yok muydu hiç unutamıyorum doğrusu :

"Bölük pörçük müslümana
Bakıp bakıp durdukça ben
Yokmu diyorum Al-i İmran'da
Yüzüçüncü yü bilen Yüzüçüncü yü bilen"

Ne Ağaca Ne Suya Gönle Düşen Cemreyiz

Ömer Gökalp Ağabey'in Asır Ajansından çıkarılan bu albüm belki de bir devrim niteliğindeydi. O güne kadar çıkan albümlerde en fazla def ya da bi takım şıngırtı, rüzgar efektleri kullanılırdı. Aykut Kuşkaya'nın sesini de ilk burada duymuştuk. Ve Abdülbaki Kömür abinin ilk eserlerini. Tekfir etme süreci de kendiliğinden başlamıştı işte. Bunlar müzik aleti kullanıyorlardı bir kısım müslümanlarda bunları tekfir ediyordu. Garipti işte. Ama çok sonraları bu vatandaşların kurdukları radyo ve televizyonların nelerle iştigal ettiklerini de beraber müşahade etmiş olduk.

Bunları anmadan 90'lardan başlamak olmazdı diye düşündüğümden bahsetmek istedim. Daha o zaman sektör haline dönüşmeyen ve temelinde ihlası görebileceğiniz çalışmalardı bunlar. Galiba ondan güzeldi ve galiba ondan ben hala bunları dinliyorum.

İşte bir de böyle geçmişi vardı bizim müzik dünyamızın. Konuşulacak, anılacak, gündeme yeniden taşınacak ne çok da şey varmış meğer...

ÇUVALDIZI KENDİME

Bir kuş olsam
Uçsam sana
Süzülsem sokaklarında
Çiğdem olsam çiçek açsam
Kavuran o toprağında

Zamanı yaşarken insan hep en sonda olduğu hissine kapılır
Biz o zamanı yaşarken yeni bir devrin insanı olduğumuzu hissederek yaşadık
Yeni kuşaktık mücadeleciydik cihatçıydık!
Sonra sonra ekmek kavgası düştü gönlümüze
Kahrolası tağut dediğimiz düzenin kestiği faturaların kaşesi olduk
Alların en alı morların en moru ile boyandık siyahtan başka renk yakıştıramadığımız bedenimize
Bosnayı düşünmeden boğazımızdan bir lokma geçmeyen soframıza nargile muhabbetleri konuk oldu, en iyi beyin fırtınaları nezih bir cafede yapılabiirdi ancak
Birer ferdi olduğumuz yürüyüşleri televizyonda izlerken Allah Allah hala kaldı mı böyle insanlar diye dudak büker olduk
Eskiden cephe görüntüleri izlediğimiz VHS lerimizi en kral DVD ler süsledi, Oskarlı filmler asla kaçmamalıydı
Göz sakındığımız kanal değiştirdiğimiz romantik sahneleri sanat adına mazur görmeliydi, adamlar yapmıştı o kadar kusur kadı kızında da olmalıydı

Efkar bastı yine,
Çuvaldızı kendime...

"Gül sunan elde daima bir miktar gül kokusu kalır"

Again again

Tekrar yaz güzelim, o yorumu merak ediyorum.

Not: Sistem 30 dakikada üyeyi log off yaptığından yorum önizle dendiğinde tekrar log in olmak gerekiyor.

pek mühim... pek mühim ...pek mühim ...pek mühim ...pek mühim ...
Irgatbaşının Hususi Notu:
Daha önce 15 dak. idi. Şimdi 30 dakikaya çıkardık. Bunun nedeni de bazı üyeler log-off yapmadan çıkıyor ve online olmadığı halde online görünüyor. Bu nedenle ve güvenlik gerekçesiyle böyle bir uygulama var. En iyisi önce yazı veya yorumu notepad veya wordpad ile yazmak sonra kopyala-yapıştır yapmak. Dikkat edin WORD demedim. MS WORD'de yazılan ve sonra copy-paste edilen yazılar başımızı ağrıtıyor. Lütfen notepad, wordpad veya editplus gibi muadili programlar kullanınız. Rica ediyoruz. {Ş.E}

İtirafların ardından görünen yüz.

Hepimiz ne de çok severiz eskilerden dem vurup nostaljik duygulara gark olmayı. Böyledir bu.

Ders almak için hatırlamak anlamlıdır. Geriye bakmanın manası buradadır. Yaşanan süreci gözler önüne seren serencamın ardından gelinen noktanın encamına dair itiraflar başlar ardından.

İtiraf etmek iyi de, varın siz derinlerde yaşanan ikircil duyguları yakalayıp ayan etmeye görün.

İtiraf, bir ihtilalil iptidası olduğunda pek manidardır. Bir ihyanın bidayetinde durmak yakışır ona. Ve o, ancak bu gaye için halkedilmiştir. Oysa, şimdiki itirafların ardında boynu büküp ve pişmanlıktan ziyade, koca ağzını muhteris iştihalara açmış enani duygular saklanmakta genelde.

Nereden mi biliyorum! Aslı kendini bilmek olan ilmin getirisi. O öyle büyük bir tasavvurdur ki, dilemmaların içinde hercümerc eder adamı. Ve tüm maskeleri ayan eder. Siz, bu maskelerden kullanmadığınızı mı zannediyorsunuz yoksa. Ben beni bildiğim için sizi de biliyorum. Sen önemli değilsin, ben bizden bahsediyorum.

Yara benim
Yara ben'im

Çağıltı

Yokluğu görmüş güzel annem, bir iğnenin dahi gün gelip "gerek" olacağı bilgisini öğretti bana. Ulaşmam zaman da alsa, "var" olan bir şeyin "varlığını" unutmam. Hangi kuytuya, hangi deliğe girerse girsin, arar bulurum. Belki arşivciliğim, annemin zihnime kazıdığı bilgiye dayanır. Sarı, büyük zarflarım vardı bir zamanlar. Sigara paketi ebadında beyaz kağıtlara notlar düşer, alfabetik yerleştirirdim zarflara. Devr değişti, dijital ortam genişledi vs. Olan kağıt ve kaleme oldu hasılı.

Kış başlangıcı bir elektrikçi dükkanına, ampul almak için girince, vitrinde asılı elektrik kordonuna ilişti gözüm. Evdeki teybin 3 - 4 senedir kordonu yoktu. Sebep oldu, aldım. O akşam gelinlerin çeyiz sandığı itinasıyla küflü kutuyu açtım. İçinde fî tarihinden kalma kasetler vardı. Kimini bağırsakları dışına taşmış, kiminin yüzü başka içi başka, kimi...

