renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Yürek Devletiyle Özgürleşebilmek, Hayatı İnşa Edebilmek, Çölleşen Yürekleri Yeşertebilmek için:“Hayat Kitabı Kuran”

Modern Dünyada Anlamını Kaybeden İnsan

Dün öldü, bugün can veriyor, yarın ise henüz doğmadı.
Bişr-i Hafi

Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin ki ise robot olmak!
Erich Fromm

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, yaşadıklarımız ve yaşayamadıklarımızla modern çağın bir tasvirini yapacak olursak; insanı ve eşyayı tehdit eden, tehdit etmekle kalmayıp intihara sürükleyen, maddi-manevi işkencenin zevkle yapılarak ve teşvik edilerek her gün birilerinin öldürüldüğü, haksızlıkların yaşandığı, edepten ve ahlaktan gittikçe uzaklaşılan bir tablo çıkar karşımıza.

Tablonun bir köşesinde kurulan tüm sistemler, düşünce akımları, ‘izm’ler insanoğlunun anlam arayışının bir ürünü olduğunu gösteriyor. Bu bunalımları yaşayan insanlardan biri olan senarist- yazar Ayşe Şasa modern insanın çıkmazını şu cümlelerle özetliyor: “İnsanların geleneksel medeniyetten uzaklaşması, bugünkü bunalımın kaynağı. Çünkü gelenek, insanı kendi fıtratıyla, âlemle barıştıran, âlemi ahenk haline getiren yapı. Bu bağ koptuğu zaman insan mekanik bir eşyaya dönüşüyor.”

Müslüman bir sufî ve düşünür olan Réné Guénon (Abdul Vahid Yahya) Modern Dünyanın Bunalımı adlı eserinde insanı robotlaştıran modern hayatın felsefesini ele alırken, düşünsel eylemin sistematiğinde felsefeyi hikmete ulaşmak için kullanılan bir araç olarak görür. Ona göre vahiy saf bilgiye ulaşmak için biçilmiş kaftandır. Ve modern dünyanın açmazını şöyle ifade eder: “Maddî iktidar, manevî otoriteden bağımsız olmak ve sonra siyasal amaçlarla kullanacağını iddia ederek onu kendisine bağlamak isteyince, her tür hiyerarşinin altüst olduğu bir durum baş gösterir; bu da, daha başka zorbalıklara yol açacak olan ilk zorbalıktır.”

Her şey yolunda gidiyor gibi görünen tablonun perde arkasında modernizmin zihinleri, yürekleri bulandıran, kadim öğretileri hiçe sayıp yanlış çıkarmasıyla madalyonun öteki yüzünü göstermiştir bize. Baudrillard’ın post-modern dünyanın anahtar kelimesi olarak gördüğü ‘gibi olmak’ kavramı; inanç-ahlaksal eylem birlikteliğini bozmaya yönelik her hareketi yeryüzünde işlenmiş bir cinayet gibi görür.

Anthony Giddens “Modernliğin Sonuçları” adlı eserinde modern insanın ilahi anlamlardan koptuğu için gitgide anlamsız düzeye mahkûm edilmeye çalışıldığını belirtip, modern çağdaki insanların yaşadığı nevrozların ve psikozların sebebini insanın yetişme çağında yaşadığı mahrumiyet ve acıların anlamını bulamamasına bağlar.

Daryush Shayegan “Mutsuz Bilinç” adlı eserinde insanın anlamsız kalmasına şöyle bir yaklaşım getirir: “Modernite insanın fıtrî özlemlerine cevap veremiyor. Cevap veremediği için de insana baştan sona bunalım getiriyor. Her insan arayışa çıkamıyor. Fakat herkeste gayri şuurî bir rahatsızlık var. Belki bir kademe sonra bu rahatsızlık şuurla da fark ediliyor.”

Yaşamın hakikat kaygısından gittikçe uzaklaşılan bir hayat biçimi olarak görüldüğü yaşadığımız çağ, insanların ruhi bunalımlarının en çok arttığı dönem oldu. İnsan ‘insan-ı kâmil’ olmaktan uzaklaştı.

Ölçüsüz ve ahlakın gözetilmediği sınır tanımaz bir anlayış çerçevesinde koşuşturan insan, modern dünyada oluşturulan şiddet ve terör sebebiyle yüreğinden, yuvasından ayrılan bir krize dönüşmüş, tüm insanlığa maliyetler çıkarmaya başlayan küresel bir tehdit haline geldi.

Öyle diyor Sophokles:
“Bozulduğu zaman, insandan daha çok korkunç bir yaratık yoktur.”

İnsan eğer Allah’a karşı sorumluluğunu asarsa eşyaya karşı da sorumluluğunu asar. Eğer bir insan kendini yamuk bir yere yerleştirirse her şeyi ters görür. Orman görse bütün ağaçları ters diye söker. Ters dönmüş bir mantık dönüyor modern dünyada...

İşte ölüm tarlaları, toplu mezarlar, Gulaüflar, Guantanamolar, Ebu Gureybler, Filistinler, Çeçenistanlar, Venezuelalar, Bosnalar, Çeçenistanlar, Ruandalar, Iraklar…

Hayatı, yüreği işgale uğramış insanı kim nasıl durdurabilir?...

İnsanlığın Yol Haritası

Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır.
Goethe

Kuran’daki hikmetin evveli olmadığı için zevali de olmaz.
Muhammed İkbal

İnsan ‘eşref-i mahlûkat”tır. Yeryüzüne meydan okumak için değil, hayatı inşa etmek için gönderilmiştir. Vahiy bu noktada insanı özüne hakikate çağıran, kâinatta tüm eşyanın O’nu zikrettiği ulvî zikirdir, ‘hayyalelfelah’tır. Mustafa İslâmoğlu’nun deyimiyle ‘ilahi bir inşa projesi’ olan vahiy, insanın tasavvurunu, aklını ve şahsiyetini inşa ederek; insanı özne kılar, kâinatın en şereflisi mertebesine yerleştirir.

Peygamberler Yaratıcıdan insana mesaj -hikmet- ‘yol haritası’ getiren insandır. Yaratıcıdan gelen mesajın özgün adı ‘vahiy’dir ve vahyin bütünü, ‘hayata uygulanan İlahi din’ olarak anlaşılmaktadır. Başta peygamberler olmak üzere hakikati yaymaya çalışan Hz. Ömer’den Yunus Emre’ye, İbn Batuta’dan Mevlana’ya, Muhammed İkbal’den Aliya İzzetbegoviç’e, Musa Carullah’a kadar sayısız isim, insanı anlamını bulmaya çağırmış, anlamsız kalan insanoğlunun anlam kapısını aralamıştır.

‘Bana eşyanın hakikatini öğret’ niyazında bulunan peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) da evrenle insan arasında anlam kapısını aralamanın peşinde olup, kozmik ilişkinin hikmetini sorgulayarak yol haritasını bulabilmenin çabasındaydı. Çünkü kula kul olmanın, insanın insana feda edilmesinin zulüm olduğunun bilincindeydi. Zulüm, bir şeyi yerinden etmek değil miydi?... İnsanı yerinden etmek en büyük zulüm değil miydi?...

Gittikçe flulaşan bir hayatın içinde boğulan insan, muharrik bir güç ve dinamik bir unsur olan vahiyden uzaklaştığı müddetçe yolunu kaybedecek, felaketlere sebep olacaktır. İslamın tanımını “İnsanın evrenle, kâinatla, insanla uyum içerisinde yaşamasıdır” şeklinde yapan Mustafa İslâmoğlu bu konuya şöyle açıklık getirir: “Gerçek hürriyetin adı olan İslam’ı insansız, insanı İslam’sız bıraktığınızda başlar felaket. Kirlilik içimizde. Önce içimizi, sonra havayı kirlettiler. İçimizin çevrecileri de yok. Havayı ve çevreyi temizlemeyi başarsalar da içimizi temizlemek için harekete geçmeyecek onlar, aksine daha da kirletecekler; sistemleriyle, eğitimleriyle, iletişim araçlarıyla, kültürleriyle, ikonlarıyla, sanemleriyle, vesenleriyle, kirletecekler. Eğer biz kendi düzenimizi kuramazsak, onlar kendi düzensiz düzenlerini yüreğimize kadar sokacaklar. Asıl felaket o zaman başlayacak.”

Kendi özgürlüğünü kazanamamış, nefsinin emrine amade yaşayan insan, yol haritasını kaybederek akla-mantığa sığmayan davranışlarda bulunacak, Kuran’ın ifadesiyle ‘esfel-i safilin’ konumuna, yani hayvanlardan da aşağı konuma yaratılmışların en aşağı seviyesine inecektir.

Ezilenlerin Pedogojisi kitabında: “Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz” diyen Freire, insanın önce kendi yüreğini özgür kılmasının önemini dile getirmiştir.

Yine Mustafa İslâmoğlu’nun Yürek Devleti kitabından alıntılıyorum: “Şu durumda vakit geçirmeden bir iç savaş başlatılmalı. Bu savaşın ömrü birkaç ay ya da birkaç yıl değil, bir ömür olmalı. Sürekli saldırı altında ezilen imanı ve onun mekânını bu saldırılardan kurtarmalı ve korumalı, orayı kurtarılmış bölge haline getirmeli ve imanın hâkimiyetini ilan etmeli o bölgede.”

Kuran soruyor insana:
“O halde nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir–26)
Vicdan muhasebesi yapan insana tekrar soruyor:
“… Kaçış nereye?” (Kıyamet–10)

Kuran cevap veriyor:
“Rabbinizin mağfiretine, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” ( Ali İmran–133)
Ve tekrar cevap veriyor:
“Allah’a koşun!…” (Zariyat–50)

Çölleşen yüreklere, Kuran pınarından bir içim su…
Söz “Hayat Kitabı Kuran”da…

Çölleşen yüreklere Kuran pınarından bir içim su: “Hayat Kitabı Kuran”

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider.
C. Brund

Ulu çınarlar fırtınalı diyarlarda yetişir.
Cemil Meriç

Vahiyle varolanlara, varoluş bilincine ulaşanlara selam olsun. Yürümek, varolmanın işaretidir. Canlılık göstergesidir bir bakıma. Yürüyenler hedeflerinden kopmayarak umutlarını söndürmeyenlerdir. Yürümek anlaşılmaktır.

Bebekler anlaşılayım endişesiyle ağlarlar.

Kuran’ın mucizesi anlaşıldığı zaman gerçekleşir. Gül açarken anlaşılayım diye açar. Su akarken anlaşılayım diye akar. Hiç kimse ben konuşayım ama beni anlamasınlar diye konuşmaz. Ancak gözü görmeyen (imana karşı kör) bütün bunları göremez. Bütün bu varlık, eşya anlaşılmak içindir. Kuran; anlaşılması için muhataplarından bilgi, tefekkür ve çalışma ister.

