Zelâl Yağmuru – 2
Yağmur yağıyordu. Şehrin tek ve kalabalık caddesinde yürüyordum. Islanmıştım. Üşümüştüm biraz da. Kalbim kırıktı. Aklım karışık, ruhum kıskaçlardaydı. Bedenim yorgun düşmüştü. Yürüyordum. Bulutlar sağanak sağanak damlıyordu toprağın kalbine. Bomboştu aklım. Zamandan, mekândan sıyrılmıştım sanki. Seni düşünüyordum…
Yağmur bunumdan yanaklarımdan akıp ağzıma doluyordu. Ayaklarım küçük su birikintilerine dalıyor, her adımımda topladığım suları bırakıyordum inci gibi dizilmiş sokak lambalarının dibine. Yağmur yağıyordu hâlâ. Hafif morarmıştı dudaklarım. Serçe parmağımda, ince bir sızı sezinliyordum. Yürüyordum. Islanmıştım. Kederliydim. Göz kapaklarım damlaları misafir etmenin bedelini, buğulu bir cama dönerek ödüyordu. Düşteydim sanki. Büyülü bir yağmura yakalanmıştım. Yürüyordum. Ağlamaklı oluyordum bazen. Seni düşlüyordum…
Cadde tıklım tıklım yalnız insanlarla doluydu. Sanki çoğaldıkça yalnızlaşmışlardı! Herkes telaşlı, herkes bir yüzüyle hüzünlüydü. Bir yerlere yetişme telaşı okunuyordu, birbirinden çok uzak suretlerinde. Görünmez bir mücadele vardı sanki aralarında. Gözlerim açıktı kendime ama kapalıydı dış dünyaya. Hiçbir şeyim yoktu o yağmurlu anda. Üşüyordum. Islanmıştım. Sadece büyüyen yalnızlıklarım vardı kalbimde. Yalnızdım. Yürüyordum. Bir özlem vardı içimde, yanıyordum onunla. Dışım üşüyor, içim yanıyordu. Seni özlüyordum…
Ah sevgili! Sen gittiğin gün de böyleydi. Ilık bir yağmur yağmıştı. Ve o yağmurdan hemen sonra gitmiştin. Ardına bile dönüp bakmamıştın. Ah! O gün bugün yağmurlu günle nasıl da benzerdi. Yine yağmur yağıyordu. Islanmıştım yine. İçimde tarifsiz duygular vardı. Yürüyordum. Nereye gittiğimi, niçin gittiğimi bilmez haldeydim. Sadece yürüyordum. Bir şey arıyordum, ne olduğunu bilmediğim. Kimselerin olmadığı balkonlara kafamı kaldırıp bakmam bundandı belki de. Daha önceki o silik görüntüler netleşiyordu sonra. İnsanların yüzlerini ve onların o yüzlerine aksetmiş hüzünleri, telaşları, kederleri anlayabiliyordum artık. Hala yürüyordum. Yağmur şiddetini arttırıyordu biraz. Üşüyordum. Etrafıma bakına bakına ilerliyordum. Nereye gidiyordum bilmiyorum. Gitmeli miyim, yoksa kalmalı mıyım onu da bilmiyordum. Gözgöze geldiğim bir küçük kız çocuğu ‘aradığımı’ söylüyordu tatlı bakışlarıyla. Seni arıyordum…
Düşen her bir damlanın ardından yürüyordum sonra. Damlaları takip ediyordum. Birinden bir diğerine bakıyor ve elimden gelse her birine ayrı ayrı bakacaktım. Çünkü gördüğüm, her bir damlada sendin. Senin suretindi. Evet, her bir damlada seni görüyordum. Gülümsüyordun, yine o ılık yağmurlu gündeki gibi. Her bir damlada ayrı bir gülüşün vardı. Ve ben onların hepsini görmek istiyordum. Ardından koşuyordum damlaların. Hiçbir ‘sen’ suretini kaçırmak gelmiyordu içimden. Senden çok, çok uzaklarda olduğumu bile bile, toprağı yeşertmeye gelen damlacıkların ardından koşuyordum. Ben. Zelâl yani. Yağmur gibi. Duru. Temiz. Yağmurlu bir gündü, yürüyordum. Bazen koşuyordum. Baktığım, gördüğüm. Gülücüğüne karşılık verdiğim. Seni. Seni görüyordum…
Zelâl dediler adıma, senden sonra. Bir yolu var dediler. Sevda yolcusu. Sevdi dediler. Geride kalan oldu dediler. Ve sonra yağmur oldu dediler. Duru bir damla oldu dediler. Sade yağmur. Evet, yağmur. Sade, temiz, bulanmamış. Zelâl. Yağmur gibi. Benim ‘sen'i sevmek gibi bir duygum var... Ve ben o duyguya yağmur diyorum. Sessizce değiyor kendi içinde eriyen ruhlara. Hep yağar bu yağmur. Durmak bilmez. Yakışmaz da ona belki. Yağmur yağıyordu o gün. Yürüyordum. Yürüyor ve sessizce mırıldanıyordum. Seni sayıklıyordum…