Soyundum çileye dönmemesine
Bilendim ışıktan gözyaşlarıyla...

Eski bir alışkanlık Çağıltı kaseti kondu teybe ilk olarak. Ne dinlerdik be Çağıltı'yı? İhtiyarladığımdan olsa gerek nostalji sıkça uğramaya başladı semtime. Arif Nihat'ın Naat'ından, güzel insan Akif İnan'ın bestelenmiş bir çok şiiri 90 öncesine götürdü. Öylesine bir gitme ki Muazzez Ersoy yaya kalırdı yanımda.

O zamanların İslami kaynakları arasında, kitaptan - dergiden sonra kasetler gelirdi. İlahi kasetleri, İslami ezgi kasetleri karşısında mağlup olmaya başladı. Bu dönemden sonraki bazı ilahi kasetlerinde, bazılarının asla ve kat'a olmaz dedikleri "müzik" epey pirim bile yaptı. İslami ezgilerle şiir de atağa geçti. Üstadların bilinen - bilinmeyen şiirleri bestelendi peşpeşe. Hal böyle olunca teyplerin favori cihazlarımız olması kadar tabiî bir durum olamazdı. Ne kasetlerdi onlar: Hüzün Şiirleri ile İbrahim Sadri, Sezai Karakoç'tan okuduğu şiirlerle Murat Kapkıner, kendi sesinden Necip Fazıl, İsmet Özel ve Erdem Beyazıt; sonra yine "Unutulmayan Şiirler"le İbrahim Sadri; Kalksam ve Dirilsem, Gün Batıdan Doğmadan... ve elbet bant tiyatrolar: İmam Rabbani, Malcolm X, Yusuf İslam...

İşi gücü bırakıp dinlerdik, iş görürken, okurken, yemek yerken, arabada giderken dinlerdik. Aksesuar değil ihtiyaçtı o vakitler.

Kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
Buyruk en ağır yükün altına saldı beni...

2000'in kış başlangıcı 80'li yılların sonunu yaşamaya başladım. Bahar kapıya dayandı, hâlâ 80'li yılların sonundayım. Hâlâ "Afganistan Çağıltısı"nı dinliyorum; fonda Rodrigo'nun muhteşem Gitar Konçertosu ile Naat, Sakarya... Enter tuşuna basarken "Telgrafın tellerini kurşunlamalı" diye Erdem Beyazıt'a gönderme yapmanın lezzetini tadıyorum.

Bir deyim olarak "kök sökmek / söktürmek" ne demektir bilirsiniz değil mi? Peki ya kaçınız "kök söktünüz?" Bu da soru mu demeyin? Kaçınız kök söktü? Ben söktüm. Tabir caizdir, adamın anasını ağlatır bu iş; nefesiniz gırtlağınıza tıkanır; ter, hücuma geçer. Kök ne kadar derinde ve geniş alanı istila etmişse gövde o kadar güçlü, o kadar mümbittir. Çünkü görüneni rahşan kılan köktür. Köklerimizi ne kadar sağlam tutarsak o kadar diriyiz demektir. Gövdeyiz ve beslendiğimiz köklerin çeşitliliği ile mükemmeliyeti dimdik ayakta tutandır bizi. Bir nağme esas olana köprü olur. Bir mısra içimizdeki kıvılcım olur, tetikler, yakar, ayağa kaldırır. Ne biliyorsunuz ışığın her daim doğudan geldiğini? Ya sırılsıklam bir şiir...

Acılar umudu buldurur bize
Bir zırha büründüm bu çağa karşı...

Kendi halinde, kendince

hay ellerine sağlık ve 90 lardan bir örnekleme

Daha dün cahtbox da Sn Elif Şahin'le bu kaseti konuşmuştuk. Bence en kaliteli albümlerin başında yer alır bu yapım. Record yapımcılıktan çıkmıştı. Sevgili Taner Yüncüoğlu'nun her nağmesinde büyük emeği vardır. Her nedense bu çalışma hem en çok sevilendir ve hem de en çok atlanılan.

"Konsun yine pervazlara güvercinler
Hu Hu lara karışsın aminler
Mübarek akşamdır
Gelin ey Fatiha'lar Yasin'ler"

Doksanlarda bu hava pek yok gibiydi aslında. Tabi ki Sevgili Ali Fırat'ın Yaz Beni Güllere albümünü bir tarafa koymak lazım. Ali Fırat o dönemlerde 102.8 frekansından yayın yapan Günışığı'nda çalışıyordu. Bu bahsetmiş olduğum radyo istasyonu bence o dönemin en güzel radyolarındandı netekim. Sevgili Tarık Tufan'ın, İbrahim Paşalı'nın ilk ocaklarıdır aynı zamanda bu radyo. Ha bi de unutmadan bizim şadan Ercan'da o radyoda çalışırdı. Neyse... İşte o albümde bir eser var ki dinlerken kendinizi o nağmelerin ve sözcüklerin davet ettiği yerde bulmamanız içten bile değildir.

"Ya varolup yaşamak
Ya kanlı zulüm artık
Ya sımsıcak bir dünya
Ölümse ölüm artık"

Yine aynı albümde yer alan Cihadı anlımızın çatına vurduk adlı ezgiyi de unutmasak iyi olur bence. Bu Ali Fırat'ın beste anlamında bence en iyi yerde duran çalışmasıdır. Tabi yine alt yapı anlamında Taner abinin kulaklarının bir kez daha çınlatılması gerekiyor. Bu ezginin şiiri malumunuz olduğu üzere İbrahim Sadri'ye aittir. Şimdilerde bu şiirini okur mu bilmem. Harika bir şiir ve harika bir beste ve tabii harika bir koro...

"Cihadı anlımızın çatına vurduk
Önce şehadeti koyduk her sabah duamızın başına
Gülü çizdik gözbebeklerimize
Gözbebeklerimizden serptik en güzel insanlığı insanlığa

Bi ak anlımız var güvendiğimiz
Kırmızı kan lekesi sıçramış
Şahdamarımızdan tam ortasına...

Ne günlermiş be... İskender'e teşekkür etmek istiyorum bizi tekrar o günlere götürdüğü için...

Ulvi Alacakaptan'ı da unutmayalım...