Mustafa İslamoğlu’nun yıllardır beklenen kitabı “Hayat Kitabı Kuran” çıktı. Kuran talebelerinin dört gözle beklediği, muhterem İslâmoğlu Hocamızın ömrünü vakfettiği, adadığı “Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir” kitabı kendisini bekleyenlerle buluştu. İnsan bir kitabın gelişini bekler mi?... Asr-ı Saadette nasıl ki varoluş sancısıyla yaşayanlar, indirilecek vahye daha inmeden iman ediyorlarsa, Hanifler müjdelenen peygamberin gelişini nasıl bekliyorlarsa, kendisini aciz Kuran talebesi gören bizler de derslerde hayata farklı açılardan yaklaşan, Kuran’ı hayatına iniyormuş gibi ikame ederek tefsir eden, Yürek Devleti’nin inşa olunmasıyla Yürek Fethi’nin gerçekleşmesi gerektiğini her fırsatta söyleyen Mustafa İslâmoğlu hocamızın çıkaracağı gerekçeli meal tefsir kitabı merakla bekliyorduk.

Kuran’ı bir hayat kitabı olarak telakki eden Kuran talebesi Mustafa İslâmoğlu, vahyin inşasına teslim olmadan önce eşkıya olanların, vahyin inşasından geçtikten sonra birer evliya olduğunu belirterek, vahyin muhataplarını inşa ederken sırasıyla şu yöntemi kullandığını ifade ediyor:
1-) Kısmen ya da tamamen içini boşaltıp yeniden yüklediği kavramlarla muhatabının tasavvurunu inşa.
2-) Önerme ve hükümleriyle muhatabının aklını inşa.
3-) Aktardığı tarihi örnek ve kıssalarla muhatabının şahsiyetini inşa etme.
4-) Bütünsel bir okuma sonucu ulaşılacak maksat ve ruhuyla bütün bir hayatı inşa.

6.000 dipnot içeren Gerekçeli Meal Tefsir kitabının hikmetini ve ‘gerekçeli’ sıfatını şöyle açıklıyor İslâmoğlu:
“Kuran başı gökte ayakları yerde olan ilahi bir hitaptır. Gökte olan başı mana ve maksadı, yerde olan ayakları lafız ve bağlamı ifade eder. Başının ne dediğini öğrenmek için, ayaklarının nerede durduğunu bilmek şarttır. Mealimizde lafız-mana-maksat üçlüsünün birlikteliği esas alınmış, ayetin ayaklarının bastığı, ‘nüzul ortamı’ hep gözetilmiştir. Lafız ve mana, maksat hakemine sunulmuştur. Maksat hakemi hüküm verirken, lafız ve mana şahitlerine dayanmıştır.
Bu bir “gerekçeli meal”dir. Bu mealin “gerekçeli” sıfatının hakkını ne kadar verebildiği ayrı bir mevzudur. Fakat biz, hem Kur’an’ın hem de Kur’an okurunun hakkını gözetme kaygısıyla bu yola başvurduk. Bununla kaynak dilin imkânlarının yolda zayi edilmeden mümkün mertebe hedef dile aktarılması amaçlanmıştır. Zira metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, ibâre, metin, mâna, maksat, sarf, nahif, belagat, zamirlerin mercileri, kıraat farklılıkları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini tercih edip diğerlerini yok saymak bize hiç de hakkaniyetli görünmedi. Bu okura haksızlıktı. Meal okurunu alternatif anlamların tümüyle baş başa bırakmak ise olacak şey değildi. Bu hem mümkün değil, hem de “vuzuha kavuşturmak” yerine “vuzuha karıştırmak” ile sonuçlanması kaçınılmazdı. En doğrusu tercih edilen anlamı ana meale taşımak, tercih edilmeyen anlamları ise aşağıya not olarak düşmekti. Bunun bir de şartı vardı: Tercih edilenin niçin tercihe şayan olduğunun, tercih edilmeyenin de niçin tercih edilmediğinin gerekçelerini göstermek. Zira ola ki, mütercimin tercih etmediği manada birçok sırlar gizli olabilir. O sırlara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. Kaldı ki, mütercimin tercihi isabetsiz olabileceği gibi, ihmal edilen mana zaman içinde önem de kazanabilir.”

“Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık” (17:70) ayetinde geçen kerremna’nın, Allah’ın insanı doğrudan muhatap almaya değer bir varlık olarak gördüğünü; dolayısıyla vahyin Allah’ın yarattığı insana olan şefkat ve sevgisinin bir ürünü olduğunu ifade eden İslâmoğlu, Allah’ın kullara yol göstermesi demek olan vahye teşekkürü, kulların o yolda yürümesi olduğunu açıklıyor. Bu manada Kadir Gecesinin hangi gecede olduğunu bildiğini söylemesi manidardır Mustafa İslâmoğlu Hocamızın:
“Kadir Gecesinin hangi gece olduğunu aramayın, zamanınızı aramakla geçirmeyin. Ben biliyorum hangi gecede olduğunu. Kuran’ın size nazil olmaya başladığı gece, Kadir gecenizdir.”

Bir dilin içindeki manaları bir başka dile aktarmak, bir kabın içindekini bir başka kaba boşaltmaya benzer mi?

Yapısökümcü yaklaşımda, anlam ya metnin dışında bırakılandır ya da metince görmezden gelinip kendisine karşı suskun kalınandır. Derrida’nın dil anlayışına ve çeviriye bakışına göre, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı olmadığı gibi aslında aralarında birebir karşılıklı ilişkiler de yoktur. Sözcük ile şey ya da düşünce gerçekte asla birlikte ve var olamazlar. Nitekim bir sözcüğün anlamına bakmak istediğinizde karşınıza yeni bir gösterge çıkar. Bu manada dil zamansal bir süreçtir.

“Hiçbir tercüme aslının yerine geçemez” diyen İslâmoğlu, manayı ‘çorba’ lafzı ‘kazan’ olarak görmüyor. Dolayısıyla mütercimin kepçe olmadığını ifade ederek şöyle bir açıklama getiriyor:
“Şu halde hiçbir Kuran çevirisi, metni nihai anlamda tamamıyla kuşattığı iddiası taşıyamaz. Bu iddia çeviriyi metnin yerine geçirmek olur. Böyle bir iddianın ikisi de birbirinden vahim olan iki sonucu vardır: Birincisi yorumu mutlaklaştırmak, ikincisi metnin tükendiğini ifade etmek. Oysaki hiçbir yorum mutlaklaştırılamaz. Mutlaklaştırılan yorum metnin makamına göz dikmiş demektir. Bu ise Kuran’a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Bu yüzdendir ki, Kuran üzerine yapılmış ve yapılacak olan hiçbir çalışma için “Bu son noktadır, bundan ötesi yapılamaz” denilemez. Bu metnin tükendiğini ilan etmek demektir. Şu bir hakikattir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem, tüm denizleri de mürekkep olsa Allah’ın vahyinin anlamı tüketilemez. Tükenen metnin yeri hayat değil, müzelerdir. Günümüzde ise Kuran, göz kamaştırıcı gücünü, hem ifşa ettiği anlamlar hem de dönüştürdüğü insanlar üzerinden göstermeye devam etmektedir.”

Surelerin Hayatımızdaki Yeri, Önemi, Nüzul Sebebi

Hayat Kitabı Kuran’da surelerin iniş tarihleri, nüzul sebepleri, hayatımızdaki yeri ve önemi işaretlenmiş. Peygamber (a.s.)’ın hayatında neye tekabül ettiğini ve Müslümanların hayatında da nereye tekabül etmesi gerektiğinin altınızı çizmiş İslâmoğlu Hocamız. Sure ile bir bağ kurabilen okuyucunun hayatına Kuran’ın nüzul olmasına kapı açılıyor.

Besmele insanın Allah ile kurduğu bağın köprüsü. Besmeleyi hayat düsturu edinmemizin gerekliliğini şöyle ifade ediyor İslâmoğlu: “Eğer Kur’an’ı muhteşem bir site kabul edersek, Fâtiha bu sitenin ana kapısı, besmele de o kapının anahtarıdır. Besmele, kulluk listesinin altına atılan imzadır. Besmele Allah’la ve Allahlı yapmaktır. Besmele O’nun sayesinde ve O’nun verdiği imkân ve güçle yaptığının bilincinde olmaktır. “Senin verdiklerinin farkındayım, Senden bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum” demektir. Besmele eylemle alâkalıdır. Zira besmele çeken biri, bir eyleme girişiyor, bir işe başlıyor demektir. Besmele, İslâm ahlâkının bir ‘eylem ahlâkı’ olduğunu gösterir.”

Sözün Özü

Hayat Kitabı Kuran kitabının dipnotlarında İslâmoğlu Hocamız, Müslüman bir pencereden dünyaya nasıl bakacağımızın, Allah’ın bak dediği yerden nasıl bakılması gerektiğinin özünü veriyor. Sözün Özü ile başlayan cümlelerin bazılarını derleyip toparlayarak; inceleyerek dosya yazımı sonlandıracağım.

İnsan yeryüzünün ‘kalfası’ kılınmıştır. ( Bakara 30)

Adem kıssasıyla insanlığa verilmek istenen mesaj, ana fikri şudur: İnsanın yeryüzündeki varlık amacı, ne melekliktir ne de şeytanlık; hatası ve kusuruyla insanlıktır, insanlık… İşbu yüzden, insan beşer doğar, irade ve akılla insan olur. Vahiy irade ve aklı doğru kullanma talimatıdır. Şeytan da, insan da cennetten kovulmuştu. Ama kovulma sonrasında şeytanla insanın davranışları arasında ateşle toprak arasındaki fark kadar fark vardı. Şeytan yanlış bir kaderciliğe sapıp kendisini bu duruma düşürenin Allah olduğunu (15:39) îmâ ederek Allah’a iftira ederken, Adem ve eşi hatayı kabullenme ve sorumluluğu üstlenme farkını gösterdi. İşte bu farkı ödüllendiren Allah, insana hatasını nasıl telafi edeceğinin, Yaratıcısıyla bozulan ilişkisini nasıl düzelteceğinin yolunu gösterdi. İlâhî lânet hata yapana değil hatayı savunanadır. Adem yeryüzüne, yaptığı tevbeden sonra ilâhî rehberliğin sürekliliği vaadiyle misafir edilmiştir. Ademoğluna tahsis edilen dünya, günahın bedeli değil tövbenin ödülüdür.

İman kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden kalbin tatmin olmasıdır. İmandan mahrum olmayı, kişinin kendi ruhuna çektirdiği en şiddetli azap olduğunu ifade eden İslâmoğlu Hoca bu noktayı şöyle açıklıyor: “İman ruh için hava gibi, su gibi, ekmek gibidir. Ruhunu bunlardan mahrum eden, öz elleriyle kendi ruhunu tarifsiz bir azaba mahkûm etmiş olur.”

Takva kavramını hidayetten sonra olarak algılayan bizlere, Bakara 2’nin dipnotunda takva’yı hidayetin sebebi, hidayeti de takvanın sonucu olarak ifade ediyor. Kitap nedir iman nedir bilmeyen (42.52) Allah Rasulü’nün ‘muhteşem bir ahlâk üzere’ (68:4) oluşunu hatırlatıyor. Hidayetten önceki takvayı “sorumluluk ahlâkı” olduğunu belirtip, ‘sorumlu davranış’ manasına gelen salih ameli de böyle bir ahlaktan neşet ettiğini açıklıyor.