Ve yoluna sonuna vardım. Cadde tükendi ayaklarımın dibinde. Kaldırım taşlarına aktı hüznüm. Parke parke akıttım ruhumu. Gidecek başka yerim yoktu. Geri döndüm. Yağmur ince ince yağıyordu hala. Döndükten hemen sonra büyükçe bir apartmanın yağmur değmeyen girişinde bir kedicik çarptı gözüme. Sinmişti. Islanmıştı o da benim gibi. Korkmuştu da biraz, sanki. Yüzüme baktı. Miyavladı, duyamadım. Şaşkın adımlarla yaklaştım yanına. Bir beyaz poşetin üstüne sessizce ilişmiş beyaz bir kediydi. Küçüktü. Islanmış tüycükleri sevimlilik katmıştı yüzüne. Yüzüme baktı. “Sen Zelâl’sin” dediğini sandım o an. Dedi ya da ben öyle anladım. Bırakıp gittim sonra kediyi. İnci gibi dizilmiş parke taşlarını saymak geldi içimden. Saydım. Bir iki üç beş on… Kenarlarından üstlerinden akan yağmur suyu yıkamıştı hepsini. Keşke beni de yıkasa dedim. Yağmur yağmuru yıkar mı dedim sonra. Ben yağmurum ya. Ah sevgili! Senden sonra ben böyle oldum. Yağmur, ben. Seni seviyordum…
Konuşmak istiyordum. Ama kimseler dönüp yüzüme bakmıyordu. Derdimle dertlenecek birilerini arıyordum o an. Yürüyordum. Islanmıştım ve kederliydim. Birileri dinlesin içimi diyordum. “Beni dinlesin birileri” diyordum, galiba sessizce. Sesim içimde yankılanıyordu. Ama kimse duymuyordu sesimi. Bir gören yoktu yüzümde beliren anlamsız çizgileri. Ya gözlerimdeki kızıllığı, onu bari görse diyordum birileri... Ama yok, kimsenin göreceği bakacağı yoktu. Sesimi kimseler duymuyordu. Yüzüme bakan da yoktu. Yağmurdan kaçıyordu herkes. Ben yağmura bırakmıştım kendimi. Beni dinlesinler istiyordum bir yandan da. Kendi sesimi yalnızca ben duyuyordum. Bir de içimde yankılanıp, ruhumun duyduğu. “Seni seviyorum” demiştin ya hani o yağmurlu günde. O ‘son’ günde. Sessizce fısıldamıştın ya kulağıma. İşte o kalabalık içindeki yalnızlık anımda hatırlıyordum onu. O anı yeniden yaşıyordum. Sesini duyuyordum sanki. Kapatıp gözlerimi avuçlarımı yana açıyordum. Avcumun içi gıdıklanıyordu. Seni dinliyordum…
**
Ey ruhumdan ışıyan sevdayı göremeyen sevgili! Gelsen diyorum bana. Giden sen olduğun halde gelsen. Gelsen ve ben seni bağrıma bassam. Bitse bu yalnızlık. Bitse bu yağmurlu havalarda başımda tüten delilik. Yıldızlı gecelerde gel bana. Düşlerime gel, sabahlara değin. Yüreğimden kavra beni. Asi ayrılıkların izlerini sil gözlerimden. Serçe kanadını kanatan çocuk pişmanlığımı gör ve sev beni. Sev inatla. Sev beni. Gözlerine al beni, kalbine akayım yavaş yavaş. Ve yanımda ellerimle topladığım yıldızları getireyim, kalbimle dost ruhumdan hediye diye. İçimde baharla açmış kar çiçeklerini sev. Yapraklarını öp usul usul. Diyor ve bulutlandığını hissediyordum gözlerimin. Sen yoktun ya o yağmurlu günde. Ağlıyordum…
Zelâl’in sevdası düştü dillere. Dediler ki ‘Zelâl deli bir sevgili oldu.’ Kim deli değil ki şu toprak üstünde? Kızmıyorum. Alınmıyorum ben. Yağmurlu bir gündü. Yürüyordum caddede. Islanmıştım. Üşüyordum biraz da. Seni düşünüyor, seni düşlüyor, seni özlüyor, seni arıyor, seni görüyor, seni sayıklıyor, seni seviyor, seni dinliyor ve ağlıyordum. Unutmuş olmak istediğim halde. Sen’i, yani giden’i unutmuş olmak istediğim halde. Yapamıyordum.
Islanmış kalabalıklara karışıyordum. Ağlıyordum sessizce, gülmek isterken…
Yavuz Akengin, (05.04.2009)
- yavuz akengin yazıları
- yorum yap >giriş/kayıt
- gönder





düş karelerinde aşk...
sevmek de yorulur...
düşünü iyi görmüş, işini iyi örmüşsün, kalemin samimi gezmiş sayfada, bütün aşıklar gibi, sen de tutun bakalım hayata, bir kaç yaralı satırla olsa da...
tutunmak lazım..