Kendisinin organizasyonunda yapılan bir kaç çalışma vardı o zamanlar. Bunlardan ilki Seyyid Kutub adlı bant tiyatrosuydu. Ömer Karaoğlu ile birlikte çalışmışlardı yanılmıyorsam. Burada yer alan üç eseri buraya not düşmek istedim. Şehid tahtında Rabbe gülümser, Lailaheillallah ve Esir olmuş bileklerimiz elimiz ayağımız...

"Şehid tahtında Rabbe gülümser
Ah binlerce canım olsaydı der"

***

"Düşmez dilimizden
Sökülmez kalbimizden
En kutlu sözdür bu
Lailaheillallah"

Daha sonrasında aynı ekipten bir çalışma gelmişti. O da hala dinlenilmesi gerekenlerdendir bence.Bir çekirdek bin ormandır

Suphanellah.. neler hatırladım şimdi.

Unutmak ne mümkün. Zaten ilk kez bant tiyatroları vesilesiyle tanışmıştım ezgilerle. Ezgi denince aklıma ilk önce bu çalışmalar gelmişti zaten. Bantın bir yüzünde " şehit tahtında Rabbe gülümler " vardı ve diğerinde başka bir tane. Ne olduğunu çıkaramıyorum şimdi. " Bir sabah.. bir güvercin " belki. O zamanlar ilahi ve neşideler revaçtaydı daha.. ezgilerle yeni tanışılmıştı. . "Burası Tara Hapishanesi" bir replik gibi kulaklarımda hala. Sonra ihanet eden işbirlikçi adamın hakime "biz böyle anlaşmamıştık" diye haykırışı. Hem de ton ve tüm renkleriyle birlikte.

Sonra Ulvi Abi ile tanıştık özel bir mecliste. O görüşme ilk ve son oldu, tevafuk olmadı bir daha. Nasıl oldu nereden esti bilemiyorum.. bir bant tiyatrosu senaryosu yazmış ve şimdi hatırlayamadığım bir mekana bırakmıştım, kendisine ulaştırılmak üzere. Hayal meyal hatırlıyorum.

Ardından bir sürü ezgiciler çıktı. Çoğu gitti, azı kaldı geride.

Bir sabah bir güvercin / boynu bükük ve yaslı

Bu ezgi Güney Afrika'lı İmam Harun'un mücadelesini anlatan İmam'ın Öldürülüğü adlı bant tiyatrosundaydı. Bu bant tiyatrosu Cardiff Marney / Barney Desai' nin İmamın Öldürülüşü isimli kitaplarından uyrlanmıştı.

Aman efendim aman.. galiba ahir zaman.

İhtiyarladık be. unutuyorum her şeyi. Ah sırtlarım! Bu akşam böyle söyleyip, ardından, bir adamın kaç tane sırtı olur acaba diye kendi kendime sorup güldüm çocuklara. onlar da güldü mü buna bilemiyorum. Araba kullanıyordum da bakamadım yüzlerine.

Çocuklar mezarınız şen ola...

Geçmiş günler bir yumru gibi oturuyor boğazıma.
Yazılanları okuyunca da aynı yumru nefes almamı engelleyecek hale geldi. Buna yaşlılık mı diyelim? Yoo, sanırım giden güzelliklerin ardından gözlerimize dolan hüzün.
Öncelikle o dönem 102.8 den yayın yapan Günışığı fm'den söz etmek isterim. İbrahim Paşalı, Serkan Şafak, Ali Fırat, Ahmet Refik Partal, Mustafa Sekili, Zafer Emanetoğlu, Nurettin Aktaş, İlyas Yıldırım, Tamer Duman, bir dönem Mehmet Efe, Hakan Albayrak, Taner Yüncüoğlu ve diğerleri...
O dönemin genel eğilimlerinden farklı olarak entellektüel, ajitasyondan uzak, bilgiyi ve estetiği önemseyen, özgüven sahibi bir söylem geliştirme çabası içindeydik. Ancak önemli bir problem vardı yakamızı bırakmayan; parasızlık. Nitekim radyo devam edemedi. Bence etmeliydi ama olmadı.
İyi bir dinleyici kitlesi yakalamıştı ki olmadı...
Bu yeterli gelmedi. Sermaye ciddi bir problem oldu ve güzel olan her şey gibi kısa sürdü.
Ali Fırat'ın tek albüm çalışması oldu. İyi bir müzik kulağına sahiptir. İşletme mühendisidir ve şu an THY'nin önemli bir bölümünün başında. Müzik çalışmalarını devam ettirmedi. "Yaz beni güllere" hakikaten iyi bir çalışmadır. Gelecek vadediyordu ama olmadı. Ali Fırat'la gece yarılarında Çamlıca tepesine çıkıp vericinin LNB'si ile uğraşır dururduk. Hatta fırtınalı gecelerde düşme tehlikesine rağmen. Zira teknik ekibimiz yoktu. Gündüz programcı, yayın yönetmeni, gece teknik ekip...
Herkes o dönemin popüler parçalarından söz etmiş.
Aslında bir başlık açıp bu dönemin kavramlarını oraya yerleştirebiliriz. Bir başlık radyolar, ikincisi ezgiler, üçüncüsü şarkıcılar, kitaplar,yazarlar, mekanlar, yayınevleri bu liste uzayıp gider. İnteraktif olarak sürekli güncellenir ve geleceğe bırakırız. Haydi Şadan, Yusuf olaya bir el atın size zahmet. Sabit bir bölüm 1980-1992 arası gibi...
Benim şarkılarım da var o dönemde.
Biri de başlıkta sözünü ettiğim şarkı. Kim söylerdi, nerede söylerdi hatırlamıyorum ama sözleri aşağı yukarı şöyledi; tomurcuk, çiçek, gül yanaklarınızda çocuklar bayramınız şen ola. Şen ola, şen ola çocuklar mezarınız şen ola...
Bir de şu ; Afgan dağlarından kar kucak kucak, ne ev ne bark kaldı ne de bir ocak, bizim evimiz de yaz gibi sıcak kalmak istesen de kalamazsın ki...
Dönemin takılma mekanları da önemlidir bence. Malta'da Sohbet Çayevi ve Beyaz Saray popüler olanlarıdır.
Ha unutmadan!
O dönemlerde sıklıkla, önden giden iyi adamları anıyorduk. Şimdilerde pek yok sanırım. Şehitler gecesi progrmaları oluyordu; Afgansitan Şehidi Bilal'i hatırlamak gerekir, Tekiner Tayfur'u, sonraları Selami Yurdan'ı.
Önden giden iyi adamları...

bildiğimdir..