Kuran kendi misyonunu şöyle tayin etmektedir: “bu Kitabı, geçmiş vahiyden geriye kalan hakikatleri doğrulayıcı ve onların doğrusunu yanlışından ayırt edici (muheyminen ‘ala...) olarak gönderdik” (5:48).

Allah’ın hidayet etmesi, hidayetini isteyen kişinin hidayetini dilemesidir, aynı şekilde Allah’ın saptırması, sapmak isteyen insanın sapmasını dilemesidir. İslâmoğlu Hocamız bunu en öz şekliyle şöyle açıklıyor: “Kendi tercihlerine Allah onları mahkûm ediyor.”

Allah’ın koparılmamasını emrettiği bağlar, bütünüyle insanı ve insan hayatını ilgilendiren bağlardır ve bu bağların korunması ferdi ve toplumsal barış ve huzuru garanti ederken, birbirinden koparılıp ayrılması bunları yok etmektedir. Burada koparılmaması emredilen bağlar dört şıkta özetlenebilir:
1) İnsanın kendisiyle olan bağı.
2) İnsanın Allah’la olan bağı.
3) İnsanın insanla olan bağı.
4) İnsanın tabiat ve evrenle olan bağı. (Bakara 27)

İslâmoğlu Hoca Bakara 44’ün dipnotunda Kuran’ı yüzüne okumakla, hayatına uygulayarak okumayı ayırarak şöyle açıklar: “Tilâvet, aktarmak için okumaktır. Kırâet ise anlamak için okumaktır (18:83, not 13). Okuyan birincide pasif ikincide aktiftir. Ayet onun için ‘siz hiç kafanızı çalıştırmayacak mısınız?’ diye biter.”

“Kalpleri de...” yani “akleden kalpleri”. Düşünme tarzının birbirine benzemesi kastedilmektedir. Biz bu benzerliğe “Yahudileşme temayülü” diyoruz. Duygu ve düşüncenin benzeşmesi, söz ve eylemin de benzerliğini getirecektir. Zımnen: Düşünceleri benzer olanların talepleri de benzer.
“Kesin taahhütlerini bozdukları için onları rahmetimizden dışladık.” (5:13) âyetinde olduğu gibi, lânetlenme belli eylemler ve onları yapanlarla ilgilidir. Hz. Peygamber, “lânetli kavim” algısıyla sorulan bir soruyu “Allah, kesinlikle herhangi bir kavmi lânetlemedi” diye cevaplar (İbn Hanbel). Sözün özü: Baştan sona bir ırkın tüm nesillerini kapsayan manada lânetli kavim yoktur, ancak lânetli mantık vardır.

İnnâ lillahi ve inna ileyhi raci‘ûn cümlesine “istirca” denir. İslâm’ın hayat kodları arasında müstesna bir yeri olan bu cümle, aslında İslâm inancının anahtarlarından biridir. Çünkü İslâm iki temel üzerinde yükselir: Tevhid ve adalet. İstirca, tevhidin özeti ve varlığın kaynağına atıftır. Aynı zamanda bu, müminin fani varlığını Allah’ın baki varlığına adama andıdır. Ve bir kulluk itirafıdır; bu itirafta zikir de vardır, şükür de vardır, dua da…

Ali Şeriati Müslümanların Batıya hayran olmasını şöyle açıklıyor: “Av avcıya tutkun!” Mustafa İslâmoğlu Bakara 70de geçen inek hadisesinde, kesilmesi emredilen inek hakkında şu açıklaması manidardır: “Aslında kesilmesi istenen inek, Mısır’ı temsil ediyordu. Kesilmesi emrolunan sığır üzerinden, düşmanına âşık olan herkese mesaj: Düşmanına hayran olan, gün gelir onun putuna tapar!”

Vahiysiz ve kitapsız dindarlık, açığını sahte kutsallar icat ederek kapatır. Zira taklide dayalı akide zanna mahkûmdur. Vahye tabi olmayanın vehim ve kuruntusunu dinleştirmekten başka yapacağı bir şey yoktur.

Aslında iman keşfedilmemiş defineye benzer. Onun sahibine yararı ancak keşfedilmesiyle mümkündür. İmanın keşfi ise sahibini iyiye, doğruya ve güzele götürebilecek iktidara sahip olmasıyla kendini belli eder. İnanç mücerret olarak her zaman sahibine yararlı bir unsur değildir. Sahibini kötü yola götüren inanç da vardır. Bu nedenle asıl olan bir inanca sahibi olmak değil, sahibine doğruyu emreden bir inanca sahip olmaktır.

Bir mümin hiç bir görünür ve görünmez varlıkta bizatihi güç vehmedemez. İnsanın Rabbi de, tüm varlıkların Rabbi de Allah’tır. Sihri küfürle eş değer kılan şey, insanların onda bizatihi bir güç vehmetmeleridir. Bir üstteki cümleyle bu cümle arasında gerçekte hiçbir çelişki yoktur. Kişi ile eşinin arasını açan, sihrin bizzat kendisinden kaynaklanan bir güç değil, sihre muhatap olan kimse ya da kimselerin cehalet, zayıf kişilik ve vehimlerinden kaynaklanan zaaflarıdır. Bununla elbette görünen ve görünmeyen varlıkların insan psikolojisi üzerindeki, hatta insan bedeni üzerindeki etkilerini yok sayıyor değiliz. Bu etkileri en güzel izah eden durum psikosomatik hastalıklardır. Kökü psikolojik olduğu hâlde fiziki olarak bedende tezahür ederler. Sihrin dünya ve ahireti yıkan bir şey olmasının temelinde, insandaki gerçeklik algısını bozması yatar.

Boyaların hası Allah’ın boyasıdır; Allah’ın boyası “fıtrat”, yani insanın doğasıdır. Fıtrat, insanın doğasına Allah’ın döşediği muhteşem altyapıdır. İnsanın tek doğal boyası budur; onun üzerine sürülen tüm boyalar sentetiktir. Zımnen: Müslüman olmak bir başka boyayla boyanmak değil, sentetik boyaları atıp kendi öz boyasına dönmektir. Bu yüzden İslam’a dönüş öze dönüş, kendine geliştir.

“Umm” kökünden türetilen ümmet zımnen “İnsanlığı ana gibi kucaklayacak bir toplum” vurgusu taşır. Şehîd “tanık” anlamına, “hayatını imanına şahit kılan ve çağına şahit olan” anlamına geldiği gibi “örnek, model” anlamına da gelir. Tercihimiz ikincisidir. Ümmetin “şehid” olması; insanlığın imanına şahit olan ve insanlığı imanına şahit kılan ana yürekli toplum olması demektir. İmam ümmetin manevî annesi, ümmet insanlığın manevî annesidir.

Allah’tan başkasından korkan iki cezaya çarptırılır: Korkunun kendisi ve korktuğunun başa gelmesi.

Tövbe, bir “yeniden kazanma” iradesidir. Allah’a tövbe etmek, insanın kendisini yeniden kazanması için Allah’tan yardım talebidir. Bu bir onarım faaliyetidir. Zımnen: “Allah’ım ben kendimi kaybetmişim! Fakat kendimi yeniden kazanmak istiyorum! Kendimi onarmama yardım et!” Bunu yürekten talep edenlere Allah yardım edeceğini vaat etmektedir.

“Ey insanlar!” diye başlayan ayette meşru ve temiz olan şeylerden yemeleri karşılığında insanlardan şeytana uymamaları isteniyordu. “Ey iman edenler!” diye başlayan bu ayette ise inananlardan Allah’a şükretmeleri isteniyor. Çünkü şükür, inkâr edenlerden değil iman edenlerden beklenir.

Ne imansız ve ibadetsiz ahlâkla, ne ahlâksız ve ibadetsiz imanla, ne de içeriği boşaltılıp şekle indirgenmiş ibadetle iyiler safına dâhil olabilirsiniz. İbadetler Allah’a yollanmış mektuba benzer. İçi boşalmış bir ibadet, Allah’a yollanmış boş bir zarfa benzer. Mektup ruhsa zarf cesettir. Diri ibadet sahibinin altında bir burak, ruhsuz cesede dönmüş ölü bir ibadet ise sahibinin sırtında bir yüktür.

Dua kalbin Allah’la konuşmasıdır. Allah Rasulü duanın önemini şöyle izah eder: “Allah katında duadan daha üstün bir insan davranışı yoktur” (Tirmizî, De‘avât 1). Bu kadar büyük ve ölümsüz bir hakikati bu denli sade ve yalın bir dille anlatmak ancak kelam-ı ilâhîye mahsus bir özellik olsa gerek.

“Allah… sever” ya da “Allah… sevmez” diye son bulan âyetlerin hemen tamamına yakını Medenî sûrelerde yer alır. Mekkî surelerde ise azap ve ceza öndedir. Bunun nedeni Kuran’ın eğitim sürecidir. Bu sürecin başlangıcında insanlar azap ile korkutuluyorlardı. Medine döneminde müminlerin Allah’la olan ilişkileri “sevgi” düzeyine yükseldi.

Bedelsiz ödül olmaz. İman en büyük iddiadır, iddialar ispat ister.

Kulun gücü bitince Allah’ın yardımı başlar: “Bittim ya Rab!” diyene “yettim kulum” der.

Hicret, imkânların tükendiği yerden üretileceği yere intikal, kavuşmak için terk etmektir.

Cihad, insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslâm'la insan arasına gerilen engelleri kaldırmak için üstün çaba harcamaktır.

Namaz gök dikişidir. Dünya astarını ahiret atlasına günde beş yerinden dikmektir. Hayat ancak bu sayede ruhsuz bir ceset olmaktan kurtulur.

Cennetini yüreğinde taşıyan bu kişi, elde ettiği her değerin hakkını verir ve onu kat kat üretir. Toprağı çok verimli bir bahçe gibi, aldığı yağmura ürün vererek şükreder. Bu yağmurun çok ya da az olması, onun verimliliğinden bir şey kaybettirmez. Çünkü o, verimliliğini daha çok dışardan değil kendi özünden almaktadır. Onun imkânı imanıdır. O, yapacağı bir iyilik için “imkânım yok” demez. Bilir ki imanı tükenmeyenin imkânı tükenmez. Yine bilir ki, gönül tarlasına muhabbet tohumunu alın teri, yürek teri, zihin teri ve gözyaşıyla ekenler, hasat zamanı bu tarladan bire yedi yüz kaldırırlar. Bütün bunları yaparken, birilerinin görüp görmediği umurlarında bile değildir. Çünkü Allah’ın gördüğünden emindirler. Esasen cennet, “Allah yolunda” harcanmış bir değerin azamî getirisini ifade eder. Ebedi güzelliğin üretildiği bu merkezlerin tohumu ise, insanın bu dünyada yaptıklarıdır. İşte bu yüzden “Dünya ahiretin tarlasıdır”. Kalbin günahkâr olması, beden ülkesinin başkenti olan kalpte şeytanın iktidarını ilan etmesidir Merkez bozulursa tohum çürür, insanın özü kurur.