Tutunmak lazım hayata. Bütün aşıklar gibi. Yaşanmışlık olmasa samimiyet de olmazdı belki cümleler arasında. Yaşanmayan samimi değildir demiyorum ama yaşanmış olan'ın samimiyet derecesinin dah ileri olduğunu biliyorum. Cümleleriniz için sağolun...
Hayali...
Aylardan nisan. Yağmurlar
Aylardan nisan. Yağmurlar yağacak. Nisan yağmurlarıyla gizlemeye çalışacağız belkide gözyaşlarımızı. Kimseler görmesin isteyeceğiz gözyaşlarımızı. Yağmurlarda saklanacağız. Nisan geldiyse soğuk kışlardan çıktık demektir. Nisan baharın habercisidir. Kara kışların biteceğini düşleyeceğiz. Karakışlar uzundu. Soğuk kış geceleri bitmez sanırdık ama işte nisan geldi.. 'Hayattan umudu çıkarınca geriye yine umut kalıyor'... İstanbulun karlı günlerinde, trafiğin felç olduğu çok soğuk kış günlerinde, çok üşüdüğüm günlerimi anımsadım... Ne günlerdi dedim...
Ardına saklayacağız
Ardına saklayacağız gözyaşlarımızı yağmurun. Çok üşüdük. Soğuktu. Şimdi sıcak ve üşümüyoruz. İçimiz baharın sevimli yüzüyle ısınıyor...
Hayali...
Rahmet...
Oldum olası sevmem güneşli havaları, barudi bulutlara günaydın demek isterim hep. Yağmurun her damlasıyla şefkat görmeyi beklerim, muhtaç olduğumdan olsa gerek. Önce korkunç bir ses ve arkasından rahmet...
Ne güzel de işlenmiş yağmur ve sevgi, çok beğendim, Allah razı olsun Sn. Yavuz Bey...
hepimiz muhtacız..
Hepimizmuhtacız şefkate. Merhamete ve vicdana. O'ndan bekleriz en çok şefkati. Yağurlu havaları niyeyse diğer havalara göre daha çok seviyor insan. Belki de düşen her damlada duygularını hislerini yeniden düşünme fırsatı verdiği için. Ya da yere çarparken çıkardığı sese de vurulmuş olabiliriz. Belki de değdiği yeri, aşk girmiş gönül gibi, yeşertmesinden...
Güzel cümleleriniz için teşekkürler Manolya Şahin hanım...
Hayali...
'Unutmuş olmak istediğim halde..'den mülhem
Yavuz Akengin kardeşimizin nakkaş titizliğinde işlediği yazısında ruhsal analiz ve tasvirle bütünleşen samimiyeti keyifle okurken, birşey yaptım. Yaptığım bu şey, yazıdaki 'sen' yerine Allah'ı koymaktı."Seni düşünüyor, seni düşlüyor, seni özlüyor, seni arıyor, seni görüyor, seni sayıklıyor, seni seviyor, seni dinliyor ve ağlıyordum." cümlesi, bilinmeyen sen'in yerine Allah'ı koyduğumda yüksek dozlu bir konsantrasyon dem'ini anlatıyordu. Yazının önceki parağraflarında bir şahsa yapılan hafif dozlu sen vurgularını görmezden gelmeyi tercih ettim. Ama bu cümleden sonra gelen "Unutmuş olmak istediğim halde. Sen’i, yani giden’i unutmuş olmak istediğim halde. Yapamıyordum." cümlesi yazıdaki sen belirsizliğinin yerinde yaptığım değişikliği geri almama sebep oldu. İnsan Allah'ı unutmuş olmak istemezdi. Çünkü o; 'giden sen' olmazdı.
Sen'deki değişikliği yaparken, ciddi bir derinlik çalışması yaptığımı düşünüyorum.
Yavuz Bey'e, bir süredir üzerinde çalıştığım "İronik Bir Sapma:Leyla'dan Mevlâ'ya" analizi adına neredeyse kusursuz bir örnek sunduğu için teşekkür ediyorum. Sen'ler ve ben'ler üzerine kurulu düşünce sistematiğinde Allah'tan ona yardım etmesini diliyorum.
Selam ve Sevgiyle
Seçkin Deniz
tevâfuk..
Yorumunuzu okurken hem gülümsedim hem de şaşırdım. Gülümsedim çünkü güzel cümleleriniz haddimin çok üstündeydi. Nefis işte seviyor güzel cümleleri... :)
Şaşırdım çünkü 'sen'lerin yerine Allah'ı koyma fikri bende de gelişti. Tabi yazıyı bitirip cemaat'te gördükten sonra. Yazarken maalesef hiç aklıma gelmedi bunu yapmak. Yazıyı burada ekranda görünce aynısını ben de düşündüm. Galiba bir şeyleri "görebilmek" için onun "dışarı"ya açılmasını beklemek lazım geliyor. Ama dediğiniz gibi "giden" O olamazdı. O bırakıp gitmezdi çünkü. O hep orda olurdu, "şeylerin içindeki şeyler"in sırrını açıklardı herbir "okunacak" ayetiyle...
Analinizi ısrarla beklediğimi ifade etmek istiyorum Seçkin Bey. Selam ve saygılarımla...
Hayali...