çocuklar mezarınız şen ola..

benim çocukluk şarkılarımdan.. o zamanlar o kasetteki bütün ezgileri ezbere biliyordum. hatta bazı hatıraları da vardır. kaset hala duruyor bir yerlerde.

onlar hüzünbaz duygularıyla hep orda..
ve kalmaları gerekir uslanmaz kalbin bir köşesinde..

Aydınlık Yüklü Sıcak Dost

Geçmiş günler yumru gibi oluyor boğazımda diye başlayınca söze tanıdık bildik geldi bu sözler.

Günışığı Fm ''Aydınlık yüklü sıcak dost..''

Günışığı Fm'in benim ve ailemin hayatında yeri büyüktür.Yıl 93-95 (yanlış hatırlamıyorsam) Bursa-İnegöl-Dipsizgöl köyünde bir öğretmen lojmanında radyodan tanıdık,bildik,''bizden'' bir ses duyabilmek için radyoya önce bir tel bağlıyoruz.Daha sonra o teli de kocaman bir tencereye bağlayarak tencereyi çatıya koyuyoruz.Ve haşırtıların ardından o güzel sese ulaşıyoruz: Günışığı Fm..

O dönem,annemin ve babamın deyimiyle ''yürekli ve imanlı gençler'' in binbir zorlukla yaptığı o yayınlar bizleri bir dağ köyünde soğuk bir kış gününde yanıbaşımızda harıl harıl yanan sobadan daha çok ısıtıyordu içimizi.O kadar samimiydiler ki o samimiyetlerini biz yüzlerce kilometre öteden hissedebiliyorduk.

Sanırım Günışığı Fm vericisinin en son ulaştığı nokta bizdik.Birgün Hasan Celal Güzel'in konuk olduğu bir programı aramıştı babam.Aradığımız yerin ''Bursa-İnegöl-Dipsizgöl köyü'' olduğunu duyan Güzel ''Oo.. ben kendi halimizde sohbet ediyoruz sanıyordum.Nerelere ulaşıyormuşuz meğer'' demişti.O dönem 8 ya da 9 yaşındaydım.Ama çok net hatırlıyorum.Çünkü Günışığı bizim dış dünya ile tek ve en güzel bağımızdı.

Tarık Tufan'ın saydığı isimlere Cevdet Yenilmez,Kezban Kevser ve İbrahim Paşalı'nın ismini net hatırlayamadığım kız kardeşini de ekleyebilim sanırım.Hatta o kadar ki kadim dinleyicileri bile hayal meyal hatırlıyorum.(Kayışdağ'dan Mor Adam:)

İbrahim Paşalı geceleri ''Mushaf elinizde parçalanmalı artık okurken'' diye sesleniyordu.Tarık Tufan ''düş vakitleri''ndeydi.Kezban Kevser Erdem İslami soruları bilen çocuklara kitaplar hediye ediyordu.(Akşamları da 15'er dakika Şeker Portakalı'ndan bölümler okuyordu) Ahmet Refik Partal komik adamdı. Mustafa Sekili ''dar kapılar''dan geçerdi.Onun anlattıklarından hiçbirşey anlamazdım ama yine de dinlerdim.Çünkü fon müziğine bayılırdım.(at nallarıyla başlayan melodisini hala hatırladığım bir müziktir ama hangi şarkı olduğunu hala bilmiyorum)

Televizyon almak o kadar da lüks sayılmıyordu artık.Ama biz bir an olsun gerek duymadık.Çünkü ''Bursa-İnegöl-Dipsizgöl'den Güven Ailesi'' deyince ''Adı tekerleme gibi olan bir mekanda dostlarımız var'' diyen ve bu dostluğu 15 yıl sonra bile hatırlayabilecek dostlarımız vardı. -Babam İbrahim Paşalı ile geçen ay bir söyleşide karşılaşmış.O zamanlardan kalan gönül bağı 15 yıl sonra madden tanışmaya dönüşebilmiş-

Ben hiçbiriyle tanışmadım.(Tamer Duman hariç..Tarık Tufan'ın bahsettiği Şehit Bilal'i anma gecelerinden birinde tanışmıştık onunla o zamanlar) Ama hepsini hala çok seviyorum. Çünkü onlar o genç yaşlarında Allah rızası için güzel bir şeyler yapmak için çırpınıyorlardı.Biz de onları Allah için sevmiştik. Şimdi iletişim fakültesi radyo sinema televizyon son sınıf öğrencisiysem hiç tanımadığım o abilerimin etkisi büyüktür.

Konunun özel boyutundan çıkıp daha da genel olarak değerlendirirsek; günümüzle o zaman arasındaki fark doyuruculuktu.Az önce de belirttiğim gibi o dönem zor imkanlarla yayın yapan bir Günışığı yetiyordu bize.Şimdi elinin altında milyonlarca dolar olan ''bir televizyonu '' açtığımızda aynı tadı alamıyoruz.Değişen ne? Bunu onlar çok daha iyi bilir.

Gelişimle gelen değişim yaramadı mı ''bize?'' Aynı dili konuşamaz mı olduk? (kendim için söylemiyorum.yusuf kaplan'ı elimizde sözlükle anlasakta bir çok dostla aynı dili konuşuyoruz yine de) Ama kastım kitleler. Büyük bir ''anne-baba'' topluluğunu ''sıradaki ilahiyi ali'ye,ahmet'e,hasan'a ve tüm islam alemine..'' armağan edenlerin ellerine terkettik gibi geliyor.Çoğunluk Akp'ye oy veriyor diye ''değişimin'' kanıksandığını,sindirilidiğini mi düşünüyoruz? Edindiğim izlenimi net olarak belirteyim: ''Kesinlikle hayır..'' Güvenilen bir kaç insan var.Onların peşine takılıp gidiyor ''anne ve babalar''. (akp örneği şahsi siyasal tespitim değil. İslami camianın dışa açılımıyla akp'nin yükselişi arasında bağ kuran okumalara gönderme mahiyetinde verdim bu örneği.Açılımın Weber'in protestan ahlakı olarak nitelediği uhrevi iş ahlakının kapitalizmi doğurmasının Türkiye versiyonuyla sınırlı kaldığını düşünüyorum.-istisnalar elbette ki vardır)

''O zamanlar Paşalı;C. Zarifoğlu, Said-i Nursi'den, Sezai Karakoç'a, Rilke'den Nuri Pakdil'e kadar uzanan geniş bir skaladan pasajlar okurdu.Bazen de dinleyiciyi özeleştirinin doruklarına sürükler: "Sizin fiyatınız ne? Doğrularınızı, ilkelerinizi ne kadara sattınız bu yıl?" ... Veya "Ben ne kadar benim" diye bir soru atıyor ortaya, dinleyecinin kendisiyle yüzleşmesi için adeta onu tahrik ederdi.Düşündürürdü.'' (http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=21032)
Geceler dolu dolu olur,yürekler coşardı.Filistin derdik,Çeçenistan derdik,Bosna derdik.İçimiz yanardı.