Yoksula yardım, o kadar hasbi ve o denli karşılık beklentisi olmadan yapılmalıdır ki, bu beklenti değil kişisel menfaat ve minnet altına alma, onun sapık bulduğunuz inanç ve düşünce dünyasına müdahale için bir araç olarak dâhi kullanılmamalıdır. Çünkü hidayet Allah’tandır. Hidayet kişinin kendisine iyilik yapanın hatırı için onun istediği yola girmek değil; hakkın hatırına, kişinin özgür iradesiyle Allah’a teslim olmasıdır.

Ahdullah hem “Allah’ın verdiği taahhüd” hem de “Allah’a verilen taahhüd” anlamına gelir. Vicdan ve fıtrata delalet eder. Her sapma, aslında vicdan ve fıtrata ihanettir. Fıtrat ve vicdana her ihanet ise, özünde Allah’ın ahdine ve Allah’a verilen söze ihanettir.

Tüm peygamberlerin yolu olan ve insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslâm’ın tek din oluşu, Allah’a kulluğun Allah’a kayıtız şartsız teslim olmaktan başka bir yolunun bulunmayışı demektir. Yoktur, çünkü İslâm, Allah’ın hakkını teslim etmek için Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmak demektir.

Gerçek zulüm, hakikatin apaçık delilleri geldikten sonra sapmaktır.

Muhacir: İmkânların tükendiği yerden imkânların üretileceği yere göç eden Mekkeli müminler. Ensar: Göçmen din kardeşlerini bağırlarına basıp yardım eden Medineli müminler. Muhacir ve Ensar tarihte kalmış olsa da, muhacirlik ve ensarlık İslâm cemaatinin yaşadığı tüm zamanlarda ve mekânlarda var olmayı sürdürecektir.

Kâbe, insanlığın İman babası Hz. İbrahim’den bir hatıradır. Mümkündür ki insanı yeryüzünde misafir eden ilk toprak parçasıdır. Bu yüzden hacca gitmek, gurbete değil sılaya gitmektir. Bu yüzdendir ki sadece müminlere farz olan hac ibadeti için bu ayette ilginç bir biçimde “insanlık üzerine” (‘ale’n-nâs) ifadesi kullanılmaktadır. Bunun en mukni açıklaması da, haccın insanlığın ilk vatanına bir teşekkür olmasıdır.

Ey insan! Bütün bir kâinat Allah’a aitken, sen O’na isyan ederek kime sığınmayı düşünüyorsun?

İyiyi önerip yanlıştan sakındırma, imanla doğrudan alâkalı Kuranî bir emirdir (104. ayetle krş.) Bu emir sosyal bünyenin savunma mekanizmasına tekabül eder.

Kuran’daki tüm dua ayetlerinin maksadı Allah’tan istemeyi öğretmektir.

Allah’tan istemeyi öğrenebilmek duasıyla, Selametle…

Yunus Emre Tozal

Diriliş Saati, 2009 Şubat-Mart Sayısı

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yâ Hayy..!

Uzun bir metindi. İki fasılda okudum. Allah razı olsun.

Şurada.. kıymetli Mustafa İslâmoğlu'nun benim için ne demek olduğundan bahsetmiştim.

Resulullah -sav- efendimizin "bana üç şey için şehvet verildi" diye başlayan cümlesini hocaya aktarırken, dördüncüsünün de kendi tefsirleri olduğunu kulağına söylediğimde, "ben bunu yaşıyorum" zaten demişti Sultanahmet avlusunda kitaplarını imzalayıp, mealini güzel bir sebeple imzalamazken...

Hayy'dan gelip Hû'ya giden sürecimizde, iyiliği önerip kötülükten çevirirken kelime adanmadan önce söz vardı deyip, optimum verimle bize desteğini sunan bir yol haritası olarak Mustafa İslâmoğlu önümüzü aydınlatacaktır Allah'ın izniyle..

Her ne kadar hoca bize kapyı gösterse de, kapıyı vuracak olan biziz. İdrakimizi ve tasavvurumuzu oluştururken Hakîkâtlerin kaynağı levh-i mahfuz'dan gelen Kur'an-ı Kerîm, tartışmasız tek rehberimiz olmalıdır.

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

Övgüde aşırıya gitmek ya da klavuzunu yanlış seçmek

Selamun Aleykum
Merhaba aziz dostlar...
Bir süredir, özellikle İslamoğlu'nun mealini okuduktan sonra yukarıdaki yazı ve yorum muhtevasındaki gibi aşırı övgüyle bezenmiş yazılardan gına geldi. Özgün yaklaşımları ve titiz araştırmacı kişiliğiyle dikkatimi çeken, değerli ilim adamı Ebubekir Sifil hocanın İslamoğlu mealiyle ilgili tenkidini Rıhle dergisinde okuduktan sonra İslamoğlu mealiyle ilgili böyle bir yazı ve yorum okumak ise olabildiğince sıkıcı...
Efendimiz (s.a.v) "sözün öylesi vardır ki sihirdir" buyuruyor. Anlaşılan İslamoğlu'nun hakikaten güzel kullandığı dilinin/sözünün büyüsüne kapılıyor insanlar. Öyle olmalı ki "Yâ Hayy" demekten kendisini alamıyor mesela Musab Yasir kardeşim.
Dostlar retorik herşey değildir. Öncelikle bilinmelidir ki, İslamoğlu'nun Arapçası çok zayıftır. Arapçası zayıf olan birinin tefsir yapması ise ancak modern zamanlarda görülebilen, görülmekten öte takdire şayan kabul edilen bir tutum.
Dostlar, arza ve semavâta sığdırılamayan İslamoğlu mealinde çok ciddi arızalar var. Hoca, Kur'ân-ı Kerime istediği anlamı giydirmek için zaman zaman şaz kıraatlere yaslanmış. Diğer kitaplardan (mesela Taberî'den)yaptığı nakillerde ciddi sıkıntılar var; hoca naklettiği metinleri bazen yanlış anlamış bazen de istediği gibi aktarmış.
Ama "Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmek için Arapçayı çok iyi bilmeye gerek yok; retorik yeter. Biraz da ideolojik ve politize olmuş bir renk katarsınız o biçim tefsir olur" falan diyorsanız söyleyecek sözümüz yoktur.

yergide aşırıya gitmek ve usülünü yanlış seçmeye 17 soru

Ve aleykumselam ve dahi selamunaleykum
Aziz dost Enes Yağmur;

açıkçası ilginç bir yorumdu okuduğum, medeni ellerden çıktığı belliydi elbet ama yaklaşımınızı şahsi değerlendirmelerimde bir yere yerleştiremedim
ve soru-cevaba girmek istedim.
Sizce de münasib ise cevaplamanızı temenni ederim.

"Bir süredir, özellikle İslamoğlu'nun mealini okuduktan sonra yukarıdaki yazı ve yorum muhtevasındaki gibi aşırı övgüyle bezenmiş yazılardan gına geldi. "
demişsiniz,
1.size gına getirecek nicelik ve nitelikteki o yazılardan sadece 3 adet misal verebilir misiniz?
2.ömer faruk ve musab yasir kardeşlerin yazı ve yorumunu bezeyen aşırı övgüleri buraya yazar mısınız? belirtemezseniz -hafezanallah- müfteri veya mubalagacı sıfatıyla karşı karşıya kalmaktan hoşnut olur musunuz?

"Özgün yaklaşımları ve titiz araştırmacı kişiliğiyle dikkatimi çeken, değerli ilim adamı Ebubekir Sifil hocanın İslamoğlu mealiyle ilgili tenkidini Rıhle dergisinde okuduktan sonra İslamoğlu mealiyle ilgili böyle bir yazı ve yorum okumak ise olabildiğince sıkıcı..."

3. bu yazının linki mevcut ise verebilir misiniz?
4. bu yazıdan pasajlar dahi içermeyen yorumunuzu okumanın da sıkıcı olacağını tahmin etmeniz gerekmez miydi?ebubekir sifil değerli bir hocadır, bu yazı tutumunuzun,onun adını vererek "üzerinden oynamak" olarak algılanabileceğini düşünmediniz mi?

Efendimiz (s.a.v) "sözün öylesi vardır ki sihirdir" buyuruyor. Anlaşılan İslamoğlu'nun hakikaten güzel kullandığı dilinin/sözünün büyüsüne kapılıyor insanlar. Öyle olmalı ki "Yâ Hayy" demekten kendisini alamıyor mesela Musab Yasir kardeşim.
5.Mustafa İslamoğlu'nun 16 senede verdiği -senede 40 dersten hesaplanırsa- 640 Kur'an dersi ve diğer seminer, konferans ve sohbetleri ve özellikle cum'a hutbeleriyle beraber 2-3 binin üzerinde olan konuşmalarının kaçını hangi iyi niyet, ilim hevesi ve ciddiyet ile takib ettiğinizi buraya yazar mısınız?

6.Aksi bir durum söz konusu ise yani Mustafa İslamoğlu'na maalesef yanlı veya yanlış bir perspektifle yaklaşarak, menfaatsiz istemeksizin ve hatt büyük menfaatleri teperek ve büyük meşakkatlere girerek hayatını İslam'a vakfetmiş birisine "bunun sözlerinde sihir var" demekle hangi asrın hangi bedbahtlarıyla benzerlik taşıdığınızı farkedebilecek misiniz?
haşiye:bu yanlı-ş yaklaşım neticesi şu sihir atfıyla sadece Mustafa İslamoğlu'na değil hangi alime yaklaşılırsa yaklaşılsın o bedbaht benzerlik ithamı geçerli oluverecektir.

"Dostlar retorik herşey değildir."

7.Sizce Mustafa İslamoğlu'nun tasvib eden insanlar "retorik herşeydir" deme çapsızlığında insanlar mıdır? Buna dair ispat istemekteyim.

"Öncelikle bilinmelidir ki, İslamoğlu'nun Arapçası çok zayıftır. Arapçası zayıf olan birinin tefsir yapması ise ancak modern zamanlarda görülebilen, görülmekten öte takdire şayan kabul edilen bir tutum."

8.Arapça'yı nerede hangi kişi veya kurumdan öğrendiniz ki İslamoğlu'nun Arapçasını eleştirebiliyorsunuz?
Arapça seviyenize dair ipucu verir misiniz?

9.istisnalar kaideyi bozmaz.demekki İslamoğlu'nun Arapçasının zayıf olduğuna dair mebzul miktarda misaliniz olsa gerektir.yorumunuzu paylaştığınız bizlere sadece 10-15 tanesini misal vermeniz kafi gelebilecektir.

10.modern zamanlardan dem vurduğunuzu görüyoruz.kadim ilim tarihinin tefsir süreci ile alakalı yaptığınız okumaların listesini vermeniz zatınız hakkındaki ilmi ehliyet şüphelerimizi gidermekte bize yardımcı olacaktır.

"Dostlar, arza ve semavâta sığdırılamayan İslamoğlu mealinde çok ciddi arızalar var. "

11.arza ve samavata sığdırılamayan demekle mübalağa yapmış olmuyor musunuz? bunun imasını dahi bir tek satırda okumadım ben zira.
12.bu mübalağa tavrınız, ilmi bir eleştiriden veya kardeşane bir paylaşımdan sıyrılan ve giderek militanlaşan bir islamoğlu karşıtlığının ipucu olarak görülmeyecek midir?

13.müddeisi olduğunuz o "çok ciddi arızalara" misal göstermeden yorumunuzu onaylamanızdaki amil nedir?
"bari" şimdi misallerinizi paylaşabilir misiniz?

"Hoca, Kur'ân-ı Kerime istediği anlamı giydirmek için zaman zaman şaz kıraatlere yaslanmış. "

14. hocanın bu eleştiriye defalarca verdiği cevapları duymamış olduğunuza göre sizin için "sorumsuzca eleştiri sallar" diye düşünmemiz söz konusu olabilir mi?
15."Kitaba uyanlar ve kitabına uyduranlar" konusunun çeyrek asırdır altını çizen Mustafa İslamoğlu'na "Kur'ân-ı Kerime istediği anlamı giydirmek için" diyerek bol keseden ifk savururken adalet ve ilim savunucularının tepkilerini alacağınızı hesapladınız mı?

"Diğer kitaplardan (mesela Taberî'den)yaptığı nakillerde ciddi sıkıntılar var; hoca naklettiği metinleri bazen yanlış anlamış bazen de istediği gibi aktarmış."

16.hemen delillerinizi yazar mısınız? biz de karşılaştırabilir ve mucib olduğunda hocaya sorabiliriz.

"Ama "Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmek için Arapçayı çok iyi bilmeye gerek yok; retorik yeter. Biraz da ideolojik ve politize olmuş bir renk katarsınız o biçim tefsir olur" falan diyorsanız söyleyecek sözümüz yoktur."

17. adıma söyleyebilirim ki, sözünüzün olmayacağı bir pozisyona sıkışmanız müslüman bir kardeşiniz olarak beni üzer.
ama illa bir söz söylemek için söylemenin temeli veya yan etkisi bağlamında gördüğüm "temelsiz saldırganlığınız" beni değil herkesi daha da fazla üzer.
çünkü dünya değişiyor, devran dönüyor, bazı faris insanlar tıkanmışlığın ve çürümüşlüğün farkında ve bu farisler kıymet bilme konusunda daha da hassas olmak durumunda olduklarının bilincindeler.
Benim, sizin ve bilaistisna tüm kardeşlerin mezkur ferasette olmaları üzerine Rabbimize ettiğimiz dualara diyeceğiniz bir amin'iniz var mıdır?

Allah'a emanet ederim aziz dost...

Hüsna Hüzün

Övgüde aşırıya gitmek ya da klavuzunu yanlış seçmekte ısrar

Selamun Aleykum
Merhaba aziz dostlar...
Hüsna Hanım'ın sorularına cevap vermeye çalışacağım. Öncelikle seviyeli ve itham etmeyen üslubu için kendisine teşekkür ederim.
Cevap 1 ve 2: Ölçüsüz övgü ve medihlerle dolu yazılardan bazıları için buyrun efendim, şu linklere bir göz atın:
http://www.timeturk.com/Sibel-Eraslan--Hayat-kitabi-3149-yazisi.html
http://www.kudusyolu.com/index.php?adres=vahiy&dil=tr&id=37
http://www.islamoglumeali.com/hayat-kitabi-kuranda-yaratilis-ve-kadin-ze...
http://www.kitaphaber.net/hayat-kitabi-kuran-fatih-okumus-yazisi/
http://www.edebistan.com/index.php/sibeleraslan/mustafa-islamoglu-ile-so...
http://www.kitaphaber.net/hayat-kitabi-kuran-ustune-bir-soylesi-ummuhan-...
Gerek hocayla, gerekse meal-tefsir çalışmasıyla ilgili bence insana mesuliyet yükleyen övgüler aşikar değil mi? İçinde İslâm'ın epistemolojisi bakımından ciddi arızaların olduğu bir meal-tefsir çalışmasını böyle pürüzsüz bir çalışma olarak, hatta sahasındaki en iyi çalışma olarak takdim etmek, İslâmî ilimler alanında yeterli alt yapısı olmayan insanları farklı mecralara/maceralara sürüklemez mi?
Cevap 3 ve 4: Hüsna hanım, Ebubekir Sifil hocanın, Rihle Dergisi'nde yayınlanan İslamoğlu hocanın meal-tefsir çalışmasıyla ilgili yazısının başlığı "Operasyonel Meal Yazıcılığı ya da Meal Üzerinden Din Tasavvuru İnşası "… Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.rihledergisi.com.tr/index.php?option=com_content&view=categor...
Ayrıca yine Rıhle Dergisinde Talha Hakan Alp'in yazdığı "Meallerde Referans Sorunu ve Şaz Kıraatler (Muhammed Esed ve Mustafa İslamoğlu’nun Mealleri)" başlıklı yazı da okunabilir. Aslında meallere yaklaşımın nasılına dair farklı ve belki olması gereken bir yaklaşım derdimiz varsa Rıhle'nin 4. sayısındaki bir çok makaleyi okumak lazım.
Ebubekir hocanın sözkonusu yazısı okunursa, benim yazıdan pasajlar nakletmeme lüzum kalmaz.
Beşinci sorunuza cevap: Ben İslamoğlu hocayı eskiden beri takip ederim. "Yürek Devleti" ilk gençlik günlerimizin başucu kitabıdır. Ama benim için Mustafa İslamoğlu okumalarında dönüm noktası "İmamlar ve Sultanlar" adlı kitabındaki bir alıntıdır. Hoca orada Yezid'in ne lanet olası bir adam olduğunu isbatlamak için güvenilir kaynaklarda onca delil varken oryantalistlerin de sıklıkla gündeme getirdiği ve Şiî kaynaklarda yer alan uydurma bir rivayeti nakletmiş, Yezid'in Afrika'dan yamyamlar getirip Medine'ye baskın yaptığını ve bir yıl sonra onlarca Sahâbe hanımının bu yamyamlardan babasız çocuk doğurduğu şeklindeki mevzu/uydurma bir rivayete kitabında yer vermiş olması benim için İslamoğlu okumalarında bir dönüm noktası olmuştur. Yani hocanın burada şair duyarlılığı öne çıkmış ve çok titiz davrandığı rivayetler hususundaki titizliğini unutarak böyle absürt bir bilgiye kitabında yer verebilmiştir. Bu, benim için şu anlama gelmektedir: Hoca özellikle tarihî olaylar konusunda aşırı duygusal davrandığı için bu sahada yazdıklarına ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Yani hocanın bir çok değerlendirmesinde şair duyarlılığı –ki biliyorsunuz kendisi aynı zamanda şairdir ve şiir kitapları vardır- baskındır.
Hoca'nın Akabe'de verdiği tefsir derslerinde birkaç defa bulunmuşluğum vardır. Belki bu bulunmuşluğun devamı gelebilirdi ama Hoca'nın 1400 yıllık tefsir birikimine karşı inatla sürdürdüğü müstağnî tavrı ve yeryer megalomanlığı çağrıştıran "bu âyet bu zamana kadar bütün müfessirlerce şu şekilde anlaşıldı. Bu yanlış bir anlamaydı. Doğrusu benim tefsirimdir" tarzı yaklaşımları tahammül sınırlarımı ihlal etmiş, sinir uçlarıma kısa devre yaptırmış ve bu dersleri takip etmemi engellemiştir. Aynı tavır Hilal TV'deki derslerde de sürdüğü için -ki özellikle Engin Noyan'ın ve şimdilerde Senai Demirci'nin o anlam veremediğim o pophpohlayıcı tavırları sebebiyle- ben hocayı daha çok yazılı ürünlerinden takip etmeyi tercih ediyorum. Ama siz bu megalomaniyi içinize sindirebiliyorsanız/sindirebildiyseniz burası sözün bittiği yerdir.
Altıncı sorunuza cevap: Mustafa İslamoğlu'nun dili ne kadar ustalıkla kullandığına dair takdirimi ifade etmek ama hocanın bu olağanüstü kabiliyetinin meseleyi çözmediğini ve yanlışları örtmemesi gerektiğini belirtmek istemiştim. Hocanın üslubunun güzelliği ilmî sahadaki ilmî ve teknik arızalarını örtüyorsa hocayla bizim aramızda sağlıksız bir bilgilenme sürecinden ve arızalı bir irtibattan sözedilebilir. Öyleyse bir soru sormak da bana düşer: siz bir münasebetle bir dostunuza "Yavuz hırsız ev sahibine baskın çıkar" atasözünü hatırlattığınızda onu hırsızlıkla mı itham etmiş olursunuz? Tekraren ve sorunun ilk bölümüne de cevap mahiyetinde vurgulamam gerekirse bir insanın siyasî duruşunun çok net olması, hatta bu uğurda bedel ödemiş olması, dilinin güzelliği, anti-emperyalist tavrı vs. özellikleri onun yanlışlarını görmemize engel oluyorsa burada eskilerin ifadesiyle "taklîd-i âmâ" durumu var demektir.
Yedinci sorunuza yine bir soruyla cevap vermek durumundayım: Hocayı takip eden bazı insanlar "retorik herşeydir" demiyorlarsa yanlışlarını görmekten niçin kaçınıyorlar? Burada ya bir bilgi seviyesi problemi vardır yahut hocanın az önce bahsettiğimiz özelliklerine meftun olmanın getirmiş olduğu bir "görememezlik"… Böyle olmasaydı hocaya yapılan en ufak bir tenkit karşısında dozajı bunca yüksek bir tepki vermezlerdi.
Sekizinci soruya cevap vermekten haya ederim.
Cevap 9: Evet İslamoğlu hocanın Arapçasının zayıf olduğuna dair elimde mebzul miktarda misaller var. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. Diğer bazılarını ise 13. Sorunuza cevap verirken söyleyeceğim:
1. İslamoğlu’nun, "Üç Muhammed" adlı kitabının 8. baskısının 79. sayfasında İbn Teymiye'den naklettiği bir hadis rivayetinde geçen “celede” fiilinin meçhul formu olan “culide” (değneklenir) kelimesine “derisi yüzülür” anlamı vermiştir. Ebubekir Sifil hoca bu eleştiriyi gündeme getirdikten sonra kitabın daha sonraki baskılarında bu yanlış düzeltilmiştir. 8. ve daha önceki baskısı elinde olanlar bakabilirler. Mübtedi fıkıh talebeleri bile "celde" kelimesinin ne anlama geldiğini bilir üstelik.
2. el-Heysemî’nin bir senet hakkındaki değerlendirmesini aktarırken Hoca'nın yaptığı tercüme hatası:
El-Heysemî, İslamoğlu'nun "Üç Muhammed"de zikrettiği bir rivayetle ilgili olarak “Ve lem era fî isnâdihî men ucmi’a alâ da’fihî” demiş, İslamoğlu bu cümleyi şöyle çevirmiş: “Zaafı üzerinde sözbirliği dışında isnadı hakkında bir şey görmedim.” (Üç Muhammed, 95). Halbuki metnin doğru çevirisi şöyledir:
“Bu rivayetin isnadında, zayıflığı konusunda görüş birliği edilmiş bir kimse görmedim.”
3. “Ebu Yusuf, şuradan başlar, zayıf hadisin de içinde olduğu şuraya kadar alır” dedi...” (Üç Muhammed, 196-7). Bu metnin doğru çevirisi şöyle olmalı: “Ebu Yusuf zayıf hadis türünden o belalı rivayetleri şuradan buradan alır (kaynağına dikkat etmez).”
4. Hoca İbn Hazm’ın el-Fasl’ından bir alıntıyı şöyle çevirmiş: “Muhammediyye adıyla tanınan bu fırka mensupları ‘Muhammed aleyhisselam, Allah’ın ta kendisidir’ iddiasındadırlar. Allah’ın şanı onların küfründen beri ve yücedir. El-Behneki ve Feyyad b. Ali onlardandır. Bu ikincisinin, bu manada el-Kıstas diye adlandırdığı bir de kitabı vardır. Ünlü kâtip Eyyuh da onlardandır. Yöneticiliği döneminde İshak b. Kindac’a kâtiplik yapmıştır...” (Üç Muhammed, 25)
İbn Hazm’ın yukarıdaki ibaresinde “Ebûh” (onun babası) olması gereken kelime, bir nokta fazlasıyla “Eyûh”a dönüşmüş. İslamoğlu hoca'nın buraya bir “y” daha ilavesiyle de “Eyyûh” ortaya çıkmış. Dolayısıyla İbn Hazm’ın ifadesinin doğru çevirisi şöyle olmalı: “(el-Feyyâd’ın) babası, İshâk b. Kindâc’ın idareciliği döneminde görev yapmış olan meşhur kâtiptir...”
5. “İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî” ibaresini hoca şöyle çevirmiş:
“Eğer o (kendisinde) ise onun aleyhinde hüküm verilmez, eğer o (kendisinde) değilse onu öldürmek senin iyiliğine olmaz.” (Üç Muhammed, 31)
Metnin doğru çevirisi ise şöyledir:
“Eğer o (Deccal) ise, sen ona asla muktedir kılınmayacaksın. Şayet o (Deccal) değilse, onu öldürmekte senin için bir hayır yoktur.”
6. Aynı kitabın 31. sayfasında başlayıp 32. sayfada devam eden 18 numaralı dipnotta İslamoğlu'nun, İbn Haldun’dan naklettiği ifadenin bir yerinde asıl metin şöyledir:
“Mimmâ ta’alluka lehû bi’l-ahkâmi’ş-Şer’iyye”
Hoca bu ifadeyi, "şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda…" şeklinde çevirmiş. Halbuki doğru çeviri şöyledir: "“Şer’î hükümlere taalluk etmeyen hususlarda...”
7. Hoca, ez-Zerkeşî’nin el-Aclûnî tarafından (Keşfu’l-Hafâ, II, 204) nakledilen bir ifadesini şöyle çevirmiş: “Babasının faziletinden dolayı namazını kıldırmamış olabileceği gibi şehitlerin faziletine erdiği için de kıldırmamış olabilir...” (Üç Muhammed, 97)
Doğru çeviri şöyle olacak: “Tıpkı şehitlerin, şehitlik fazileti sebebiyle cenaze namazlarının kılınmasından müstağni oldukları gibi İbrahim de, babasının fazileti dolayısıyla cenaze namazının kılınmasından müstağnidir…”
8. Hoca diyor ki: “Ünlü Kuduri’nin şarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti’n-Nasıriyye yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefî...” (Üç Muhammed, 73)
Doğrusu şöyle olacak: “Kudûrî şarihi ve el-Kunye adlı eserin yazarı Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî, er-Risâletu’n-Nâsıriyye’sinde...”