Spor salonlarını dolduran onca insan nerede şimdi?

28 Şubat denecek cevap olarak.O dönemi ''Fazla ateşliydik.Zaman değişti. Çağın kurallarına uyum sağlamak gerek'' şeklinde yorumlayanlar olacak.''Okuduk,öğrendik,geliştik,değiştik'' diyenler olacak. Hepsine eyvallah.Ama dediğim şu: ''Gittiğiniz yolun doğruluğuna inanıyorsanız o dönem peşinizden sürüklediğiniz insanları neden yarı yolda bıraktınız? Onları da götürseydiniz ya..''

Zarifoğlu'nu anlamak,Ah Muhsin Ünlü'yü zevk alarak okumak hatta Yusuf Kaplan'ı ''anlaşılmayan adam'' damgasından kurtarmak annelerimizin,babalarımızında hakkı değil mi?

Tayfalar gemiyi terketti.Hepsi kendi küçük teknelerinin kaptanı oldu.Hepsi çok güzel ufuklara yelken açıyorlar,güzel işler yapıyorlar.Ama unuttuğunuz şu dostlar: Yolcular hala gemide..

Biz gençler ya kendi teknelerimize ya da güvendiğimiz bir kaptanın küçük teknesine atladık gidiyoruz ama..

Aması var işte..

83'ten 97'ye kadar taşınan kalabalıklar 97'den 2007'e taşınamadı. O gün genci,ihtiyarı,çocuğu o günün edebiyatını beraber okur,anlar,müziğini ezgisini beraber dinler,konferansına beraber katılırdı. Ama bugün kopmalar var artık. Anne babalarımızı kanaat önderlerinin direktiflerine mahkum ettik.O kanaat önderlerine uyacaklarsa da neden uyduklarını bilmeye hakları vardı.

''Her kuşak arasında çatışma,kültürel kopukluklar olur'' diyebilirsiniz. Masumane bir cevabım var sadece ''ama o zaman öyle değildi..''

Nerden nereye geldim.. Belki konuyu çok dağıtmış hatta saçmalamış olabilirim.Sadece aklımdan,yüreğimden geçenleri paylaşmak istedim.Haddimi aştımsa şimdiden affedin.

Not: Yazıdaki eleştirileri haketmeyen bir çok dostta var.Hatta kendisini,maddi zorlukları,geçim derdini de unutmamak lazım.Taştı yüreğim yazdım işte.Karşılıksız beklemeksizin koşturan yürekli insanların haklarına girmek istemem.Allah onlardan razı olsun.

Zaman Makinası

Zaman makinasını icad etmek için ilk gereken malzeme: Müzik:)

İnsan br müziği ilk dinlediği yeri ve zamanı çok kolay hatırlayabilirmiş. Doğru valla. Müzik deyince hemen yaşlanıyoruz. eski günler, ah vah falan...
Ama bu büyük bir gerçeği açıklıyor: İyi müzik eskidikçe güzelleşir. Müzik zamana düşülen not-a. Az daha uzasa yazılar işte size bir zaman makinası. Hem de bize( yeşil müzikseverlere) özel.
Bunu sevdim.

Sanki

Sanki şimdilerde şiir daha bir ağır basıyor..
Dursun Ali Erzincanlı..vd..

''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''

ayrılık türküsü

grup kıvılcım mı idi tam hatırlıyamıyorum ayrılık türküsü isimli eserleri ile geçerdi lisenin son günleri...

düşünüyorum da yaşlandık mı?

hani anne demiştin ya
gidiyorsun oğul uğurlar ola..
..

Hayat; İman ve Cihad...

sevda dedim bilir misin?

bütün yorumları okudum tekrar.... promethe geçmişi indirmiş www.mazi.com/gecmiş.rar'dan.. o zaman yazamamıştım, anılara daldım sanırım...

tarık tufan epeyi derinlerine inmiş konunun, bende iniverdim hemen. yusuf armağan yakmış kül etmiş, bende yandım. bütün çocukluğum döndü durdu gözlerimin önünde.. okumayı "Gül Çocuk" dergisinden öğrendiğim günlerdi, ilkokula gitmeden sırf bu dergi yüzünde sökmüştüm okumayı. ilk ezberlediğim müzikli şiir : ) "afgan dağlarında kar kucak kucak" idi. devamında geçen "moskof kafiri" en net kelimedir o günlere dair. "gazeteci mehmet" diye bir çizgi roman seti vardı. texas, tommiks gibi bir şeydi. ben hiç zagor felan okuyamadım, tek eğlencem "gazeteci mehmet" idi.. sonraki zamanlarda es rahmet rüzgarı ve bahsedilen diğerleri.. bant tiyatrolarının çok meşhur olduğu dönemde "imam rabbani" de geçen "kavgam karanlığa güneş adına, tahta hasır izleri kaburgasında.." ile tanıdım ömer karaoğlunu. sonra zannediyorum islamoğlu yayıncılık tarafından ya bir yarışma idi yada albümleri çıkmıştı. sadece bir afiş gözleirimin önünde. ömer karaoğlu , eşref ziya ve taner yüncoğlu.. daha sonraları ulvi alacakaptan'ın birlik tiyatrosu albümleri.. ali toprak vardı birde benim çocukluğumda, kızı seher.. aynı dönemlerde "dayan mücahidim" diye bir albümde vardı sanırım. bu senin yüce davan diye devam ediyordu. dava nedir ne değildir kavrayacak yaşta değildim halbuki : ) Abdullah bin Revaha öğrendiğim ilk sahabelerdendir, mute destanı ergenakondan felan önce öğrendiğim destandı... sonra bir ege seyehati için almıştım. "azade" ve "hasret gülleri" yol boyu dinlediğim iki albümdü, orta 3 teydim o zaman. sonra bursadan "yüreklere yürüdük" ü almıştım , ulu camiinin baçesindeki kasetciden.emin coşkun güzel insan , onunla değiş tokuş yapardık aldığımız kasetleri, benim tanıştığım ilk arkadaşım. şimdi bursa'da yaşıyor. yusuf meral "ağlama karanfili" bizim evde söylemişti, daha kasede okunmamıştı, çok mutluyduk... çocuktum o zaman, derim hep ellerim horoz şekeri bulaşığı...

sonra bir el teybin düğmesine bastı ve bütün ezgiler yarım

Yaşamın onca yükü tam da üstüme çökmüşken, bunalmışken şimdiki zamandan, cemaatten eski bir tını ulaşıverdi kulağıma. Neredeyse 2 sene önce yazılmış olan ama gözüme hiç ilişmeden öylece bir kenarda bu zamanı bekleyen bir yazı. Dîlimi(gönlümü) susturamasamda, dilimi susturayım bari diye düşündüğüm bir anda kulağıma ve yüreğime gelen ezgiler hem dilimi, hem dîlimi hemde göz pınarlarımı hareketlendiriverdi.
Dönüverdim o tadı damağımda kalan çocuk saflığıyla süslü günlerime. Evimize giren ilk melodik kaseti hatırladım.Kuzenimin hediyesi işte afganistan adlı bir kasetti. Küçücük çocuk yüreğimde afgan dağlarındaki kucak kucak karı ve yaz gibi sıcak bizim evimizi mukayese etmeye çalışırdım. Annemin ekmek kırıntılarını şekerli süte katıp bize yedirdiği ve ekmek ufaklarının çöpe gitmesinin günah olduğunu söylediği günlerdi o günler. O zamanlar evimizde adım atacak yer bırakmayan mobilyalar, buzdolabımıza sığmayan yiyecekler yoktu. Elimize ekmek arası bir şeyler alıp dışarda yemeyi ayıp sayardık o zamanlar. Diğer çocukların nefsi çeker, ekmek kırıntıları yere dökülür de üzerine basılır diye çekinirdik. O zamanki bizden yaşça biraz daha büyük abilerimiz kendi aralarında program düzenleyip camide kardeşlerine hayat iman ve cihad alnımızn yazısı ezgilerini söylerdi.. Şimdiki abilerden farklıydılar yani.

Sonra o zamanlar bir Demet Kültür Sarayı vardı her ihtiyacımıza cevap veren. tiyatro salonu, konferans salonu, sinema salonu... Sinemalarımız vardı gözyaşlarıyla seyrettiğimiz. minyeli abdullah serisi, yalnız değilsiniz serisi, kelebekler sonsuza uçar-iskilpli atıf hoca, sütçü imam...

O zamanlar büyüklerimizn ihtilafa düştüğü konular başörtüsünün gerekliliği ya da bir makama gelmek için verilmesi gereken tavizlerin nereye kadar olması gerektiği değildi. O zamanki ihtilafların tartışmaların konusu çocuklara oyuncak bebek alınmalı mı, çarşaf giyinmek farz mı değil mi, küçük kız çocuklarının pantolon giymesi caiz midir vs idi. O zamanlar ezgiler kulağımıza şeytanlar tek değil ki kovsana kovsana,diye fısıldardı; başörtüsünün bizim için en güzel seçim olduğunu atsalarda kor ateşlere yılmamamızı söylerdi. Sanırdım ki o zamanlar insanlar diriliş muştularını dinlerse kalpleri dirilir. Nerden bilirdim ki o ezgileri dinleyenlerin üzerine bir gün ölü toprağı serilecek.

Döneceğiz Mekke der hüzünlenirdik, ortadoğudaki bağdata ağıtlar yakardık, Biz Rahmanın kullarıyız kullarına kul olmayız der adı için yaşamaktan söz ederdik. Parolamız Sabır savaş zaferdi. Dilimizden düşmeyen marşımız Ö.Karaoğlundan dinlediğimiz la ilahe illallah idi. umut sancısı çeker işte hayat böyle ağlarken gülebilmek derdik. mescidi-i aksayı görürdük düşlerimizde. Davetim onadır(M.Demirci-M.Emin Ay) kasetini saatlerce dinler yine de bıkmazdık.

Öyle günlerdi o günler. Ben çocuktum; koca koca hayallerim vardı. Kendimden büyük mücadelelerim, küçücük yüreğime büyük gelen imanım vardı. Büyüdüm şimdi. Sahi ne zaman büyüdüm ben?? Demet Kültür Sarayı yıkıldığı gün mü, yoksa mücadele etmekten vazgeçtiğim gün mü? Ya da küçücük bir çocukken başımı örtmediğim için beni ayıplayan amcalardan, teyzelerden ne olursa olsun okumanın ve çalışmanın faziletlerini dinlediğim gün mü? Büyüdük; hep beraber büyüdük; belkide küçüldük.

Keşke hep çocuk kalsaydım. Keşke hiç görmeseydim o küçük çocuğun hayran olduğu, yüreğine aldığı koca çınarların bir rüzgarla yerlere serildiğini. Hiç olmazsa o küçük çocuğun cesaretini, onurunu, hayallerini muhafaza edebilseydim de; o devrilmiş çınarların arasındaki küçük fidandan bir çınar yetiştirebilseydim

Hala yüreğiyle Kurşun gazelini söyleyip sakarya türküsünü okuyanlara selam olsun!