Hocanın literatür bilgisi eksikliğinin örnekleri de vardır:
“Mahled”e “Muhalled”, “Ğunder”e “Ğander”, “Sağânî”ye “San’ani” demesi gibi…
“Ünlü Kuduri’nin şarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti’n-Nasıriyye yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefî...” (Üç Muhammed, 73).
Muhtâr b. Mahmûd el-Ğazmînî’nin, el-Kabiyye diye bir eseri yoktur. Hocanın el-Kâbiyye dediği kitap el-Kunye'dir.
Hocanın kaynaklara vukufiyet sorunu yaşadığına dair örnek:
Mecmau’z-Zevâid’in “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” bir eser olarak nitelendirilmesi, el-Buhârî’nin, Sahîh’ine almadığı rivayetleri sahih kabul etmediğinin (Üç Muhammed, 92) söylenmesi vb.
Hocanın "Üç Muhammed" adlı eserindeki arızaların geniş bir değerlendirmesi için bkz:
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=21
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=22
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=23
Ve takip eden yazılar.
İslamoğlu hocanın bazı konularda nasıl "genellemeci" ve "indirmeci" bir tutum izlediğinin bir değerlendirmesini görmek içinse Dücane Cündioğlu'nun şu yazısına da bakılabilir:
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2003/eylul/07/dcundioglu.html
Cevap 10: Bu soruya cevap vermek de zor ama Hüsna hanım acizane 15 yıldır bu sahada, Arapça, Türkçe ve İngilizce okumalar yapıyorum.
Cevap 11: Mübalağa da bir söz sanatıdır. Meramınızı ifade etmek için bazen kullanabilirsiniz. Eğer böyle bir mübalağalı anlatımı gerekli kılmayan bir durum varsa hocayla ilgili burada ve başka yerlerde yapılan övgü değerlendirmelerini, mesela Sibel Eraslan gibi bir "kanaat önderinin" yaptıklarını nereye koyacağız?
Cevap 11: Bu soruyu size yazdıran psikolojik arka planı kestirmekte gerçekten güçlük yaşadığımı söylemeliyim. İslamoğlu hocanın mealinde ciddi sıkıntılar var şeklinde bir eleştiri neden "giderek militanlaşan bir islamoğlu karşıtlığının ipucu" olsun. Asıl bence burada bir "maşuka toz kondurmama" gayreti mi var acaba?
Cevap 13: Tekrar ediyorum. Hocanın sözkonusu meal-tefsir çalışmasında çok ciddî arızalar var. Yalnızca yukarıda linki verilen Ebubekir Sifil'in Rıhle Dergisi'ndeki makalesini okursanız bu arızalar çok net olarak görülecektir. Ama muhabbetiniz bir görme özrü ya da miyopluk durumu oluşturursa söylenecek sözümüz yoktur. Ebubekir Sifil hocanın mealde tesbit ettiği arızalara ben şunları ekleyebilirim:
Hoca (el-Bakara: 2/217) âyetini “…Fakat inanca yönelik baskı ve zulüm, adam öldürmekten daha beterdir.” şeklinde meallendirmiş. Halbuki hocanın "inanca yönelik baskı ve zulüm" olarak çevirdiği fitne kavramı böyle bir anlam içermez. Bu, olsa olsa fitnenin sonuçlarından yalnızca biri olabilir. Yani burayı meallendirirken hocayı egemen paradigmadaki "insan hakları" ve "inanç özgürlüğü" gibi kavramlar yönlendirmiş olmalı. Kaldı ki âyetin siyakı da böyle bir meallendirmeye elverişli değildir.
Hoca'nın Sh. 87, 1. Not: 2/249’daki Talut’un askerlerini bir avuç müstesna nehirden su içmekten nehyetmesi ile alakalı açıklaması şöyle: “Uzun süre susuzluktan sonra aniden aşırı su tüketiminin, böbrek ve kalp yetmezliği sonucu ölüme kadar varan olumsuz sonuçlara yol açtığı bilinmektedir.”
Hoca, Talut’un diliyle askerlerinin sadakatini, nefislerini dizginleme güçlerini, intizama riayetlerinin Allah Teâlâ tarafından açığa çıkması için yaptığı imtihanı nasıl böyle izah edebiliyor? Allah Teâlâ imtihandan bahsetmekte, onların uzun süre su içmedikleri için ani ve aşırı su içmekten dolayı sağlık sorunlarıyla karşılaşabileceklerinden bahsetseydi şayet, tavsiye makamında olması hikmete daha muvafık olmaz mıydı? Hasılı hoca, burada, bilimsel (!) tefsir yöntemini benimsemiş gözükmekte. Halbuki ben hocanın tefsir yönteminde bu tür bilimsel geyiklere karşı olduğunu biliyorum.
Hoca el-Bakara: 2/209 ayetini “Zillete düşecek olursanız” şeklinde meallendirmiş. Âyetin bu bölümünün aslı "fe in zeleltüm" (keskin z ile)dir. Hoca bunu zeleltüm (peltek z) olarak okumuş olmalı ki "ayak kayması" şeklindeki anlamı Türkçede de kullandığımız zillet ile anlamlandırmış.
Hoca, en-Nisa: 4/127 ayetini "“Onlar, kadınların hakları konusunda senden açıklama istiyorlar…”
Doğrusu ayette ‘haklar’ ibaresi olmayıp (فِي) "fi" edatında ‘hakkında’ manası vardır. Burada, fi, "hakkında", "dair", "alakalı" gibi manalarla Türkçe’ye çevrilebilir. Hoca burada, kendisinin tefsir yöntemi olarak vurguladığı "indiği nuzul ortamını gözetmekten" ziyade, modern paradigmanın "kadın hakları" değerinin hatırını gözetmiş gibi.
Hoca, el-Maide: 5/116 âyetini “…Sen insanlara ‘Allah’ın astı olarak beni ve annemi ilah edinin mi dedin?” şeklinde meallendirmeyi tercih etmiş.
Halbuki "Allah'ın astı" olarak meallendirilen kısmın orjinali (مِنْ دُونِ اللَّهِ) ifadesidir. "Allah’ı bırakıp", "Allah’ın dışında" anlamında gelmektedir. Ama hoca böyle bir tercihte bulunarak zahirde Hz. İsa (a.s)ın Allah’ın astı olduğunu vehmettiriyor. Bir de bu "Allah'ın astı" ifadesi sizce şık bir anlam mı?
Hoca, el-A’raf: 7/29 ayetini "Allah’a sadakatinizi isbat için giriştiğiniz her eylemde bütün varlığınızla O’na yönelin…” olarak çevirmiş… Hocanın "Allah’a sadakatinizi isbat için giriştiğiniz her eylem" dediği kelime "mescid"dir. Yani hoca, mescid kelimesine fiil manası vermiş: “Allah’a sadakati isbat için girişilen eylem”. Oysa ki, mescid lafzının ayetteki sarfına göre, mescid, ism-i mekan olup, fiil manasında değildir.
Hoca, 26. s. 1102, 5. Notta diyor ki, “İ’tibar: İnfial babının yapısı gereği,…” Halbuki İ’tibar, infial değil, ifti’al babındandır.
Hoca, “(Bu gelirler), yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan mülteci göçmenler…” şeklinde meallendiriyor. Hocanın meal-tefsirini okurken bu notu da almıştım ama ayet ve sayfa numarasını yazmayı unutmuştum. Ama şimdi sormak lazım. Bu meallendirme, muhacir’deki hicret mefhumunu zayi ettiği gibi, değer ifade etmeyen kuru bir manaya dönüştürmez mi? "Mülteci göçmen", deyince Müslümanların aklına bir değer ifade eden bir mana gelir mi? Halbuki muhacir bir Müslüman, Allah yolunda bütün varlığını terk edebilen kişidir. Burada yine egemen paradigma belirleyici olmuş dersem bana çok mu kızarsınız? Üstelik İmâm Buhari, Kitabu’l-İman’da naklettiği bir hadiste, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, muhaciri “Allah’ın nehyettiğini terk edendir” şeklinde vasfetmiştir. Oysa "mülteci göçmen" ifadesi böyle bir anlamı içermeyip Müslümana da gayri Müslime de şamildir.
Hoca, el-A’raf: 7/103 ayetini "…O’na getirdiği mesaj yüzünden haksızlık ettiler…” şeklinde meallendiriyor. O'yu da apostrof ile ayırarak ayetteki "O" zamirini Hz. Musa'ya gönderiyor. Şimdi ayetin orjinaline bakalım: (فَظَلَمُوا بِهَا) Açıktır ki, buradaki müenneslik zamiri olan ‘ha’ Hz. Musa’ya değil, ayetlere racidir. Çünkü ayet kelimesi müennes lafızdır.
Aslında hocanın meal-tefsirindeki arızalar bunlarla sınırlı değil. Elimde daha bir sürü not var ama bir yorum yazısının sınırlarını daha fazla zorlamak istemiyorum.
Bütün derdimiz hadiselere sağlıklı yaklaşabilmek için bir altyapı oluşturma çabası ve temennisidir. Elimiz ve dilimizden sadır olan seyyiattan Allah Teâlâ'ya sığınırız.

Konkordans

Anlayarak okumak için hocanın açıklamasını aşağıya alıntılıyorum:

“Kuran başı gökte ayakları yerde olan ilahi bir hitaptır. Gökte olan başı mana ve maksadı, yerde olan ayakları lafız ve bağlamı ifade eder. Başının ne dediğini öğrenmek için, ayaklarının nerede durduğunu bilmek şarttır. Mealimizde lafız-mana-maksat üçlüsünün birlikteliği esas alınmış, ayetin ayaklarının bastığı, ‘nüzul ortamı’ hep gözetilmiştir. Lafız ve mana, maksat hakemine sunulmuştur. Maksat hakemi hüküm verirken, lafız ve mana şahitlerine dayanmıştır.

Bu bir “gerekçeli meal”dir. Bu mealin “gerekçeli” sıfatının hakkını ne kadar verebildiği ayrı bir mevzudur. Fakat biz, hem Kur’an’ın hem de Kur’an okurunun hakkını gözetme kaygısıyla bu yola başvurduk. Bununla kaynak dilin imkânlarının yolda zayi edilmeden mümkün mertebe hedef dile aktarılması amaçlanmıştır. Zira metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, ibâre, metin, mâna, maksat, sarf, nahif, belagat, zamirlerin mercileri, kıraat farklılıkları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini tercih edip diğerlerini yok saymak bize hiç de hakkaniyetli görünmedi. Bu okura haksızlıktı. Meal okurunu alternatif anlamların tümüyle baş başa bırakmak ise olacak şey değildi. Bu hem mümkün değil, hem de “vuzuha kavuşturmak” yerine “vuzuha karıştırmak” ile sonuçlanması kaçınılmazdı. En doğrusu tercih edilen anlamı ana meale taşımak, tercih edilmeyen anlamları ise aşağıya not olarak düşmekti. Bunun bir de şartı vardı: Tercih edilenin niçin tercihe şayan olduğunun, tercih edilmeyenin de niçin tercih edilmediğinin gerekçelerini göstermek. Zira ola ki, mütercimin tercih etmediği manada birçok sırlar gizli olabilir. O sırlara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. Kaldı ki, mütercimin tercihi isabetsiz olabileceği gibi, ihmal edilen mana zaman içinde önem de kazanabilir.”

Şimdi kendi yorumumdan bir kısmı alıntılıyorum:

"Her ne kadar hoca bize kapyı gösterse de, kapıyı vuracak olan biziz. İdrakimizi ve tasavvurumuzu oluştururken Hakîkâtlerin kaynağı levh-i mahfuz'dan gelen Kur'an-ı Kerîm, tartışmasız tek rehberimiz olmalıdır."

Bütün bunların üzerine gelen yorumunuz yukarıdadır. Gına gelmek, sıkıcı bulmak, sihir ile eşleştirmek, Arapçasını çok zayıf bulmak, meali çok arızalı bulmak, retorikle nitelemek, istediği anlamı giydirmek, yanlış anlamak, istediği gibi anlamak, ideolojik ve politize olmuş renk katmak, ve falan demek ile seviyelendirilmiş bir metin...

Bu yorumunuzun ardından Cübbeli'nin dağıttırdığı mahkeme kararını da içeren broşürü de koysaydınız garip olmazdı herhalde. Sonuçta benzer açılardalar. Ben Ebubekir Sifil hocayı çok iyi tanımıyorum. Kısaca araştırdım. Mustafa hoca ile Ebubekir hocanın biyografilerini karşılaştırdım. Arapça konusundaki bu yaklaşımının bir cesaret değil, cüret gösterisi olduğunu düşündüm. Tabi ki burada hoca yarıştırmak gerekmez. İyi niyetlerimizi de bir bir yargılayıp astıracak artniyetli ve ön yargılı yorumlara da selam deyip geçmek de metodlardan bir metoddur tabi ki...

Ama Cübbeli- Milli Gazete- Ebubekir Sifil üçlemesi birbirlerine yakınlar. Ve Mustafa hocanın da Tayyip beyi desteklediği biliniyor. Bazı şeyleri değerlendirirken açıları çoğaltmak iyi olur. Ebubekir hocanın meali var mı? Meal konkordansı yaparız.. Mesela ben hocanın mealini okurken mukayeseli okuyorum. Dücane Cündioğlu'nun notlandırdığı Elmalılı meali mesela. Esed mesela.

Analitik düşünmeyi önceliyor, kategorik düşünmeden sakınıyorum. Enes kardeşimin usülü hatalı bence. Yukarıdaki yazıyı, yukarıdaki yorumu yazmadan evvel okudu mu gerçekten de merak ediyorum. Mustafa hocaya kendi açısından bakması, başkasının açısından bakmasından öndedir. Kişinin kendisine verilmiş bir tepkisi değil, kendi kazandığı bir tepkisinin olması çok daha sağlamdır.. Ki Ebubekir hocanın namaz ve salat meselesine getirdiği açıklamayı ve yıldırım çarpmasıyla ilgili açıklamasını okumadan evvel ben hocanın mealininin ilgili bölümünü okurken garipsemiştim. Ben beynimi tamamen Mustafa hocaya teslim etmedim ki.. Mürid- Şeyh ilişkisi yok ki.. Hocanın dedikleri doğrudur ve yanlışa ihtimali vardır.

Allah'a emanet...

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

Öncelikle

Öncelikle benim İslamoğlu değerlendirmemin Cübbeli ve benzerlerinin yaptığı belden aşşağı eleştirilerle eşitlenmesi konusunda teessüflerimi ifade etmek isterim. Aziz dost, ben yaptığım yorumda sözünü ettiğin o belgeye en ufak bir göndermede bulundum mu?

Kaldı ki o belge Cübbeli'ye ulaşmadan yıllar önce bana hadi isim vereyim Vakit yazarı Ali Eren tarafından gösterilmiş ama ben asla itbar etmemiştim.

Hocanın geçmişinde böyle bir hadise olmuştur ya da olmamıştır bu bizi ilgilendirmez. Ortalıkta dolanan o belge belki bir iftira sonucu mahkemeye intikal etmiş bir konuyla ilgili olabilir. Ya da böyle bir olay olduysa bile hoca tevbe-i nasuh etmiştir mesela kapanmıştır. Bir hususta tevbe-i nasuh edilince Allah o günahın üstünü örter ve Allah'ın örttüğü o örtüyü kaldırmak biz kulların harcı değildir... Büyük vebaldir.

Ben hocayı eleştirirken öyle belden aşağı şeylerden hareket etmiyorum. Öyle hareket edilmesini de doğru bulmuyorum. Hocanın Arapçasının zayıf olduğu, bazı yaklaşımlarının ulema-i ümmetin icmasına muhalif olduğu, hocanın 1400 yıllık İslâm ilim ve kültür mirasına karşı yeryer megelomanlığı çağrıştıran tavırlarının olduğu ayrıca hocanın şakirtlerinin genelde hocaya toz kondurmadığı gibi hususları eleştirdim. Özellikle Hüsna hanımın yorumuna yazdığım cevapta bunun gerekçelerini detaylandırmaya çalıştım.

Hocanın Allah vergisi dil ve ifade gücü ve muhkem siyasî duruşu yanlışlarını görmemize engel oluyor. Hoca epistemolojik olarak ciddi yanlışlar yapıyor. Ama nedense bunları gündeme getirenler ya fitneci oluyor ya hasetçi ya da ümmetin birliğini bozmaya koşullanmış tipler olarak niteleniyor.

Ama siz beni Cübbeli'yle eşitlediniz ya aşkolsun yani.

Hele bir de "Cübbeli- Milli Gazete- Ebubekir Sifil" teslisi kurarak bir komplı teorisi işletiyorsunuz ki bu bütünüyle haksız ve yakışıksız bir komplo teorisi. Çünkü Ebubekir Sifil hoca Cübbeli tarzı İslamoğlu eleştirilerini "Zarurî bir Açıklama" başlıklı köşe yazısıyla cümle aleme duyurmuş durumda.

Bu arada İslamoğlu hocanın AKP'yi desteklediğini mailiniz vesilesiyle öğrendim ki eğer bu doğruysa bunu da hocaya yakıştıramadığımı çünkü bu durumun, hocanın öteden beri sergilediği siyasî duruşla çeliştiğini ifade etmeliyim.

Selametle

3 İslamoğlu

Her iki yorumunuzu da okudum. İstifade ettim. Allah razı olsun. Usül olarak bize cevaben yazdığınız bilgilendirmeleri de içeren yorumunuza hakim üslubu ilk aşamada da sunmuş olsaydınız eğer, anlama çabalarımız bu kadar dirençle karşılaşmazdı.

Ben verdiğiniz linklerde, özellikle Rıhle dergisindeki Ebubekir hocanın uzun analiz yazısında öyle bir yorum gördüm ki Mustafa hocanın resmen bir operasyonla bilinçli olarak Kur'an'ı tahrif sürecinde olduğu/olabileceği îmâsını barındırıyordu. Bu durumu yanlış anlamış olmayı çok isterim. Ama operasyon kelimesi o kadar sık kullanılmış ve bir yerde de açıkça tahrif kelimesi kullanılmış. Bu çok kötü.