Kurşun Gazeli

Savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni
Ne denli acı varsa aradı buldu beni

Seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
Bir Ebubekir kıldı bir Ömer kıldı beni

Kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
Buyruk en ağır yükün altına saldı beni

Atıldık kurşun gibi kentin alanlarına
Bir kaç put ve taş gördü birden irkildi beni

Parça parça bir yürek delik deşik bir bağır
Bir beş değil sevgili bin kurşun deldi beni

Bir de bakışlarındır kurşun gözlerin senin
Kılı kıpırdamadı el gördü geldi beni

Yine seni özlemek birikti bir dağ gibi
Ve yürüdü üstüme altına aldı beni

Bir katılık döşenmiş upuzun bulvarlara
Adım atar atmaz bir donma aldı beni

Böyle çıktım alana ve yürüdüm yürüdüm
Ne görebildi kimse ne anlayabildi beni

Ve put alanlarından geçtim İbrahim gibi
Bir savaş bildi beni bir eylem bildi beni

Osman Sarı

Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimiz bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyici ve çok merhametlisin."

kültür sarayı ve ...

acı olan şu ki; kültür saray(larımız)ı, bir bir teslim ediyoruz... şimdi o kültür sarayının yerinde kocaman bir alışveriş merkezi var... kültür saraylarımıza sahip çıkamıyoruz...

yazıyla beraber ben de çok eski günlere gittim.. varolun elif mavera...... çağrı filmini ilk defa izlediğim çocukluk günlerime; ulvi alacakaptan ve diğer ustaları ilk izlediğim günlerime tekrar döndüm... şimdi izleyemiyoruz... veya yine bu tip benzeri organizasyonlar yapılsa bile; cemaat şuurunu yitirdiğimize inanıyorum... eski ruhaniyeti, eski tadı yok artık... belki dediğiniz gibi, sokağa eline çeyrek veya toplum; eline yarım ekmek alıp çıkmanın ayıp olduğunu unutalı çok oldu... çok basit ve amiyane kıstaslar, bizi acı gerçeklere götürüyor...

mesela; eski bant tiyatrolarını ve eski ilahileri de özlüyorum... mezdeke havasını andıran ilahileri ise hiç sevemedim... geçtiğimiz günlerde mute destanını tekrar okumak üzere küçük bir araştırma yaparken; okuduğum satırlarla tekrar mute destanı ile alakalı bant tiyatrolarına doğru kaydı zihnim... şimdi neredeler sahi onlar?...

gittikçe kayboluyoruz...
kayboldukça gidiyoruz...

lâkin;
nereye...

o zamanlar belki kültür sarayı kavramını maddi ve mimari özelliklerinin çok dışında bir yerlere oturtuyorduk... şimdi ise, aynalı binaların yerini içini ruhunu ve özünü kaybetmiş olgular kaplıyor belki... bu konuda üstadın güzel bir yazısı var;

Kültür Sarayını maddede çatmak ve yapmak kolay iş... Onu meccânen günde şu kadar varil petrol üreten Asyalı ve Afrikalı kabîleler de yaptırabilir. İş onun ruhunu, özünü, tohumunu, cevherini, protoplâzmasını ele geçirebilmekte. (sultanu'ş-Şuara konuşmasından)

mesele kültür saraylarını gönüllere nakşedebilmekte belki... üstadın dediği gibi, cevheri, tohumu, kalbe nakşedebilmekte... onun özünü yakalayabilmekte...

ve şimdilerde; yine üstâdın tabiriyle, bizler reçel kavanozunu dışından yalıyoruz... içindekinin tadını ya eski fotoğraflarda, ya kaybolmaya yüz tutmuş anılarda arıyoruz... ve üstâd yine soruyor: "kültür kafesi dediğiniz bu yerde artık hangi kuş nev'ine yer verilecek?"...

kurbağaları bile güldüren bir kuş dili...

Jülyet, sabaha kadar penceresinin dibinde kendisine dalan Romeo’ya:
- «Artık git, der; vakit çok geç!»
Divâne âşık cevap verir:
- «O kadar geç ki erken kabul edebiliriz!. .»

güneşin doğmasını yakın vakit, erkendir...

selam olsun...

Muhteşem Duygu

Elif Mavera'ya bir teşekkür borçluyum, bu konuyu güncelleyerek görmeme vesile olduğu için.

Aradan uzun bir zaman geçmiş olsa da, konuyu açan E.Fatih Bilge'ye ve -başta Yusuf Armağan olmak üzere- katkıda bulunarak bizi eskilere ama asıllara götüren herkese teşekkür ederim.

Çoğunu hala dinlemekte olduğum ve deyim yerindeyse 'beni alıp götüren' bu eski(mez) eserleri bu kadar yoğunlukta birarada görmek beni çok etkiledi. Bilmeyene tarif etmesi imkansız bu duyguyu yorumda bulunan birçok kişide görmek mümkün. Bu, bilene tarif etmesi çok kolay bir duygu.

Enstrümansız çıkılan bu 'manalı' yolda kimileri -ki çoğu- müzik tekniği bakımından yükseldiği oranda 'mana' bakımından inişe geçti. Kimileri ise bir 'orta yol'u en başta tutturarak aynı yolda yürüyor ve hala yürek atışlarımızı hızlandırıyor, bizi alıp götürüyor adeta.

Bunlardan en başta adını anmam gerekenlerden biri şüphesiz Ömer Karaoğlu'dur. Onun yeri çok başkadır. Dava ezgilerinin belkemiğidir benim için.

Bir zamanlar bana 'Aykut' diye hitab ederdi arkadaşlarım. Sebebi de, en ince detayına kadar onun ezgilerine hakim olmamdı. Ancak bir 'poplaşma' sürecine kaptırdığı sanatı artık bana hitabetmiyor. İnanın 'Nereye Kadar'dan sonra ne söyledi/ ne söylüyor bilmiyorum.

Olumsuzluklarla tadını kaçırmak istemem bu konunun. Eski Aykut benim için özel ve hep özel kalacak. Hala 'İbrahim', 'Şehadet Uykusu', 'Anne', 'Bahar Ülkesi', 'Şeyh Şamil' benim dilimden ve gönlümden düşmeyenlerden. Ezgi coğrafyamın en zirvesi ise (henüz bunun yerini alacak bir eser görmedim);

ibrahim, içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim, güneşi evime sokan kim

hazana durmuş bahçelerin
solgun aydınlığında gül
düşmüş çilelerin son yaprağı da
kucağına gül

bin nemrut yüklendi omuzlarına
bir nemrut'un ocağını
bin uşakla harlasalar ateşi
yine dönüşür ibrahim'e gül

yanmaktadır, yakılmaktadır
kor olmuştur yürekler
yeter ihya için bir selamın
bağdat ile şam'a gül

Şimdi bir sahil kenarında gün batımında topluca ezgi söylemek vardı. :)

............................................................................
Bütün sorular sorulduğunda cevap verilmiştir
............................................................................

Bir sabah erkenden, sahilde "İBRAHİM"i dinlemek

Sabahın ilk ışıkları vuruyor ve biz Yakup AKBAY Ağabey'den "İBRAHİM"i dinliyoruz. O anı tekrar yaşadım.

Eski(mez) eserler bunlar, güzel eserler. Şu anda da kulaklığımda "Mescid'i Aksa'yı gördüm düşümde" diyor bir ses. Akif İNAN'ı da bu vesile ile rahmetle anıyorum.