Bilinmelidir ki kıymetli İslamoğlu benim için bir amaç değil, bir araçtır. Hakikatleri anlama çabasının bir aracı.. Zaten beynimizdeki ilgili ayete dair biriken anlam havuzunu tek bir kaynaktan beslememeliyiz diye düşünüyorum. Ben İslamoğlu'nun pınarındaki suyun Rahmet Yağmurlarıyla yüksek kayalıklardan çağıldadığını düşündüğümden dolayı o anlam havuzunu daha çok onunla dolduruyor olabilirim. O suyun bana kazandırdığı bir bilinç de "neden?" sorusudur. Delil aramaktır. Mesela namazda gülmenin abdest bozduğuna dair bir neden sorusudur. Hocanın öğrettiği bilinç, hocaya karşı durmayı da barındırmaktadır. Belki de hocayı bu kadar sevdiren şey, kendine ve diğerlerine dair vermiş olduğu yanılabilirlik, yanlışlanabilirlik oranının yüksekliğinin yoksayılAmayacağı bilgisidir. İmam Şafii'den bir söz nakleder burada: "Benim düşüncelerim doğrudur, yanlışa ihtimali vardır; rakibimin düşünceleri yanlıştır, doğruya ihtimali vardır"

Gerek Ebubekir hocanın, gerek Dücane beyin, gerekse sizin eleştirilerinizin, diğer bir takım hocalara nisbetle en azından daha edebli olduğunu görmekten dolayı mutluyum. Biraz yukarıda da dediğim gibi keşke en başından böyle olmuş olsaydınız. (Dücane beyin gerekçeli meal hakkındaki düşüncelerini de çok merak ediyorum. Taramalarımda bulamadım, eğer siz bulabildiyseniz ve paylaşabilirseniz çok sevinirim..)

Ebubekir hoca madem ilk 60 ayetle ilgili bu kadar geniş şerhler koydu. Muhakkak bütün yorumlarını içeren kitabını da okumak isterim. Bu bir hakikat arayışıdır. Hocanın bana öğrettiği bir duruştan daha bahsetmek isterim. Abese suresinin tefsirinde işlediği ilk dört ayetle, mealindeki ilk 4 ayet arasında özne açısından tasavvur yıkacak kadar büyük bir fark var. Zihnime takılan bu soruyu Asya sohbetlerinin birinde hocaya sordum. Ve aldığım cevap bana çok şeyler öğretti. Hoca şunları söyledi: "...Evet bu bilgi seviyesine daha sonraki araştırmalarımda ulaştım. Ve kendimce hakikatin bu olduğunu düşündüm. 40 yıl savunduğum bir şeyin yanlışlığını gördüğüm anda onu bırakırım. Aslında bana teşekkür etmeniz lazım. Meşrebimi ilmimin önüne koymadım. Aslında tefsirde işlediğim şekliyle benim meşrebime daha uygundu. Ama ben ilmi tercih ettim" dedi. Ders ötesi dersler...

Kıymetli Enes kardeşim, eleştiriye amenna. Ama hakarete, küçük görmeye, dalga geçmeye ve bundan da ötede ihanetle suçlamaya hayır. Ebubekir hoca da eğer Mustafa hocayı aleni ve bilinçli bir şekilde Kur'anı tahrif eden operasyonlar yapmakla suçluyorsa, bunu daha açık yazması onun boynuna ümmet adına bir borçtur. Eğer suçlamıyorsa, Rıhle'deki hakim olan genel üslubuna uygun olarak bazı sivri eleştirilerini geri çekmelidir.

Ben Mustafa hocanın imanına da şahitliğine de şahidim. İslam alemi için ne kadar da çok çabaladığını, Sultanahmette'ki konutlu sabah namazını ve bir çok şeyi de biliyorum. Sizin için delil sayılacaksa rüyalarda da çok güzel gösterilmiştir. Samimi çabalar ihanetle suçlanmasın lütfen. Ne göklere çıkarılan bir İslamoğlu, ne yerlere geçirilen bir İslamoğlu.. Emeği ve seferi bilinen bir İslamoğlu olmalıdır dağarcıklarda..

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

Kişiler, Mealler, Yorumlar...

S.Aleyküm...

Yorumları ve aktarımları için öncelikli olarak Enes kardeşimize teşekkür ederiz...

Birkaç noktada bilgi vermekte fayda var...

* * *

Öncelikli olarak Mustafa İslamoğlu hocamızın kitaplarında elbette tashihler ve düzeltilmesi gereken noktalar olacaktır, olmalıdır. Bu sebeple bütün eleştirilerin harmanından oluşan bir tashihler bütününü yaklaşık 3-4 sene önce Üç Muhammed kitabına işledik. Bu sebeple Üç Muhammed kitabının evvel baskıları için yazılmış olan eleştiriler eleştirinin gayesi olan tashihe ulaşmışladır.

1-2) Her yeni kitap tanıtılmayı, her yeni düşünce üstünde düşünülmeyi, hak etmektedir... Mustafa İslamoğlu hocamızın hazırlamış olduğu Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal-Tefsir çalışması için şu güne kadar 7 kitap tanıtım yazısı yayınlanmıştır ve hepsi arşivimizde mevcuttur.


http://www.islamoglumeali.com/category/meal-hakkinda/

Yunus Emre kardeşimin hazırlamış olduğu yazı ile yazı sayısı 8'e ulaşmış görülmektedir. (Alıntıladığınız yazılardan birisi kitap için hazırlanmış olan tanıtım bülteninden koplalanmış olduğu için listeye dahil değildir)

Bir bebeği alıp büyütüp, hayata katacak kadar uzun bir sürenin emeği olan bir düşünsel maraton için bu kadarcık az yazı biraz da zull olsa gerektir.

tabii sitede görünür olarak yayınlanan yazılar dışında bir de bayatlamamış ve mustafa islamoğlu hocamıza ulaştırılması gereken, yerinde bir ilmi ağırlıkla yazılmış olan eleştiriler bölümü de var...

3-4) Link not alındı... Linkteki yazının ve bahsi mevzu yazının Mustafa İslamoğlu hocamıza iletilmiş olduuğuna eminim... lakin tekraren iletirim...

5) "1400 yıllık tefsir birikimine karşı inatla sürdürdüğü müstağnî tavrı ve yeryer megalomanlığı çağrıştıran" ibaresini görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Mustafa İslamoğlu hocamızın hiçbir zaman öyle bir tarzı ve tavrı olmamıştır. "acizane bu benim tefsirimdir, meallendirmemdir, yorumumdur" ifadesinden de böylesi bir müstağni "tavır" varlığı çıkmaz.

6) Taklid-i ama değiliz. Düşenin peşinden düşecek de değiliz, düşene bir tekme de atacak değiliz. Düşeni kaldırmak her kişinin görevidir. Her kim düşerse tavrımız budur. Bu olarak kalmalıdır.

Mustafa İslamoğlu hocamızın edebi yetenekleri üstüne düşünenler bu yeteneğin hangi gaye, amaç, din, düşünce için yıllardır harcandığını da görmelidirler.

Kendisini islam'a adamış her kişinin (Mustafa İslamoğlu dahil) sevenleri, sevmeyenleri, meftunları ve divaneleri vardır. Kör taklid Taklid edilenlerin çözebileceği bir sorun değildir.

Bir kalem yamuluyorsa birileri kalemiyle düzeltmelidir. Bu açıdan Ebubekir Sifil bey sıkı bir Mustafa İslamoğlu okuyucusudur.

7) Hocamızın arapça bilgisine acizane vakıf değilim. Lakin Üç Muhammed kitabı ile ilgili başta aktardığım notu dikkate alınmasını temenni ederim. Her kitabın ve her yazarın hataları olacaktır. Asıl hata, kula hatasız muamelesi yapmaktır.

13) Yazının bu kısmı not olarak mustafa islamoğlu hocamısa aktarılması gereken bir yazı olmuş. İnşallah bugün aktarılacaktır.

* * *

Musab Yasir beyin alıntısının doğru sözün doğru yerde doğru olduğu ilkesi ile fazla uyuşmadığını düşünmeme rağmen.

"Bütün bunların üzerine gelen yorumunuz yukarıdadır. Gına gelmek, sıkıcı bulmak, sihir ile eşleştirmek, Arapçasını çok zayıf bulmak, meali çok arızalı bulmak, retorikle nitelemek, istediği anlamı giydirmek, yanlış anlamak, istediği gibi anlamak, ideolojik ve politize olmuş renk katmak, ve falan demek ile seviyelendirilmiş bir metin."
kısmında kendisinden yana durmak gereği hissediyorum...

* * *

Bütün bu okumalardan sonra yapıbozum ve yıkıcılık, kimi yerde tahrif, kimi yerde daha farklı şekillerde bahsi geçen ve isimlendirilen düşünce bir YENİDEN İNŞA düşüncesidir. "hayatın yeniden inşaası için..." "ne yapmalı" diye ömür tükeden "hayat kitabı kuran" ile "hayat"ını geçiren Mustafa İslamoğlu'nun uzun soluklu okumalarının küçük bir durağıdır sadece Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal-Tefsir çalışması...

Yakın bir zamanda biriktirilmiş tashihlerin dahil edildiği 3. baskısı da okurlarıyla buluşacaktır...

* * *

Ebu Bekir Sifil Beyin eleştirilerinin kimi noktalarda sivri ve Mustafa İslamoğlu hocamızın okurlarını ve sevenlerini kıracak şekile ulaşabildiğini biliyoruz... bütün bu eleştirileri de dostun dosta sözleri olarak okuyoruz.

Kim ne derse desin, Ebu Bekir Sifil sıkı bir Mustafa İslamoğlu okurudur ve Hayat Kitabı Kur'an; Gerekçele Meal-Tefsir çalışması da üzerine bir kitap yazmayı hakedecek kadar emek ve okuma ile doludur.

* * *

Adiyat suresi için verilmiş olan meali burada, konu ile bağlantısız olarak aktarma ihtiyacı hissediyorum... Evet, birileri için şa'z bir okuma olacak, birileri için ise farz! nereden baktığınıza bağlı...

100 'Adiyat Suresi

1 Allah Şahittir, (vahye) dinmez bir hınçla saldıranlara,
2 ve (içindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara.
3 ve sabah(lar)a kadar kıskançlıktan kıvrananlara,
4 sonuçta tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara:
5 nihayet bu düşmanlıkla toplumun ortasına dalanlara...
6 ki gerçekten de insan soyu Rabbine karşı çok nankördür; 7 üstelik insanın kendisi de buna şahittir; 8 zira o servete pek tutkundur!
9 O bilmem mi ki; kabirlerdeki herkes dirilip ortaya çıkacağı zaman, 10 ve göğüslerde saklı her ey ortaya serileceği (zaman); 11 Elbet Rableri, o gün onları (bekleyen akibetin) iç yüzünden bütünüyle haberdardır!