İbrahim'i o eski hali ile sevdim ben. Sonraları yeniden okudu sanırım Aykut KUŞKAYA ama "sarmadı" Poplaşan ve pohpohlanan yönleri ciddiye bile almıyorum. Benim içinde Aykut KUŞKAYA "Nereye Kadar" dan sonra bitmiştir.

Fakat o eserler asla unutulmayacak. Kim unutur "KIZIL DENİZ"i.

Eşkiyadan sahabe çıkaran yangın
Dertleri yok ettim senin derdinden.
Ardından koşarken boğulsun gece
Gel yine geçelim Kızıldeniz'den.

ya da GÖKYÜZÜ DEPREMLERİ...

Kudüs göklerinde kara bulutlar
Bulutlar içinde ışık saçarlar.
Filistin'de küçük, beyaz yumruklar
Anne feryatları gökleri sarar.
Hadi Ammar, hadi Ammar, durma at
Ebabiller sana kanat çırparlar.

ya da AFGAN DAĞLARI'nı unutabilir miyiz?

Afgan dağlarında kar kucak kucak
Ne ev, ne bark kalmış, ne de bir ocak
Bizim evimizse, yaz gibi sıcak
Kalmak istesen de, kalamazsın ki!

ya da DOĞ EY GÜNEŞ...

Her eylem yeniden diriltir beni
Nehirler düşlerim göl kenarında.
Doğ ey güneş erit taştan adamı
Ve kurut taşları diken elleri.

Gerçekten eski(mez) eserler bunlar.

ENDÜLÜS

Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs’ten
Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi!
Onlar sizden yana çevirerek gözlerini
Ufuklara bakıp bir imdat beklediler

tamda şimdi

tamda şimdi........

bilinen tüm şehadet türkülerini mırıldanmak vardı.... bir akdeniz sahilinde lübnalı ve filistinli çocukları yanımıza alarak mırıldanmak.....

Google'de

Google'de ömer karaoğlu'nun bir parçasını araştırırken tavfuken denk geldim cemaat'teki bu yazıya. Allah E.Fatih Bilge'den razı olsun.

E.Fatih bilge'nin yazısını okurken, acaba Mehmet Efe'nin Mızraksız İlmihal'ini mi okuyorum diye sordum kendime. Zira üslup olarak Mızraksız İlmihal'deki Mehmet Efe'nin 80 ve 90'larda okuduğumuz kitaplar hakkındaki yazısına çok benziyordu.

80'lerde olmasa bile 90'lara yetişmiştim. Tabi o vakitlerde çocuktum. Hatırlayabildiğim kadarıyla dinlediğim ilk ezgi Ömer Karaoğlu'nun Duy Rasulu'ydu. Sonra ''ordunun duası'', ''es rahmet rüzgarı'' vardı. Sonra Grup İslami Davet vardı. Grup İslami Davet'in Selam Olsun'u vardı. Patani'yi belki ilk defa ''Selam Olsun''da duymuştuk... Şehitler Kervanı vardı. Şehitler Kervan'ın Kara Kara Çarşafları vardı...

Her ne kadar o günler, güzel günler olsa da Üstad Bediüzzaman'ın şu sözünü unutmamak lazım

''Eski hal muhal
Ya yeni hal, Ya izmihlal''

Bence o günlerden ders çıkartmak gerekiyor. 28 Şubat'ın üzerimizden bir silindir gibi geçtiği doğru. Kimse bunu inkar edemez. Lakin bizim , ki o yıllarda , Afganistan'da Bosna'da Çeçenistan'da olup bitenler için yüreğimiz parçalanırdı bir fırsatını bulsak da cihada gitsek derdik - ki gidenler oldu, Allah onlardan razı olsun - amma gel gör ki 28 Şubat ''postmodern darbesiyle'' beraber ''dava'' olarak gördüğümüz değerlerimizi bir bir terk etmeye başladık. Sorun neredeydi acaba? Acaba tam olarak ''kök'' salmamış mıydık? Yoksa ''dava'' olarak gördüklerimiz ''heyecanlar''ımızın birer tezahürü müydü?

Her şeye rağmen , şahsen , şu an ki durumumuzun bir süreç olduğuna inanıyorum veya daha da açık konuşmak gerekirse öyle inanmak istiyorum. Yoksa Allah muhafaza sonumuzun izmihlal olabileceğini, dolaysıyle Bosna'nın başına gelenlerin bizim de başımıza gelebileceğinden korkuyorum...

''...halbuki kafirler hoşlanmasada Allah mutlaka nurunu tamamlayacaktır'' (Tevbe 32)

şimdi gitti her şey

artık joblar hedefsiz kaldı çünkü bizler artık jobları yüreğimize her daim yerleştirdik.her daim o yüreğimize yerleşmiş jobdan korkarak yaşamaya başladık, yaşattırıldık.artık marşlar ezgilerle aklımızın tamamıyla afganistandaki filistindeki çeçenistandaki kardeşlerimizi düşünürken şimdilerde gece yolcularının parçalarını dinliyerek sevgililerimizi düşünüyoruz.geriye kalan ONLAR(filistinliler,çeçenistanlılar)sadece dualarımızın bir köşesine saklı yaşıyor artık.miting meydanlarından çıkıp konser meydanlarında,ciks mekanlarda söndürüyoruz biraz daha içimizde diriliş ateşini.bu marşlar ve ezgiler zamanın depo kaynağıydıı bu kesim için.yanlızca çuvaldızı kendimize batırmamalıyız,bu sektörde yani ezgi ve marş yapanlar naptılar hep aynı halde hatta o eski çizgiden çıkıp softlaşarak aksiyonu tükenmiş ilahi tarzı müzikler yaptılar.sol kesim kadar olamadılar bu sektörde.bir nazım hikmete yazılmış nazım hikmet memleket veyahut zülfi livanelinin yaptıkları gibi davalarını anlatacak tarzda ezgiler yapmaktan vazgeçtiler.aşk şarkıları yapmaya başladılar kendi kimliklerinden utanırcasına.

bir kardeşimin yazdığı şu mısralar belki anlatır bu yazdıklarımın bir parçasını.

Sen devlet güçlerini abi sohbetlerinden ve 2. el kitaplardan tanıyan çocuk,
Sen taksim otobüsüne binerken selam vermeye utanan çocuk harbi kahrolsunmu?Amerika